<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544</id><updated>2011-11-28T01:33:24.312+02:00</updated><category term='futbol'/><category term='tercihi yalnızlık'/><category term='Metin Üstündağ'/><category term='tehlikeli oyunlar'/><category term='musa anter'/><category term='yalnızlık'/><category term='engin düz'/><category term='kadir cangızbay'/><category term='3G'/><category term='hiç kimse asker doğmaz'/><category term='ahmed arif'/><category term='öyküler'/><category term='KALKINMA'/><category term='hasretinden prangalar eskittim'/><category term='Bilge Karasu'/><category term='müzik'/><category term='Yılmaz GÜNEY'/><category term='sunay akın'/><category term='Italo Calvino'/><category term='pink floyd'/><category term='can yücel'/><category term='Cristiano Lucarelli'/><category term='hikmet benol'/><category term='şiir'/><category term='anti-emperyalizm üzerine'/><category term='şair'/><category term='cemal süreya'/><category term='korkuyu beklerken'/><category term='fikret başkaya'/><category term='oğuz atay'/><category term='Franz Kafka'/><category term='Emperyalizm'/><category term='oi va voi'/><category term='livorno'/><category term='Ferhan Şensoy'/><category term='özdemir asaf'/><category term='tutunamayanlar'/><title type='text'>TAM OLARAK HİÇBİR ŞEYLE İLGİLİ</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>37</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-1896180268847197683</id><published>2010-09-04T19:11:00.001+03:00</published><updated>2010-09-04T19:14:26.194+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öyküler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='engin düz'/><title type='text'>gölgem ve sen</title><content type='html'>Baktığı şeyin gölgesi olduğunu anlaması epey zman aldı. beğendi gölgesini, kendisini hiç beğenmediği halde.  Saçlarımı biraz daha düzeltirsem dünyanın en yakışıklı gölgesine sahip olacağım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onla hep akşamları gezerdik, olabildiğince ara sokaklarda paylaşırdık şeyimizi, bu aşk değil demişti. Gündüzleri çalışırdı, bense şimdiki halimden pek de farklı değildim. gölgemi görse severdi beni, o zaman daha farklı "şeyleri" paylaşabilirdik. &lt;br /&gt;Bir müddet sonra sıkıldı gölgesinden, boşu aldı garson, bir çay daha istedi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır geliyorum bu kahveye garsonun adını bile bilmiyorum, yıllardır geliyorum bu kahveye çayı tek şekerli içtiğimi bilr bilmiyor. Oysa garsonlar için en önemli saygı gösterme, işinde ustalığını ıspatlama göstrgesi budur. Bunun üzerinde de çok durmadı.&lt;br /&gt;O buluştuğumuzda epey yağmur yağmıştı, akşamdı yine. Oysa gündüz hava ne güzeldi, gündüz buluşabilseydik eğer deniz kenarında oturacaktık, ona güzel sözler söyleyecektim. daha önce aklımdan geçirmediğim sözler, aklımdan geçselerdi sadece geçeceklerdi, hep böyle olurdu hiçbir düşüncenin daimi adresi değildi aklı, tek güzel yanı bütün iyi düşüncelerin yolu üzerinde bulunmasıydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmurun yağmasına ilk başta sevinmiştim, o aptal şiirleri getirmişti aklıma, kafiyeler düşecekti sağıma soluma. Epey hızlandı yağmur, hiçte bahar yağmuruna benzemiyordu. zaten okduğum hiçbir roman sayfası hayatımın bir anı olmuyordu. Hayataım bir kaç kelimelik bir cümle olabilirdi ama bu kelimeler daha önce asla bir araya gelmemeliydi. Hemen ilk binanın bizi ıslanmaktan koruyacağı çıkıntısının altına altına kaçtık. Hiçbir kitapta bu kadar kötü bir mimariden bahsedilmemişti. dümdüz-gri bir Ankara binasından farksızdı ve daha kötü yanı bu çirkinliğini gizleyecek diğer binalardan epey uzaktaydı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçları ıslamıştı ve uzun gri paltosu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O an orada öptüm onu. aklımın bir tuzağıydı düşmüştüm, dudaklarıyla kaldırmasını beklemiştim beni, kötü bir şiir için birikmek üzereydi cümlelerim... öptü beni... dahası ve sonrası yoktu.. yağmur durdu. doğaya ayak uydurmamak elde değildi.&lt;br /&gt;Biraz daha dolaştılar. Kelimeler biraz uzaktaydı ve onca çığlığa rağmen gelmediler. çaydan bir yudum aldı ve soğuktu... soğuktu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gölgesine baktı, yoktu... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bulutlar güneşe set, hikayenin devamına rest çektiler. Biraz daha sürse ağlayacaklar ve orta yerinden hayatına dalacaklardı. Kötü bir hayatın tekrar sancılarına kimsenin ihtiyacı yoktu. Çayı içmedi... ismini bilmediği garsona son parasını verdi ve para üstü gelmeden hikayenin yazılmayan kısmına doğru yavaşça gitti..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-1896180268847197683?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/1896180268847197683/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2010/09/golgem-ve-sen.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/1896180268847197683'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/1896180268847197683'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2010/09/golgem-ve-sen.html' title='gölgem ve sen'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-2363774412600946809</id><published>2009-12-19T11:02:00.002+02:00</published><updated>2009-12-19T11:09:19.851+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='engin düz'/><title type='text'>terbiyeli şiir</title><content type='html'>kitaplar dolusu sözler&lt;br /&gt;ve anlatmak için bir anı&lt;br /&gt;saatlerce kurgulanan cümleler&lt;br /&gt;"sen benim yalnız bildiğim&lt;br /&gt;bütün yerlerin kalabalığı&lt;br /&gt;ben kalabalıkta kaybolan &lt;br /&gt;gölgenin takipçisi"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yollarda gidiş-gelişim&lt;br /&gt;"yol oluşun"&lt;br /&gt;yol gözleyişim&lt;br /&gt;gelmemen (gelemem)&lt;br /&gt;teninde kaybolan gözlerim&lt;br /&gt;ellerimde gidip-gelen hayalin&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-2363774412600946809?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/2363774412600946809/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/12/terbiyeli-siir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/2363774412600946809'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/2363774412600946809'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/12/terbiyeli-siir.html' title='terbiyeli şiir'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-8689410294975645750</id><published>2009-10-10T13:38:00.001+03:00</published><updated>2009-10-10T13:38:43.323+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='engin düz'/><title type='text'>gereksiz yol</title><content type='html'>“Yürüdüğümüz yollar” diye bir cümle kurma isteğiyle sona doğru geliyordum. Aklımdaki tek şey bir müddet sonra senle bana ait bir özne önderliğinde bilinen ( bilindiği sanılan ) evvel zamana ait yüklem eşliğinde saadetime ermekti.&lt;br /&gt;   Sana giden yollar benle gitme ihtimalin olmadığı için hep karanlıktı. Bende önümü görmememi buna bağlıyordum. Senin bana ışık olma ihtimalin yoktu, son karanlıklar içinde yok oluyordum. Tam olarak böyle bir zamandı. Zifiri karanlık / simsiyah bir şekilde karşılaştık. Birbirimizde bir kusur görme ihtimalimiz yoktu. Ellerin, gözlerim, saçların, yüzüm siyahtık işte. Birbirimize dokunmadık hiç ama bir an bile ayrıldığımız söylenemez. İlk kez baş başa bir yolda yürüyorduk. Nereye gittiğimiz meçhul, ne de burada olduğumuzu soruyorduk bile.&lt;br /&gt;  Kimse görmedi bizi. En kalabalık yerlerde yürüdük. Bütün sevdiğimiz şarkıları söyledik, dinledik. Her şey güzeldi, cümlem bütün öğelerine ulaşmıştı ama mutsuzduk bu sefer. Mutsuzluk buluşturmuştu bizi, böyleyken durum son için geçerli bir sebep değildi mutsuz olmamız. &lt;br /&gt;  Karanlıkta boğulduk. Dönüp cümleme baktığımda geride sadece, çoğul eki yoktu. Bu yaşanan hikayenin adı yoktu. Adın yoktu. Her şeyden öte bunu yazmaya hiç gerek yoktu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-8689410294975645750?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/8689410294975645750/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/10/gereksiz-yol.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/8689410294975645750'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/8689410294975645750'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/10/gereksiz-yol.html' title='gereksiz yol'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-5621268189931513142</id><published>2009-10-10T13:34:00.000+03:00</published><updated>2009-10-10T13:37:01.193+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='engin düz'/><title type='text'>masa</title><content type='html'>&lt;meta equiv="CONTENT-TYPE" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;title&gt;&lt;/title&gt;&lt;meta name="GENERATOR" content="OpenOffice.org 3.1  (Win32)"&gt;&lt;style type="text/css"&gt; 	&lt;!-- 		@page { margin: 2cm } 		P { margin-bottom: 0.21cm } 	--&gt; 	&lt;/style&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Masa kalabalıktı. Hiçbir tercihin birleşimi olmazdı bu yığın. İçtiğim biraların çabucak bitmesi, masada muhabbetin şen şakrak olması, benim tek kişilik yolculuğuma onunla devam etmek istemem benim her yudumumda biraz daha ilerlemem, yolun engebeli bir hale gelmesi, muhabbetin benle ters istikamete ilerlemesi onun muhabbetin peşinden gitmesi, cümlenin bitmemesi…&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt; Dört saat sonunda benim yoldan çıkmam, içki yolunda trafiğin sıkışması, birkaç bakışma, aslında uzun uzun bakmam, birkaç kez bana bakması (dram)&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt; Aslına bakılırsa sürekli tekrarlanan kötü bir oyunun “seyircisiz” bir şekilde tekrarlanması. Bir umutla her seferinde sahneye çıkmam sonunu getirmeden yorulmam ( Ne bu oyun böyle sürerdi ne de sonu gelirdi.) Birkaç ikinci perdeye geçilmesine rağmen yarıda kalan heves, kesilen nefes ( sadece kafiye).&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt; Geçen zaman, süren muhabbet, içkinin beni yoluna alması, benim yol aldığımı sanmam. Gittikçe acılaşan bir hikayede bir sonraki satırda satırla filmin kesilmesi. Trafiğin kapanması, yolun bitmesi, masadaki kontenjanımın uzun uzun bakışmalara hakkı olan ve bol seyircili bir oyunun oyuncusu tarafından doldurulması.&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt; Yalnız kalmam, tekrar yanılmam&lt;/p&gt; &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-5621268189931513142?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/5621268189931513142/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/10/masa.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5621268189931513142'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5621268189931513142'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/10/masa.html' title='masa'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-2587451880643494813</id><published>2009-08-10T23:20:00.002+03:00</published><updated>2009-08-10T23:29:06.308+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hiç kimse asker doğmaz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='engin düz'/><title type='text'>veda değil kısa bir ayrılık (hiç kimse asker doğmaz, doğmasında)</title><content type='html'>avrupaya yapacağım kısa bir yolculuk sebeiyle bir müddet buralarda olamaycağım. biliyorum bensiz sizlere bu diyarlar tatsız gelecek ama yapacak bir şey yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geyik bir yana dünya bir yana dedikten sonra... "askerlik dediğindir geçer" laflarına kanarak yola çıkmama o kadar az zaman kaldı ki saatlerle anlatmak elde. kırklareli' ni avrupadan saymayan bütün müminleri kınıyor ve bu konuyu dine bağladığım için kendimden utanıyorum:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neyse canlarım bazıları bu göreve seve seve gider ama mevzu tam olarak böyle değil bu sefer.. unutmadan &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;hiç kimse asker doğmaz&lt;/span&gt;  ama bir süre boyunca bunun aksini söyleyen cümleleri çağırıp duracağım. adamı zorla kendisiyle çeliştirirler.&lt;br /&gt; asker olmam adına bana yapılan bu davveti reddetmek bize yakışmazdı diyip, gururumuzdan bir ödün vermeden biraz da ne olacağını bilmeden gidiyorum.. kendinize iyi bakın canlarım.. sizleri öpüyorum diyorum ve siz bu gerçekleşcek sanarken ben toz olup gidiyorum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010 un uygun  bir zamanında tekrar buradayım.. sayılı gün geçer, gün sayacak halde değilsen eğer..(fena laf ettim)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-2587451880643494813?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/2587451880643494813/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/08/veda-degil-ksa-bir-ayrlk-hic-kimse.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/2587451880643494813'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/2587451880643494813'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/08/veda-degil-ksa-bir-ayrlk-hic-kimse.html' title='veda değil kısa bir ayrılık (hiç kimse asker doğmaz, doğmasında)'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-4644419127347144075</id><published>2009-08-08T15:50:00.001+03:00</published><updated>2009-08-08T15:52:52.281+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikret başkaya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='3G'/><title type='text'>3G Sizi Mutlu Eder mi? / Fikret BAŞKAYA</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Helvetica; font-size: 12px; "&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Teknoloji hârikalar yaratıyor ve her teknik ilerleme insanlık fotoğrafını daha çok karartıyor. Ve insanlara &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;şimdilik&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt; sabrederler, ilerlemenin 'geçici olumsuzluklarına' katlanırlarsa, ilerde dünya cennetinde yaşayacakları söyleniyor... Onlara gösterilen madalyonun sadece bir yüzü...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;İlerlemenin ve onun bir aracı olan &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;teknolojik harikaların&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt; neyi &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;yaptığına&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt; odaklanınca, neyi&lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;bozduğu&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt; gözden kaçıyor. Oysa bilimsel-entellektüel faaliyet, ancak insâni-toplumsal olayları ve süreçleri &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;çelişik karekterleri, &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;antinomik bütünlükleri itibariyle kavradığında bir kıymet-i harbiyeye sahip olabilir. Halk arasında &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;'ilerlemeye karşı çıkılamaz'&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt; düşüncesi geçerli. Böyle bir şey söylemek, sermayeye ve devlete karşı çıkılamaz demeye gelir. Zira, kendinden menkûl &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;ilerleme &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;denilenin gerisinde bu ikisi var. Ancak bu ikisi varsa bilimsel-teknik ilerleme mümkün...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Eğer ilerlemenin gerisinde devlet ve sermaye varsa, egemen olmanın ve kâr etmenin hizmetindeki 'modern teknolojinin' tarafsızlığından söz etmek abestir... Asıl kafa karışıklığı yaratan şey de, bir meta uygarlığı, tam bir sömürü metabolizması ve/veya &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;ölü-emek uygarlığı&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt; olan, eşyayı onu üreten insandan mûteber sayan, mantığı ve özü itibariyle de&lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;amoral &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;[ahlâk dışı] olan kapitalist çağın 'modern teknolojisinin', kapitalizm öncesi dönemin&lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;zanaatlarıyla &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;bir ve aynı şey sayılmasıyla ilgili.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Oysa, kapitalizm öncesi dönemin uygarlıklarında geçerli &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;zanaatlar &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;sömürünün ve kâr etmenin, meta üretiminin hizmetinde değildi, farklı kaygıların ve ihtiyaçların hizmetindeydi; o teknolojiler kullanım değeri üretmenin hizmetindeydi. Söz konusu toplumsal formasyonlarda ekonomi topluma içkindi, onda içerilmişti [mündemiçti] ve ona tabi idi...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Kapitalizmle birlikte bu ilişkinin yönü ve mahiyeti değişti. Ekonomi toplumun öteki veçhelerinden bağımsızlaştı ve onları kendi mantığına tâbi kıldı. Şimdilerde teknolojinin dizginlerinden boşanıp, tam bir kâbusa dönüşmesinin gerisinde işte bu terslik var... Egemen elite ve bir bütün olarak &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;ayrıcalıklı sınıflara &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;mensup olan yeryüzünün efendileri cephesinin, teknolojik ilerlemeyi yüceltmesi anlaşılır birşey, zira modern teknoloji onların dünyanın beşeri ve doğal zenginliğini yağmalamak  demek. Bu yüzden her yeniliği, her teknik ilerlemeyi mutlaka olumlu birşey sayıp-yücelteceklerdir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Daha rafine ve 'hümanist' olanlarıysa, bazı olumsuzluklar söz konusu olsa da, bunun kimi reformlarla, iyileştirmelerle aşılacağını düşünüyorlar. Çünkü, kapitalizmin &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;ameliyat edilemezliğinin&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt; farkında değiller... Kapitalist patronlar işçilere daha 'iyi' ücret öderse, iş güvenliğine riayet edilirse,  kamusal kaynaklar silaha değil, eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe, kültüre harcanırsa, ekolojik gereklere uyulursa, Üçüncü Dünya'dan ithal edilen tarım ürünlerine, enerji ve madenlere daha 'adil' bir fiyat biçilirse, ilerlemenin olumsuzluklarının törpüleneceğini sanıyorlar...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Eğer soru sorma aşamasında hata yaparsanız, vereceğiniz cevapların  bir kıymet-i harbiyesi olmaz. Doğru soru şu olabilir: Neden Afrika'nın Asya'nın Latin Amerika'nın köylüleri emperyalist dünyanın ihtiyaç duyduğu şeyleri [kahve. kakao, çay, enerji, maden, vb.] üretip ihraç ediyor da kendi ihtiyacı olan şeyleri üretmiyor?  Hümanist-rafine aydınların sorması gereken asıl soru, neden birileri [azınlık] zengin ve başkaları [çoğunluk] yoksulluk ve sefalet içinde? Neden dünya toplumları şimdilerde Kuzey/ Güney diye bölünmüş durumda? Neden Güneyin zenginliğine Kuzey el koyuyor ve Kuzeyde bir &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Güney, &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Güneyde de bir &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Kuzey &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;var ve neden başka türlü olması mümkün değil?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Eski dönemlerin zanaatlarıyla bu günün teknolojileri aynı şey değil. kapitalizmin ürettiği teknoloji, geleneksel zanaatların iyileştirilmiş - geliştirilmiş bir versiyonu değil. Su ile çalışan değirmenle, nükleer santral aynı şey değil. Arada sadece nicelik değil, nitelik farkı da var... Ünlü Alman filozof Martin Heidegger bu yüzden hidro-elektrik santralle, rüzgar değirmeni arasındaki nitelik farkına gönderme yapıyordu... Kapitalizm çağında, kâr etmenin hizmetindeki teknoloji demek, her seferinde daha çok üretmenin hizmetinde olmak demektir ki, bir başına bir varlığı söz konusu değildir, başka amaçlara eklemlenmiş durumdadır...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Bir yere kurulan 20 adet yel değirmeniyle, bir veya birkaç nehir vadisine kurulmuş 20 barajı aynı şey saymak, sorunu anlamak istememek demektir. 20 adet barajın orada yaşayan insanlar, doğal çevre, tarihsel miras, iklim, vb. alanında ortaya çıkardığı sayısız olumsuzluklarla 20 yel değirmenin ortaya çıkardığı durumu bir ve aynı şey saymak mümkün değildir Soruyu şöyle de formüle edebiliriz: bölgeye kurulan 20 yel değirmeni, o bölgenin insanlarını göçe zorlar mı?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;O bölgedeki tarihi yok eder mi? Toprağın kimyasal yapısını bozar mı? Havanın nem oranını değiştirir mi? Hava sıcaklığını artırır mı?.. Bu konuda sorular sormaya kalktığınızda cevap hazır: ilerlemeye karşı mısın? İlerlemede, gelişmede ne kötülük var, elektiriği bırakıp muma, çıraya mı dönmemizi istiyorsun? Söylenen kabaca şöyle: Kötü olan teknoloji değil, onun nasıl kullanıldığıdır. Teknoloji basit bir araçtır ve mutlaka yararlıdır...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Onu iyi amaçlar için de, kötü amaçlar için de kullanabilirsin, zira, teknoloji yansızdır [nötr]. Teknolojinin yansızlığı [nötre oluşu] da başlıca iki gerekçeye dayandırılıyor: Birincisi,&lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;teknolojiyi herkes kullanıyor; &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;İkincisi, teknolojileri geliştirmek üzere kullanılan tüm bilimler de etik olarak yansızdır [nötr]... Velhasıl, sorun teknoloji ve teknik bilimle igili değildir... Bu yaklaşım halk dilinde &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;at sahibine göre kişner &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;özdeyişiyle ifade edilene gönderme yapıyor ama gözden kaçan bir husus var: Özdeyiş, atın huysuz olabileceği, yaramaz olabiliceği ihtimalini dikkate almıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Kapitalizmin ürettiği 'modern teknoloji' insanı insanlıktan çıkarmadan ve doğa tahribatını derinleştirmeden yol alamıyor. Her seferinde daha ileri teknoloji demek, daha büyük insânî, sosyal ve ekolojik kötülük demektir. Kapitalist kültür önce insanları soru soramaz hâle getiriyor, sonra da her türlü kepazeliği ilerleme, kalkınma, vb. olarak dayatmayı başarıyor. Haklı olarak, ünlü Hintli kadın yazar Arundhati Roy buna "&lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;kalkınma adına ilân edilmiş sivil savaş&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;" diyordu...&lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Harikalar yaratan ileri teknoloji neyi amaçlıyor, neyin hizmetinde, ne tür sonuçlar ortaya çıkarıyor?.. Sorun sadece, Atom bombası, kara mayınları, nükleer, kimyasal-biyolojik silahlar, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarla [GDO], vb. ilgili değil. Kapitalist üretim bir bütün olarak canlı olan her şeye düşmandır... Öyleyse tarafsız, yansız bilim ve teknoloji, bilimin evrenselliği türü safsatasından yakayı kurtarmak gerekiyor. Teknolojik ilerlemeyle, çözülmesi gereken sorunlar arasındaki ilişkinin tersliği gözden kaçıyor. Onca öğünülen, hârikalar yarattığı söylenen modern teknoloji sorunları çözmenin bir aracı değil, tam tersine bizzat &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;sorunun kendisi&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;... Dev adımlarla ilerleyen 'modern teknolojiyle' birlikte başka şeyler de ilerliyor: yoksulluk, açlık, sefalet, doğal çevre tahribatı, hızla yok olan biyolojik-kültürel çeşitlilik, anlam kaybı, sayısız insâni yabancılaşmalar... Kapitalist sömürünün hizmetindeki teknolojik ilerlemeyi ancak düşünme yeteneği dumura uğramış olanlar olumlayabilir... Zira, kapitalizmin mantığı sömürücüdür- sömürgeleştiricidir- merkezileştiricidir, metalaştırıcıdır... Toplumu ve doğayı sadece sömürülebilir bir rezerv olarak gören bir üretim tarzının 'büyük insanlığa teklif edeceği birşey olabilir mi? Kendisi sorun olan kapitalist teknoloji sorunların çözümünü temsil edebilir mi?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;strong style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Marksist sol, teknoloji eleştirisi konusunda sınıfta kaldı&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Marksist sol teknolojik ilerlemeyi hiçbir zaman kapsamlı-tutarlı-bütünlüklü bir eleştiriye tâbi tutmadı. Marx, diyalektik yönteminin bir gereği olarak, teknolojinin &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;çelişik niteliğininin&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;farkındaydı. Çeşitli eserlerinde bu soruna değinmekle birlikte bütünlüklü bir teknoloji eleştirisi yapmadı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Bazı yazılarında üretici güçlerin gelişmesine yaptığı abartılı vurgu onun teknoloji eleştirisinin görmezden gelinmesine neden oldu. Komünist Manifesto'da burjuvazinin ilerletici rolüne dair söyledikleri ve eserlerindeki başka bazı ifadeler, kapitalist teknolojinin tek yanlı olumlanması olarak anlaşıldı.  Özellikle Komünist Manifesto'da burjuva teknolojisine çoşkulu bir övgü yapılıyor ve şöyle deniyordu:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;"&lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Burjuvazi, yüz yılı ancak bulan sınıf egemenliği süresinde, daha önceki kuşakların toplamından daha kitlesel ve daha muazzam üretim güçleri oluşturdu. Doğa güçlerinin dizginlenmesi, makineleşme, sanayide ve tarımda kimyanın kullanılması, buharlı gemi işleyişi, demiryolları, elektrikli telgraflar, dünyanın her bölümünde toprağın işlenebilir hale getirilmesi, ırmakların ulaşım için düzenlenmesi, yerinden koparılan bütün insan toplulukları --daha önceki hangi yüzyıl, toplumsal emeğin bağrında böylesine üretim güçlerinin yattığını sezmiştir!"&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Dikkat edilirse, yukardaki alıntıda burjuva teknolojisinin bir veçhesi sorun ediliyor ve sadece&lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;yapılandan &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;söz konusu ediliyor. Madalyonun öteki yüzüne, &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;yıkılana &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;dair birşey söylenmiyor... Fakat Marx başka yerlerde bu eksikliği kısmen giderici tespitler yapıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Mesela büyük sanayide işçinin durumuyla ilgili yazdıkları, onun sorunun çelişik karekterinin farkında olduğunu açıkça gösteriyor. Yoğun makina kullanımıyla &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;işin [çalışmanın] özerkliğini ve çekiciliğini bütünüyle kaybettiğinden, &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;ve proleterin &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;makinanın basit bir uzantısı haline geldiğinden&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;, çalışmanın &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;itici&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;- &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;geriletici&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt; [repoussant] hale geldiğinden söz ediyor. Marx, sadece insana verilen zararlara değil, doğaya verilen zararlara da dikkat çekmişti. Ünlü eseri &lt;/span&gt;&lt;strong style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Kapital&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;'de şunları yazıyor:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;"&lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Üstelik, kapitalist tarımdaki her gelişme, yalnız emekçiyi soyma sanatının değil, toprağı soyma sanatında da bir ilerlemedir; belli bir zaman için toprağın verimliliğinin artmasındaki her ilerleme, aynı zamanda bu sonsuz verimlilik kaynağının mahvedilmesine doğru bir ilerlemedir"...&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;"Kapitalist üretim, bu nedenle teknolojiyi değiştirir ve ancak bütün zenginliğin asıl kaynağını, yani toprağı ve emekçiyi kurutarak çeşitli süreçleri toplumsal bir bütün içinde birleştirir."&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Marx başka eserlerinde de teknolojik ilerlemeye benzer eleştiriler yöneltiyor ama o esas itibariyle teknolojinin kendisine değil, onun kapitalist sistem tarafından kullanılış biçimine itiraz ediyordu... Oysa bizzat kapitalizmin ürettiği teknolojinin tartışma konusu yapılması gerekirdi...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Her şeye rağmen Marx'ın eserlerinde tutarlı bir teknoloji eleştirisine başlangıç teşkil edebilecek unsurlar mevcuttu. Fakat, XIX'uncu yüzyılın sonundan itibaren 'markist sol' bu bahsi tümden kapattı. II. ve III. Enternasyonallerin &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;kaba marksizmi, &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;hiçbir zaman kapitalizmin ürettiği 'modern teknolojiyi' tartışma konusu yapmadı. Marx sonrası sol&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;/em&gt;teknoloji konusunda geçerli &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;pozitivist &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;ve &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;iyimser&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt; yaklaşımı benimsemekle yetindi...&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Teknoloji yansızdır, önemli olan kimin tarafından kullanıldığıdır&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt; şeklindeki kaba yaklaşım II. ve III. Enternasyonal marksizminin de yaklaşımıydı. Oysa, insanın insan tarafından sömürülmesine son verildiğinde doğanın insanlık toplumu tarafından sömürülmesinin sona ereceğine dair kaba yaklaşım sakattı. Zira, doğa pozitivist felsefe tarafından &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;sınırsız kullanılabilir bir rezerv &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;ve ticaret [alım-satım] konusu bir meta olarak görülüyordu. Marx sonrası marksizm de bu yaklaşımı benimseyip, rotadan çıkmıştı... Marksizmin kendi varlık nedenine yabancılaşıp, eleştirel-devrimci özünden arındırılarak, sendika, parti, ve devlet bürokrasilerini meşrulaştırma aracı haline geldiği koşullarda, artık burjuva teknolojisinin eleştirisi de dahil hiçbir sorunla ilgili eleştiri ve açılım mümkün olmayacaktı...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Böylesi bir ortamda kapitalizmin ürettiği teknolojinin tahribatına dikkat çekenler, ya marksist olmayan düşünürler, ya da iki enternasyonalden bağımsız hareket edebilen, "resmi marksizden" uzak durabilen marksist teorisyenler olacaktı: Martin Heidegger, Walter Benjamin [ekolojik muhalefetin ve anti- nükleer hareketin habercisi], Franfurt Okulu'nun ünlü düşünürleri [Theodore Adorno, Horkheimer, Herbert Marcuse, Habermas...], Jacques Ellul, Ivan Illich, Charbonneaux, vb.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;strong style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Kapitalizmin ürettiği - kapitalizmi üreten teknolojiye karşı çıkmadan kapitalizme karşı çıkmak mümkün değildir...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Tutarlı bir teknoloji eleştirisi, öncelikle teknolojinin yansızlığı [nötr] safsatasından kurtulmaktan geçiyor. &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;"Silahlar insanları öldürmez, insanlar insanları öldürür" &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;türü genel geçer kabullerden uzak durmayı gerektiriyor. Zira, kapitalist teknoloji &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;araç- amaç bütünlüğünü &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;ortadan kaldırmış durumda. Modern toplumların tam bir anlam kaybı, manipülasyon ve &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;rasyonalize edilmiş&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt; şiddet sarmalına kapılmış olmalarının gerisinde, sözünü ettiğimiz amaç- araç bütünlüğünün ters-yüz olması gerçeği yatıyor. Etik ve estetik kaygılara ve gereklere yabancılaşma, başlıca sorunlardan birini oluşturuyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Yunan kökenli ünlü Fransız düşünür Cornelius Costariadis, son söyleşilerinden birinde, "kapitalist toplumun uçuruma koştuğunu, zira hiçbir şekilde kendini sınırlayamadığını" söylemişti... " Gerçekten özgür ve özerk toplum kendini sınırlamasını bilmek zorundadır, yapılmaması gereken şeyler olduğunu bilmek durumundadır, dahası yapmaya teşebbüs dahî edilmeyecek, arzu edilmememesi gereken şeyler olduğunu bilmelidir" derken, kapitalist teknik bilimin neden olduğu tehlikeye dikkat çekiyordu. Eğer teknolojik gelişmeye [progrès technique] çelişik karekteri itibariyle yaklaşılır, sadece &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;yaptığı &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;değil, &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;yıktığı &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;da göz ününe alanırsa, ortaya çıkacak sonucun egemen burjuva düşüncesinin sunduğu gibi olmadığı, bir tür &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;sıfır toplamlı oyuna&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt; benzediği görülecektir... Eğer bir kalorilik gıda maddesi üretmek için dokuz kalori enerji harcıyorsanız, ortalıkta üretilmiş ilave birşey de yok demektir ama insanlar üretilenin nasıl, ne pahasına üretildiğiyle, üretilenin doğa ve topluma neye mâlolduğuyla ilgilenmeme eğilimindedirler...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Ne demek istediğimize açıklık getirmek üzere bir-iki örnek şöyle olabilir. 'Geleneksel' teknoloji olan bin dokuma tezgahıyla bin aile onbin metre kumaş üretirken, yeni [ileri] kapitalist teknolojinin devreye girmesiyle yüz işçinin çalıştığı fabrikada yüzbin metre kumaş üretilmesi, ilk bakışta olumlu birşey, büyük bir ilerlemeymiş gibi görünebilir. Oysa, bu durum dokuzyüz ailenin bir gelirden yoksun olması, gelir dağılımının kapitalist patron lehine bozulması, doğal çevre tahribatının artması gibi sonuçlar da ortaya çıkarma istidâdı taşımaktadır. Dolayısıyla resim işsiz kalanlar tarafından, doğal çevre tarafından farklı, yüksek kârlar elde etme olanağına kavuşan kapitalistler tarafından farklı görülecektir...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Bir günlük gazete, olumlayarak, bir hipermarketler zincirinin yetmiş yeni şube açacağını ve bunlarda üç bin kişi istihdam edeceğini yazdığında, resmin sadece bir kısmını göstermiş olur. Resmin tamamını görmek için kaç küçük esnafın iflasa sürükleneceğine, büyük marketlerin neden olacağı enerji israfına ve çalışanların ne tür koşulllarda çalıştığına, vb. da gönderme yapmak gerekirdi... Egemen cephe tarafından mutlaka olumlu sayılan, bolluğun, özgürlüğün, ilerlemenin, kalkınmanın vazgeçilmezi sayılan ileri teknoloji, karşı taraftakiler tarafından kolaylıkla, kölelik, güvensizlik, dışlanma, sosyal kriz, doğa tahribatı, Üçüncü, Dünya'nın yıkımı, vb. olarak görülebilir...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Tıp teknolojisindeki bazı gelişmeler ortalama insan ömrünü uzatmayı başardı ama başka bazı ilerlemeler de bir dizi 'modern hastalığın' ortaya çıkmasına neden oldu. Kanser, diabet, obezite, vb. ortalama yaşam beklentisini ters yöne çekme potansiyeli taşıyor... Savaşlarda ölen insan sayısındaki devasa artış 'ileri teknolojinin' eseri. Son yüzyılda trafik kazalarında ölen insan sayısı II. Dünya Savaşında ölenlerden daha fazla...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Bir tür katliam halini alan bu ölümler neden tartışılıp-gereği yapılmıyor? Yapılmaz zira, orada yüksek çıkarlar var: otomotiv endüstrisinin, büyük petrol kartellerinin, oto-yol yapan büyük inşaat firmaların baronları devasa kârlar elde ettikleri için... Üretilen her araba doğacak her çocuğa karşıyken bu saçmalığı bir ilerleme ve refah unsuru saymak niye...  İş kazalarında ölenler milyonlarla, yaralananlar da yüz milyonlarla ifade ediliyor ve kimse gerçek rakamı bilmiyor. Zira, &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;ayıbı açığa vurmak daha büyük ayıptır &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;denmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Şimdilerde teknoloji harikası olarak sunulan &lt;/span&gt;&lt;strong style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;3G &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;gündemde... Reklamcılar ve reklamcıların hizmetindeki "sanatçılar" bu amaç için seferber olmuş durumda... Bunun iletişim alanında bir mucize olduğu söyleniyor. Artık herkes &lt;/span&gt;&lt;strong style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;2G'&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;sini çöpe atıp sevgili &lt;/span&gt;&lt;strong style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;3G'&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;sine kavuşabilir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Bu saçmalığın bir ilerleme sayılması abes değil mi? İnsanlara önce ihtiyaçları olmayan bir şey satılıp, &lt;/span&gt;&lt;em style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;ihtiyaç &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;haline getiriliyor, sonra da satılan şey sürekli yenileniyor. İnsanlar yeniye sahip olmak için çırpınıp duruyor ve yeniye sahip olduğunda mutlu olacağını sanıyor. Oysa ihtiyaçları olmayan lüzûmsuz bir nesnenin peşinde koştuklarının farkında değiller. Gerçekten cep telefonu diye birşeye ihtiyacınız olduğuna inanıyor musunuz? Böyle bir araç belki bazı meslek insanları için gerekli olabilir: mesela ücra bir köyde sağlık ocağında çalışan doktor, ebe, hemşire, orman koruma memuru, çokuluslu bir şirketin yöneticisi, 'emniyet müdürü, Afganistan'da 'barışı tesis etmekte olan' Amerikalı general, açık denizde balık avlayanlar, vb.  ama benim gibi evinde ve işyerinde zaten telefonu olan biri neden cep telefonu alsın?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Benim cep telefonum yok, bu güne kadar hiçbir iletişim sıkıntısı çekmedim. Evde telefon olmadığı zamanlarda da bir iletişim sorunum olmadı. Yararlı olmayan ama zararlı ve lüzumsuz olan bir şeye sahip olmak niye? Sebebi çok açık: birilerinin kâr etmesi gerekiyor...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Bir an önce &lt;/span&gt;&lt;strong style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;G3 &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;edinmek için sabırsızlananların bilmesi gereken bir şey var: Sizin ne &lt;/span&gt;&lt;strong style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;1G&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;, ne&lt;/span&gt;&lt;strong style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;2G&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt; ne de &lt;/span&gt;&lt;strong style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;3G'y&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;e ihtiyacınız yok. Ama cebinizde taşıdığınız lûzumsuz küçük şeyin hayatınızı tehlikeye atma riski yüksek... Telefonla mutlu da olamazsınız, zira maddi şeylerle mutlu olunmaz üstelik bir de lüzûmsuzsa... Aksi halde darısı &lt;/span&gt;&lt;strong style="padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;4G'&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;ye denecektir..&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://bianet.org/biamag/bilim/116335-3g-sizi-mutlu-eder-mi"&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-small;"&gt;http://bianet.org/biamag/bilim/116335-3g-sizi-mutlu-eder-mi&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/a&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-small;"&gt; adresinden alıntılanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-4644419127347144075?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/4644419127347144075/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/08/3g-sizi-mutlu-eder-mi-fikret-baskaya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/4644419127347144075'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/4644419127347144075'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/08/3g-sizi-mutlu-eder-mi-fikret-baskaya.html' title='3G Sizi Mutlu Eder mi? / Fikret BAŞKAYA'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-981682696062848213</id><published>2009-08-08T15:31:00.003+03:00</published><updated>2009-08-08T15:38:13.451+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oi va voi'/><title type='text'>Yesterday's Mistakes</title><content type='html'>&lt;div&gt;tamam kabul aradaki ibranice ksımlar zazacaymış gibi bir hava vermiş olabilir. dönem şarkısıdır kendisi. yanlış anlaşılmasın hayatımda bir dönemimin şarkısıdır. kalıcıdır. klibiyle beraber bıraktığı tat unutulmazdır. etkileycidir. bazı zamanlarda uzak durmak gerekir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;şuradan izlerken dinleyelim :&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&amp;amp;videoid=108273"&gt;http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&amp;amp;videoid=108273&lt;/a&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;ayrıca dinlerken ekşi sözlük' ten sözlerinide bakmanız için buyrun: &lt;a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=yesterday's+mistakes"&gt;http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=yesterday's+mistakes&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-981682696062848213?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/981682696062848213/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/08/yesterdays-mistakes.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/981682696062848213'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/981682696062848213'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/08/yesterdays-mistakes.html' title='Yesterday&apos;s Mistakes'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-5491852716449667358</id><published>2009-08-08T15:18:00.003+03:00</published><updated>2009-08-08T15:26:51.918+03:00</updated><title type='text'>QXWÉ</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;kutsal harfler:)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_wOyfZvBl34I/Sn1u4uHaYcI/AAAAAAAAADo/plYwtVukjb8/s1600-h/G%C3%B6r%C3%BCnt%C3%BC063.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_wOyfZvBl34I/Sn1u4uHaYcI/AAAAAAAAADo/plYwtVukjb8/s320/G%C3%B6r%C3%BCnt%C3%BC063.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5367568251626348994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-5491852716449667358?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/5491852716449667358/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/08/qxwe.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5491852716449667358'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5491852716449667358'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/08/qxwe.html' title='QXWÉ'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_wOyfZvBl34I/Sn1u4uHaYcI/AAAAAAAAADo/plYwtVukjb8/s72-c/G%C3%B6r%C3%BCnt%C3%BC063.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-4882411839427977195</id><published>2009-08-08T13:52:00.003+03:00</published><updated>2009-08-08T15:28:00.539+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cemal süreya'/><title type='text'>balzamin</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span"   style="  ;font-family:Verdana;font-size:15px;"&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'times new roman';"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#FF0000;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;BALZAMİN&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"    style="font-family:'times new roman';font-size:180%;color:#FF0000;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 18px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Sen el kadar bir kadınsındır&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:large;"&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Sabahlara kadar beyaz ve kirpikli&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Bazı ağaçlara kapı komşu&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Bazı çiçeklerin andırdığı&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;İş bu kadarla bitse iyi&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Bir insan edinmişsindir kendine&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Bir şarkı edinmişsindir, bir umut&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Güzelsindir de oldukça, çocuksundur da&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Saçlarınla beraber penceredeyken&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Besbelli arandığından haberli&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Gemiler eskirken, deniz eskirken limanda&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Sevgili.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-4882411839427977195?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/4882411839427977195/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/08/balzamin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/4882411839427977195'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/4882411839427977195'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/08/balzamin.html' title='balzamin'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-5893415869461332267</id><published>2009-08-04T18:39:00.002+03:00</published><updated>2009-08-04T18:50:31.281+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='pink floyd'/><title type='text'>HİGH HOPES/ pink floyd</title><content type='html'>&lt;div&gt;mükemmel bir şarkı.. ayrıca en güzel sololardan birine sahiptir kendisi. dinlemeyenler için bu eksikliğe son verme zamanı. ayrıca izlenebilecel en güzel klipleden birisidir kendisi. &lt;i&gt;sanırım linki vermedim buyurun canlarım&lt;/i&gt;:  &lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/x1ftl_high-hopes-pink-floyd_music"&gt;http://www.dailymotion.com/video/x1ftl_high-hopes-pink-floyd_music&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;b&gt;sözleri:&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;i&gt;beyond the horizon of the place we lived when we were young&lt;br /&gt;in a world of magnets and miracles&lt;br /&gt;our troughts strayed constandly and without boundary&lt;br /&gt;the ringing of the division bell had begin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;along the long road and on down the causeway&lt;br /&gt;do they still meet there by the cut&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;there was a ragged band that followed in our footsteps&lt;br /&gt;running before time took our dreams away&lt;br /&gt;leaving the myriad small creatures trying to tie us to the ground&lt;br /&gt;to a life consumed by slow decay&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;the grass was greener&lt;br /&gt;the light was brighter&lt;br /&gt;with friends surrounded&lt;br /&gt;the night of wonder&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;looking beyond the embers of bridges glowing behind us&lt;br /&gt;to a glimpse of how green it was on the other side&lt;br /&gt;steps taken forwards but sleepwalking back again&lt;br /&gt;dragged by the force of some inner tide&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;at a higher altitude with flag unfuried&lt;br /&gt;we reached the dizzy heights of that dreamed of world&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;eneumbered forever by desire and ambition&lt;br /&gt;there's a hunger still unsatisfied&lt;br /&gt;our weary eyes still stray to the horizon&lt;br /&gt;though down this road we've been so many time&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;the grass was greener&lt;br /&gt;the light was brighter&lt;br /&gt;the taste was sweeter&lt;br /&gt;the nights of wonder&lt;br /&gt;with friends surrounded&lt;br /&gt;the dawn mist glowing&lt;br /&gt;the water flowing&lt;br /&gt;the endless river&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;forever and ever&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;b&gt;birde çevirelim dilimize:&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;i&gt;ufkun ötesinde, gençken yaşadıgımız yerde&lt;br /&gt;mıknatıslar ve mucizeler dünyasında&lt;br /&gt;düşüncelerimiz başıboştu, sürekli ve sınır tanımaz bir şekilde&lt;br /&gt;başlamıştı, ayrılık çanları çalmaya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geçitte ve uzun yol boyunca &lt;br /&gt;buluşuyorlar mı, hala kesişme noktasında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir grup vardı, paçavralar içinde &lt;br /&gt;ayakizlerimizi takip eden,&lt;br /&gt;kaçan, zaman düşlerimizi almadan önce&lt;br /&gt;bizi toprağa baglayan sayısız küçük yaratıgı geride bırakıp&lt;br /&gt;yavaş bir çürüme tarafından tüketilen bir hayata giden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çimen daha yeşildi,&lt;br /&gt;ışık daha parlaktı&lt;br /&gt;dostlar etrafında&lt;br /&gt;mucize gecesinde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ardımızda yanan köprülerin közlerine bakıyoruz&lt;br /&gt;diğer tarafın ne kadar yeşil oldugu ilişiyor gözümüze&lt;br /&gt;adımlarımız ileri atılıyor, ancak uykumuzda geri yürüyoruz&lt;br /&gt;sürüklenerek bir iç dalganın gücüyle&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daha yükseklerde sakin bir bayrakla&lt;br /&gt;ulaştık düşlenen dünyanın baş döndürücü dağlarına&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonsuza dek arzu ve tutkuyla yüklü&lt;br /&gt;bir açlık daha var doyurulmamış&lt;br /&gt;yorgun bakışlarımız hala başıboş geziniyor ufukta&lt;br /&gt;çakılıp kaldığımız halde bu yolun üzerinde defalarca&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çimen daha yeşildi,&lt;br /&gt;ışık daha parlaktı&lt;br /&gt;tat, daha tatlıydı&lt;br /&gt;mucize gecesinde&lt;br /&gt;dostlar etrafında&lt;br /&gt;şafak sisi ışıldıyordu&lt;br /&gt;su akıyordu&lt;br /&gt;sonsuz nehir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonsuza dek, daima&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;david gilmour 'un bir röportajından:&lt;br /&gt;"high hopes division bell'de kaydettiğimiz son şarkıydı. tüm diğer şarkılar bittikten sonra bestelendi. aniden ortaya çıkan birşeydi ama güzeldi. ilk baş elimde daha önceden kasede çektiğim küçücük bir piyano melodisi vardı. sanırım temmuz ayıydı ve kız arkadaşım polly ile küçük bir evde kafa dinlemeye kaçtık. şarkının sözleri üzerinde uğraşmaya başladım. polly bana zamanın insanı yıpratması ile ilgili küçük bir phrase söyledi. ben de onun üzerine yoğunlaştım ve.. aslına bakarsanız bu benim otobiyografim, benim hayatım hakkında. cambridge'deki günlerim, çocukluğum.. dediğim gibi şarkı çok hızlı oluşuverdi. sözlerini neredeyse bir günde yazdık. ardından stüdyoya girdim. yalnız başıma. birkaç dakika sonra bir demo ile çıkıverdim. ve dediğim gibi tamamı neredeyse bir günde bitmişti."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-5893415869461332267?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/5893415869461332267/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/08/high-hopes-pink-floyd.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5893415869461332267'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5893415869461332267'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/08/high-hopes-pink-floyd.html' title='HİGH HOPES/ pink floyd'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-5943519593132302638</id><published>2009-07-27T00:08:00.004+03:00</published><updated>2009-07-27T00:20:26.338+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='can yücel'/><title type='text'>EĞER/ Can YÜCEL</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_FKtrGgCqHms/SghotnsOslI/AAAAAAAABUo/9Ro_Mlj4B7g/s320/CAN+YUCEL_akdag.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 294px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_FKtrGgCqHms/SghotnsOslI/AAAAAAAABUo/9Ro_Mlj4B7g/s320/CAN+YUCEL_akdag.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,&lt;br /&gt;arkalarında doldurulması&lt;br /&gt;mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,&lt;br /&gt;en güzel yerde başlatılsaydı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;utanılacak bir şey değildir ağlamak,&lt;br /&gt;yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,&lt;br /&gt;çalınan birinin kalbiyse eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;korkulacak bir yanı yoktur aşkların,&lt;br /&gt;insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,&lt;br /&gt;hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,&lt;br /&gt;kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,&lt;br /&gt;öylesine delice bakmasalardı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de&lt;br /&gt;kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,&lt;br /&gt;son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,&lt;br /&gt;meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,&lt;br /&gt;beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,&lt;br /&gt;tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,&lt;br /&gt;yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,&lt;br /&gt;son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,&lt;br /&gt;her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,&lt;br /&gt;dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,&lt;br /&gt;namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,&lt;br /&gt;dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,&lt;br /&gt;sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,&lt;br /&gt;kulağına okunacak biri olsaydı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;inanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,&lt;br /&gt;kartvizitinde 'onca ayrılığın birinci dereceden failidir' denmeseydi eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,&lt;br /&gt;ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;issızlığa teslim olmazdı sahiller,&lt;br /&gt;kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sen gittikten sonra yalnız kalacağım.&lt;br /&gt;yalnız kalmaktan korkmuyorum da,&lt;br /&gt;ya canım ellerini tutmak isterse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet sevgili,&lt;br /&gt;kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,&lt;br /&gt;kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,&lt;br /&gt;mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;bazı güzel şiirlerde yer alsın istiyorum buralarda.. yo yo iyi oldu.. hoş oldu.. blog eksik olurdu böyle bir şiir paylaılmasaydı eğer..&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-5943519593132302638?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/5943519593132302638/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/eger-can-yucel.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5943519593132302638'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5943519593132302638'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/eger-can-yucel.html' title='EĞER/ Can YÜCEL'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_FKtrGgCqHms/SghotnsOslI/AAAAAAAABUo/9Ro_Mlj4B7g/s72-c/CAN+YUCEL_akdag.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-5860901972778679271</id><published>2009-07-18T00:25:00.000+03:00</published><updated>2009-07-18T00:26:07.228+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Metin Üstündağ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öyküler'/><title type='text'>İsmimi Sormadı... İsmini Sormadım</title><content type='html'>"Sana ve tüm sandıklarıma.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        çok eski zamanlardı... daha kâmil değildim. daha bulamamıştım, bedeli&lt;br /&gt;olacağım sözcük dizimlerini, "halk anlamaz" diyerek kendimi saklıyordum daha.&lt;br /&gt;gece gündüz içiyor, kendimden geçiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        köprüaltı'ndaydım.. köprüaltı'ndaydı.. köprüaltı'ndaydık.. köprü daha&lt;br /&gt;altımızdaydı. az ötemde duruyordum.. az ötede duruyordu. gözlerimdeki hüzün,&lt;br /&gt;"taşra baskısı.." gözlerindeki hüzün, "kızyurdu yalnızlığı.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        - eskiden, tekel birası vardı, dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        - efendim.. yoğurt mu dediniz, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        - eskiden, tekel birası vardı dedim. daha dikik ve daha dolu. tamam&lt;br /&gt;birası birazcık kamu arpalar içerirdi lâkin köprü'ye de yakışırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        - ha, şimdi amarcord'um.. evet hatırlıyorum.. bi de golden sakız&lt;br /&gt;vardı. içinden artiz resimleri çıkan. en bir çok da ekrem bora.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        ben dedim: "yanıma gelsene.. benimle kalsana.. yalnız benim olsana..&lt;br /&gt;(susadıkça ankara gazozu)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        o dedi: "gayet mümkün.." (geldi, kaldı, oldu)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        ben dedim: "saçlarınız böyle tuhaf, örgülü.. Vadideki Hayat vardı..&lt;br /&gt;hani dizi.. oradaki kızılderili jim'e benziyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        o dedi: "ben Rudi Cordeş'i de severdim.. falkonotti ne adiydi değil&lt;br /&gt;mi.. Ramona güzel kızdı.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        ben dedim: "bizim televizyonumuz yoktu.. şimdi acayip bulvar olan bir&lt;br /&gt;aile bahçesinde, çekirdek yiyerek, kaçak Dr. Kimbıl'ı seyrederdik mahallecek."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        o dedi: "biz de televizyonu Küçük Ev'in büyük kızı Meri Ingıls'ın kör&lt;br /&gt;olduğu bölümde almıştık."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        ben dedim: "beyoğlu civarında şimdi "fast food" ve "atari salonu" olan&lt;br /&gt;her yer, o zaman birahane salonuydu.. değişim en önce beyoğlu ve beyazıt'a&lt;br /&gt;yansıyor bu istanbul'da."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        o dedi: "bir çocuk sevmiştim lise'de.. tıpkım eski Tarık Akan.. hani&lt;br /&gt;yerli filmlerdi.. hani uzun saçları ve renkli gözleri vardı onun.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        ben dedim: "bilmiyorum.. her filminde mutlaka, Elmadağ'dan Taksim'e&lt;br /&gt;(en azından bir kere) ağır çekimde koşardı.. akabinde o günün en sevilen pop&lt;br /&gt;şarkısı.. kan ve gül.. gül ve diken mesela."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        o dedi: "clip'si şarkılardı.. hayatlarımız clip.. ispanyol paça&lt;br /&gt;pantolonlar, fil kulağı yakalı gömlekler, apartman topuklu ayakkabılar, mini&lt;br /&gt;etekler, favoriler ve bıyıklar.. köylü, kentli demeden tüm hanımlar mini etek&lt;br /&gt;giyerdi nerdeyse. on yıl sonra türban vakası patlaması ne garip."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        ben dedim: "bu ülke nerelerine yaşıyorsa bunca hayatı.. ezbere&lt;br /&gt;yaşıyor.. çabucak unutuyor.. sıfırın altında belleği.. anılar emeklemiyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        o dedi: "1 Mayıs ve Taksim'deki onca insanın yeri.. şimdi her galipli&lt;br /&gt;kupa maçı sonrası, ellerinde bir bayrak, dillerinde slogan, kadınlı erkekli&lt;br /&gt;çıkıp tur atıyorlar.. bayraklar ve sloganlar mı değişti yalnız.. nereden&lt;br /&gt;geliyor bu happening çılgınlık. Taksim niye kusmuyor.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        ben dedim: "devrimciliğimiz de biraz Yılmaz Güney markajı içermiyor&lt;br /&gt;muydu.. erkeglerin hepsi birer Yılmaz Güney kopyası değil miydi.. kısa saç,&lt;br /&gt;küt bıyıklar.. hepsi onun yadigarı.. kafa olarak da belki onun nûveleri ve&lt;br /&gt;gûveleriydik.. bütünsüz olamayan çok tümsek tam tamlardık.. kendimiz değildik&lt;br /&gt;ki belki de bundan yandık.. bütünü oluşturan birer tek tük değildik.. çoktuk&lt;br /&gt;ama yoktuk.. belki bundan yenildik."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        o dedi: "menekşe yeşili'ydi prenses süreya'nın gözleri.. rıza şah&lt;br /&gt;pehlevi'den çocuğu olmuyor diye nasıl da üzülürdük."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        ben dedim: "ne hızlı yaşlanmışız.. yaşlandırılmışız değil mi.. Haldun&lt;br /&gt;Taner yaşımıza gelmeden, Haldun Taner gibi konuşur olduk.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        o dedi: "çünkü bizim her şeyimiz aşırı toplumsal.. buna kalp mi&lt;br /&gt;dayanır, manda gönünden."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        ben dedim: "ne güzel şakıyorsun a bülbül.. uzat alt öperceni, az biraz&lt;br /&gt;öpeyim ufarak."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        (öpüştük... öpüştük... öpüştük.. öpüştük..)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        - susmak vaktidir dedi. bir arkadaşımın evi var.. kendisi kürt ve&lt;br /&gt;şimdi mülteci isveç'te.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        - orada oralım mı oralarımız buralarımızı yâni..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        atladık bir taksiye.. bile bile yanlış sokaklara girerekten, bile bile&lt;br /&gt;yanlış caddelere çıkaraktan, bile bile taksicinin teybine bir erkin koray&lt;br /&gt;kaseti koyaraktan, bile bile şimdi apartman olmuş arsalardaki çocukluklarımızı&lt;br /&gt;uzaktan severekten, dediği eve geldik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        o dedi: "ellerin niye bu kadar büyük.."&lt;br /&gt;        ben dedim: "seni daha büyük kucaklamak için.."&lt;br /&gt;        o dedi: "gözlerin niye böyle büyüdü.."&lt;br /&gt;        ben dedim: "seni daha net görebilmek için.."&lt;br /&gt;        o dedi: "çükün de hemen kalkmış büyükanne"&lt;br /&gt;        ben dedim: "gak, guk.. hatta kem, küm.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        sabaha kadar seviştik.. sabaha kadar ter içtik.. öğlen uyandığımda&lt;br /&gt;yastığın öbür ucu sibirya.. sibirya'ya ilişik bir ufacık not'çuk:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "belki yine, rastlaşırız kimbilir.. belki yine, konuşuruz&lt;br /&gt;çocukluğumuzdan.. belki yine, çıkarken anahtarı su saatinin üzerine bırak..&lt;br /&gt;belki yine, seni çok sevdim.. belki yine, kendine iyi bak, sevgili kimsesiz&lt;br /&gt;çocuk jack"&lt;br /&gt;                                                (seni seven pasaklı sally)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        kalktım.. giyindim.. anahtarı su saatinin üzerine bıraktım.. vurdum&lt;br /&gt;aşkşamdan kalma kendimi, bir başka istanbul aşkşamına.. gol oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        ismimi sormadı.. ismini sormadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                        "ocak 1992"&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Metin Üstündağ&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-5860901972778679271?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/5860901972778679271/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/ismimi-sormad-ismini-sormadm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5860901972778679271'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5860901972778679271'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/ismimi-sormad-ismini-sormadm.html' title='İsmimi Sormadı... İsmini Sormadım'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-6649838018189536747</id><published>2009-07-18T00:24:00.000+03:00</published><updated>2009-07-18T00:25:05.495+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Metin Üstündağ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öyküler'/><title type='text'>Ege Biracılık ve Malt Sanayii</title><content type='html'>"dünyanın bütün&lt;br /&gt;                                                        teflon tavalarına..&lt;br /&gt;                                                               ve kızlarına"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        biriktirdiğim son parayı da kuruşu kuruşuna kiraya yatırdım.. en&lt;br /&gt;azından sekiz ay evsahipsiz çiçekler gibim rahattım.. yemem, içmem gereksizdi.&lt;br /&gt;hem hayli de bollucaydım. eşyasız, insansız cıscıbıldak evimde bir yatak, bir&lt;br /&gt;yorgan, bir de top'um vardı.. sıkıldı mı açıp çük'ümle oynuyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        bunca âdilik üstüste gelemezdi.. kesin deneniyordum.. mutlak&lt;br /&gt;sınanıyordum.. öyle saçma sapan acılar yaşıyor ve öyle kurgusu bazuka hüzünler&lt;br /&gt;tadıyordum ki, bu dönemi altlattıktan sonra kesin ya hazreti isa olacaktım ya&lt;br /&gt;da çarmıhı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        üç haftadır dışarı çıkmıyordum.. habire bira içiyor, habire bira&lt;br /&gt;işiyor, habire biraz üşüyordum.. birgün zart diye derya geldi. L salona&lt;br /&gt;dizdiğim bira şişelerini toparlayıp, poşetleyip bakkalda ticaretlendirdik.&lt;br /&gt;(tam 58 şişeydi.. hüzünlü günün kârı.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        sonra cennet bahçesi'ne gittik.. bira ve çay içtik.. cennet&lt;br /&gt;bahçesi'nin tuvalete bakan cüce çocuğu: "zkiim böyle cenneti.. zıçıp&lt;br /&gt;bırakıyorlar." diyordu. işte bu dedim.. şu sıra yaşadıklarımın konu başlığı&lt;br /&gt;bu: "zkimm böyle cenneti.. zıçıp bırakıyorlar"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        sonra bir üç hafta daha dışarı çıkmadım.. kapıcı içerde canlı var mı&lt;br /&gt;gibisinden gelip gelip kapımda teftiş ossurukları savuruyordu.. kapının&lt;br /&gt;altından apartman masraf makbuzlar iteliyor fakat ben ödemiyordum.. camdan ses&lt;br /&gt;ediyordum, bakkal bira getiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        sonra birgün kapı çalındı.. baktım oosturuk, mosturuk kokusu yok..&lt;br /&gt;yumuşak ve parfüm.. açtım baktım, bir kız.. herhangi bir kız kadar, güzel bir&lt;br /&gt;kız.. elinde avucunda tencere, tava numunelik.. öylesine duralıyor.. bir süre&lt;br /&gt;öyle bakıştık.. "ben pazarlamacıyım" dedi. kafam iyiydi. "ne güzel" dedim.&lt;br /&gt;"ben daha ne bok olduğumu bilmiyorum." şaşırdı. "insanın kendisini bilmesi ve&lt;br /&gt;adlandırması enteresan birşey olsa gerek." diye devam ettim.. yüzüme baktı, o&lt;br /&gt;perişan hallerime.. gözleri herhangi bir kızın gözleri kadar güzeldi.. "bu ilk&lt;br /&gt;günüm.." dedi. "ben daha tecrübeliyim." dedim.. "geçen sene yirmi altıncı&lt;br /&gt;üçyüz altmış beş günü mü bitirdim.." herhangi bir genç kızın çok şaşırması&lt;br /&gt;kadar çok şaşırdı.. "tam ümit yok bu hıyardan, en iyisi ben zikter olup&lt;br /&gt;gideyim" diye düşünürken içinden, herhalde.. içimden hakim olamadığım&lt;br /&gt;jülyetini kaybetmiş romeolu cümleler döküldü.. boru mu.. kaç zamandır, bırak&lt;br /&gt;karşı cins.. bir insanla bile konuşmamıştım..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   -    "bana tencerelerden, tavalardan, teflonun faydalarından bahseder misin&lt;br /&gt;lütfen.. n'oluur.. çok ihtiyacım var.." dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        herhangi bir kızın sinirlerinin aniden bozulması kadar sinirleri&lt;br /&gt;aniden bozuldu.. tencere ve tavaları bana uzatıp öylesine güldü ki kendimi çok&lt;br /&gt;iyi hissettim.. parasız, pulsuz dilekçe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        sonra içeri geçtik.. kalan biralarımdan ikram ettim.. eşyasız,&lt;br /&gt;telefonsuz evimde yerlere tüneyip lafızlamaya başladık.. ona kötü geçen&lt;br /&gt;çocukluğumdan, mercidabık savaşından, almanların polonya'ya saldırısından&lt;br /&gt;bahsettim.. herhangi bir kızın beni sevindirik olarak dinlemesi kadar&lt;br /&gt;sevindirik dinledi.. yüzündeki o ağzı, bir ay biçiminde hep yukarı kıvrıldı..&lt;br /&gt;bir ara: "şu mına kodumun yuvarlak dünyasında yirmi altı yıldır var olduğumu,&lt;br /&gt;ve hala kendime gelemediğimi" söyledim.. herhangi bir kızın annelik güdüleri&lt;br /&gt;kadar annemlik yanlarımı güdüledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        (hayır.. hemen yatmadık) bir hafta boyunca beni besledi.. yumurta ve&lt;br /&gt;domates aldı, teflon tavasında yakışıklı menemenler yaptı.. menemenleri&lt;br /&gt;herhangi bir kızın yaptığı menemenler kadar çok güzeldi.. (hayır.. sonra da&lt;br /&gt;yatmadık.. hayır.. hiç yatmadık.) yatmayışı herhangi bir kızın yatmayışı kadar&lt;br /&gt;çok güzeldi.. yani sonraya kadar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        sonra birgün bir adam vurdu kapımı.. o geldi hissiyatıyla açtım tabii&lt;br /&gt;ki.. adam dedi: "elektriğinizi kesecem" dedi.. "elektrik kesme krizine mi&lt;br /&gt;girdiniz" dedim. belki onun da sinirlerini bozarsam bir hafta da o besler diye&lt;br /&gt;mi düşündüm acaba.. adam: "vazifemiz bu.. parasını ödememişsiniz..&lt;br /&gt;elektriğinizi kesicem.." dedi. ben: "thomas edison, elektriğimi kesesiniz diye&lt;br /&gt;mi elektriği icad etti" dedim.. yemedi.. "kes bakalım tomas'ı.. ben de artık&lt;br /&gt;ölürüm" dedim. kesti ve gitti.. herhangi bir celladın kesişi kadar, güzel&lt;br /&gt;kesti elektriğimi. mına koyamadığım hep içimde sakladığım tahsildarı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        dedim: "herhalde ölüyorum.. vaktim buraya kadar.. vadem yetti.. (hani&lt;br /&gt;dostlarınız vardır, tüm mutluluklarını sizin kendinizi kötü olmanız varsayımı&lt;br /&gt;üzerlerine kurmuşlardır ya.. işte öyle dostluklarım bile yoktu, şu anda.&lt;br /&gt;fişimi kesmişlerdi dünyadan ve karanlıkta ölmeyi bekliyordum.. fakat ölmek&lt;br /&gt;gelmiyordu.. kapıcı koymuyordu belki de yukarı, yabancı, ecnebi diye.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        bir gündüz teflon hanım yine çaldı kapımı.. herhangi bir teflon hanım&lt;br /&gt;kadar çok ilaç gibi gelmişti bana.. "içeri gir, yere otur.. bana ses, bana&lt;br /&gt;seda.. ışığımı kestiler.. beni kör kuyularda merdivensiz bıraktılar" dedim.&lt;br /&gt;"kekre bana lezzetler kükre." dedim. "beni de kovdular.. şimdi ben de parasız&lt;br /&gt;ve senin gibiyim." dedi. herhangi bir adam gibi herhangi bir çok sarıldım..&lt;br /&gt;herhangi bir son kalan paralarımız kadar herhangi bir çok biralar aldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        (evet.. sabah uyandığımda onun olmuştum.) o ise herhangi bir kız kadar&lt;br /&gt;çok benim olmuştu.. herhangi bir adamın onun olması kadar onun olmuştum..&lt;br /&gt;sonra, sonra hiç gelmedi.. ben de hiç dışarı çıkmadım.. geceyi, gündüzü ışık&lt;br /&gt;hesabıyla anlıyordum.. ömrüm örümceklendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        birgün ince, zayıf bir kadın geldi.. birlikte bir çocuk yaptığımızı ve&lt;br /&gt;o çocuğun çok güzel olduğunu, şimdiye kadar annemlerde kaldığını ve boş boş&lt;br /&gt;ona değil de aşağıya doğru bakarsam onu görebileceğimi söyledi.. baktım..&lt;br /&gt;fırlama, fırlama gülüyordu.. ohhhlum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        kendimi kendimden kısıp, geri kalan kısmımı o çocuğa ekledim..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"haziran 1992"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Metin Üstündağ&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-6649838018189536747?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/6649838018189536747/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/ege-biraclk-ve-malt-sanayii.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/6649838018189536747'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/6649838018189536747'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/ege-biraclk-ve-malt-sanayii.html' title='Ege Biracılık ve Malt Sanayii'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-7601415773273588357</id><published>2009-07-18T00:23:00.001+03:00</published><updated>2009-07-18T00:23:59.209+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ferhan Şensoy'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öyküler'/><title type='text'>Zikrimin İnce Güzü</title><content type='html'>Yürüyorlardı, havadan sudan konuşarak ve havadan sudan konuşmaya özel özen göstererek, bunu birbirlerine hiç göstermeyerek yürüyorlardı yola bir eziyet biçiminde, bunu yola sezdirmeden. Yolun da onlarla fazla ilgilendiği söylenemez.&lt;br /&gt;Bir gören olur, bir duyan olur kuşkusuna bürünmüş, kuşkularının yakalarını kaldırmışlardı. En azından birbirlerini duyabilirlerdi. Buna daha önce çabalamış, başaramamışlardı. Yitirmenin şiiri her ikisinin de başını iyice döndürmüştü. Yitirmeye alışmak da bir biçim işte. Büyük adamcılık oynayan çocuklar gibiydiler.&lt;br /&gt;Yeniden mi başlamak? Yaşanmışlar yaşanmamış varsayılabilir mi? Söz bitti. Yol bitmiyor. Yolun kıyısında ısırganlar bitiyor. Dört dörtlük susku. Derken susku tükeniyor.&lt;br /&gt;  - Oturalım mı şuraya?&lt;br /&gt;dedi adam. Kadın umursamaz, duraladı. Bakındı. Oturdular. Kadın martıları saymaya koyuldu, çok şeyler düşünüyormuş, korkunç bir şeyler söyleyecekmiş, yılları iki tümleçin sırtına yükleyecekmiş gibi aralandı tavşan ağzı, bir şeycik demeden kapandı dudakları. Adama geldi bir şey dememe sırası. Karadeniz'e doğru yolalan bir argın gemiye bindi gitti adam kadından gizli, yerinden hiç kımıldamadan. Eğer güçsüzsek güçlü olmaya her sabah yeniden andiçmenin anlamı yok. And da içki gibidir, fazla içilmemeli, her şeyin fazlası sakıncalı. Adam cebinden konyak şişesini çıkardı, dikledi, sanki o gün içkiyi bırakacakmış gibi. Bir yerlerden başlamak gerekliydi söze.&lt;br /&gt;- Biliyor musun, ben sana hiç de az değilim, çünkü söylediklerimiz pek önemli değil...Söylemediklerimiz ve ağzımızdan kaçırdıklarımız var...&lt;br /&gt;Havada dondu kaldı adamın dedikleri. İkisi bir süre boş boş adamın dediklerine baktılar, birbirlerine sezdirmeden, birbirlerine bakmamaya özen göstererek, bunu birbirlerine belli ederek. Bir özgür simitçi geçti adamın dedikleriyle oturuşları arasından. Adam sigara çıkardı. Yakılındı. Aynı anda üflediler dumanlarını. Dumanları birbirine karıştı, dumanlar dondu kaldı karşılarında, dumanlar cürmü meşut, dumanlar hüzün dağları adamla Üsküdar arasında, kadınla Kızkulesi arasında, adamla kadın arasında.&lt;br /&gt;  - Hiç bir şey daha söyle, kalkalım!&lt;br /&gt;dedi adam kırgınca, sigarasını denize attı.&lt;br /&gt;  - Neden hep böyle mutsuzsun? Ya da öyle olmaya uğraşıyorsun?&lt;br /&gt;sözleri döküldü kadının tavşan ağzından. Kimbilir ne demek istiyordu? Kimbilir neler düşünüyordu. Devrilen bir şarap şişesi gbi döküldü cümle, ne denli silsen de silinmez devrilme.&lt;br /&gt;  - Kalkalım!&lt;br /&gt;demeden kalktı adam. Kalktılar. Yürümeyi yapıştırdılar demin yırttıkları yerden. Adam yola ettiği eziyeti inceliyor, kadın çok sevdiği ayakkabılarını birbirine değişik açılarda basarak kimbilir dansı adımları deniyordu. Çirkin beton bir elektrik direği geçti aralarından.&lt;br /&gt;Ne kadar yürünse ne olur bu yol? Adam adımlarını yavaşlattı. Kadın hızlanıyordu ve ardına bakmıyordu. Sanki uzun süredir birlikte yürümüyorlardı. Adam durdu, kadın gidiyordu. Adam karşı kaldırıma geçti, geri döndü. Sıfırdan başladı yürümeye. Yol aynı yol, ısırganlar sanki daha sevecen.&lt;br /&gt;  Hem kundura boyacısı hem hüznünün işportacısı bir çocuk oturmuş yolun kıyıcığına gülümsüyordu.&lt;br /&gt;  - N'aber?&lt;br /&gt;  - İyi!&lt;br /&gt;  - Gel oturalım şu çay bahçesine, parlat bakalım dul ayakkabılarımızı.&lt;br /&gt;  - Yenge n'oldu?&lt;br /&gt;  - Yolu sevdi, yürüyor.&lt;br /&gt;Kapıştılar cila kokusuyla konyak kokusu. Çocuğun eline büyük geliyor fırçalar, tam kavrayamıyor, kimi zaman birini düşürüyor, hemen o sırada öbür fırçayla boya sandığına bir iki vuruyor, yere düşen fırçayı havada bir iki döndürüp yakalıyor, sanki bu onun belirli bir numarasıymış gibi yapmaya uğraşıyor, can havliyle koyuluyor ayakkabıyı parlatmaya. Yaşı ondört. Gören altı, bilemedin yedi sanar. Gelişememiş. Niye gelişsin, gıdasız kalorisiz bir büyüme denemesi. Diyarbakır'dan gelmişler. Babası üveymiş. İlkini vurmuşlar Tophane'de. Okutmuyormuş yeni babası.&lt;br /&gt;  - Okuma neymiş? Çalış, para getir ulan!&lt;br /&gt;demiş. Burnunun sümüğünü sildi boyacı çocuk. Ele sümük burna boya bulaştı.&lt;br /&gt;  - Yeni baban ne iş yapıyor?&lt;br /&gt;  - İçiyor!&lt;br /&gt;Havada dondu kaldı çocuğun sözcüğü. İkisi bir süre boş boş çocuğun dediklerine baktılar, birbirlerine sezdirmeden, birbirlerine bakmamaya özen göstererek, bunu birbirlerine hiç çaktırmadan ve hüznün yasalarının kapsamı dışına sarkmadan. Utana sıkıla bir fırt aldı aam konyağından, boyacı çocuk yanık ötesi bir türküye başladı kürtçe.&lt;br /&gt;  - Sen okuma yazma biliyor musun?&lt;br /&gt;diye kesti çocuk türküyü. Adam doğal bir baş hareketiyle olumlu yanıt verdi.&lt;br /&gt;  - Bana da öğretsene!&lt;br /&gt;  - Boşver be çocuk, olduğun gibi kal.&lt;br /&gt;  Çocuğun kapkara gözleri büyüdü kadife bir istek fışkırdı gözlerinden.&lt;br /&gt;  - Ben senden boya parası almiim. Sen bana adımı yazmayı öğret.&lt;br /&gt;  - Peki. Yalnız hep türkü söyleyeceksin.&lt;br /&gt;  - Türkü kolay, söyleriz.&lt;br /&gt;dedi çocuk, yürek kakan bir gazele başladı. Zaman zaman şah damarı yerinden fırlayacak gibi, incecik boynu kızaran yerinden kopacakmış gibi oluyor, kara gözlerini devirip denize bakıyor, deniz oralı olmuyor, çocuk denize küsüp gene adama dönüyordu.&lt;br /&gt;Kalktılar. Çocuk boyundan büyük sandığını sırtladı. Isırganların yanından yürümeye başladılar. Köşedeki bakkaldan bir defter, bir kurşun kalem, bir silgi aldılar, hiç konuşmadan, çocuk büyük bir adam gibi, adam küçücük bir çocuk gibi yola koyuldular.&lt;br /&gt;  Arkadaşsız yürünmüyor ısırganlı yol.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Ferhan Şensoy&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-7601415773273588357?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/7601415773273588357/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/zikrimin-ince-guzu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/7601415773273588357'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/7601415773273588357'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/zikrimin-ince-guzu.html' title='Zikrimin İnce Güzü'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-8254766147295962724</id><published>2009-07-18T00:21:00.000+03:00</published><updated>2009-07-18T00:22:52.626+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öyküler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilge Karasu'/><title type='text'>Dönenen BİR</title><content type='html'>Yalnızlık vardı erkeklerin içinde.&lt;br /&gt;Dumanın ardından kadınlar yalnız değil. Kadınlar yalnız olmaz. İçtiğinde bile, dedim. Duman parçalandı. Yalnızlık vardı erkeklerin içinde. Kadın dumanların arasından sıyrılıyor, süzülüyordu. Işıklar karardı sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrılacağız nasıl olsa buluşmak boş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın, dumanları, akışıklıklarıyla yırtan kuşlara dikmişti gözlerini. Kuşlar ortada dönüyordu. Sonra bir kadının kolları karanlığın içinden geçti, onlara katıldı, kuşlar bu kollara uydu. Kuşlar yalnız değildi. Kadının kollarında yaşıyorlardı hep birlikte.&lt;br /&gt;Yalnız olan erkeklerdi.Kadın yanlarındaydı, yalnız olamazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarın ayrılacak olan o değil benim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İspanyollar dönüyordu ortada.&lt;br /&gt;Kabına sığmayan kıvranışlar içindeler kurtulmak istermiş gibi kurtulmanın boş olduğunu akıllarına bile getirmeden. Erkekler kuşlardan daha kuş, ayaklarının yerden kesileceği anı bekliyordu.&lt;br /&gt;Kadınlarsa yayılıyor yerde dağılıyorlar dönmeler içinde.&lt;br /&gt;Topunun topukları sağır ediciydi. Erkekler başlarını gene önlerine eğdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkimizin de üzerinde ayrılık asılı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İspanyollar döne dursun neden onlara bakmaktan içmekten gözümüzü örtünün ak üstüne ak nakışlarına dikmekten daha iyi bir şey yapamıyoruz.&lt;br /&gt;İspanyollar yay bükümleri içinde toprağa bütün ağırlıklarıyla bastılar.&lt;br /&gt;Uçmaktan bu gecelik de vazgeçtiler.&lt;br /&gt;Erkekler kadının unutmuştu bir ara. Birden hatırladılar. Ağır Ağır içiyordu.&lt;br /&gt;Herhangi bir gece onun için çer de bakar da. Bakıyordu ortaya gelen Barlini’ye. Baktık on parmağında sekiz çubuk, çubukları dengede tutuyor, tabaklara isteğince can veriyordu. Tabaklar, çubuklar, makaralar, sepetler, şapkalar, havaya uçtu, döndü, fırıldadı, kondu, eline, alnına, burnuna. Herkes ona bakıyordu. O, tabaklarına dikmişti gözünü. Onlara karşı: yalnızlığın örten dalgası içinde. Işık çevresinde dalgalanırken bile. “Çocukluğunda Anasından dayak yemiştir” dedim. ”Okula gitmemiştir bu işleri kavramağa çalıştığı günlerde. Anasını ağlatmıştır belki. Dövünmüştür arkasından kadın, oğlum serseri oldu diye”&lt;br /&gt;Duman çekilmiyordu sözlerimin önünden. Sustum o zaman.&lt;br /&gt;Üçümüz de içiyoruz boş lakırdılarla gülmekten kaçınmak için olsa gerek.&lt;br /&gt;Güldü karşımda, ağzının yalnız bir köşesiyle. Konuşmamak en iyisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızlığı oyalamak yakışık almaz ama yarını düşünmeli&lt;br /&gt;yüz adım ötede bir yerde ayrılacağız yarın, yarın da değil&lt;br /&gt;bugün on sekiz saat sonra yatıp uyumak bu on sekiz saati&lt;br /&gt;böler de uzatır da.&lt;br /&gt;İrkildik.&lt;br /&gt;İşte bundan fazlasını hiçbir zaman göremeyeceğim üçü de&lt;br /&gt;zenci kırması böyle bebopu anlarım bir gövde bundan&lt;br /&gt;fazlasını yapamaz uçuyor bunlar kadın bodur&lt;br /&gt;erkekler sırım gibi konmadan uçuyorlar uçtular.&lt;br /&gt;Kadın doygun bir küskünlük içindeydi.&lt;br /&gt;Adamlar gene üzünç çalıyorlardı çalgılarında. Ortada dönenler vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz yalnızız bu kedi de kucağıma çıktı sapsarı&lt;br /&gt;tüyleri dökülüyor bahar geldi mırıltısından boğulacak&lt;br /&gt;bu yabancı yerde bile yalnız değil kucağımda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trenler artık uzaktan değil yakından ötüyordu. Çanın sesi duvarın arkasında. Paralar alındı, paralar verildi. Otomobil karanlıktı.&lt;br /&gt;Açık pencerelerinden baharla birlikte ölümü görüyorum&lt;br /&gt;bu ölüm aylarında bu yıl da öleceğiz yarını o düşünmüyor sarhoş belki ben de çok içtim önce evde içtik sonra orada yarını ben düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öleceğimizi bilmeliydik. Bileti üç saat önce aldım.&lt;br /&gt;Durmadan ölümler içinde ufalanır dururdum, öyle kaldım.&lt;br /&gt;Her ölümden sonra daha yoksul, her ölümü daha doğumunda hazırlayarak,&lt;br /&gt;sürükleme içinde, sürüklendiğimi bile bile,&lt;br /&gt;ölümü en kısa gönenç içinde bile beklemek.&lt;br /&gt;Dost ölümdedir. Bileti bir kaç saat önce aldım. Ama dünden beri aldığımı söylüyordum. Ölüm gerek bana. Varsınlar evlensinler. Ölümü ararım ben.&lt;br /&gt;Ayrılık öncesi aksar her zaman. Boş boş bakılır gözlerin içine.&lt;br /&gt;Sırıtılır, el sıkışılır, sigara içilir. Üst üste.&lt;br /&gt;Aynı şeyi yapar dururuz, aynı hareketi, aynıyı yenilemektir elimizden gelen.&lt;br /&gt;İki saat önce yabancılar karıştı aramıza, tren kalkıncaya değin ayrılmadılar. Onlar ayrılmadı, onlar kaldı ben gittim. Yabancıların yanında büsbütün yabancılaştık. Sırıtıldı, el sıkışıldı, sigara içildi. Tiksindim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrılmadık, ayırdılar. Hepsi sevinç içindeydi.&lt;br /&gt;Kimse kimseyi kıskanmıyordu. Ben kıskandım.&lt;br /&gt;Bahar havasında vagonların penceresi açılır. İçeriye ölüm esiyor.&lt;br /&gt;Yenisi, yenilenecek olanı. Baharın mavisinde ölmeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Bilge Karasu&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-8254766147295962724?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/8254766147295962724/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/donenen-bir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/8254766147295962724'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/8254766147295962724'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/donenen-bir.html' title='Dönenen BİR'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-6076256960221120462</id><published>2009-07-18T00:20:00.000+03:00</published><updated>2009-07-18T00:21:28.600+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Franz Kafka'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öyküler'/><title type='text'>Avcı Gracchus</title><content type='html'>İki oğlan çocuğu rıhtım duvarının üstüne oturmuş zar atıyorlardı. Adamın biri, bir heykelin basamakları üstünde, kılıç sallayan kahramanın gölgesinde gazete okuyordu. Kızın biri çeşme başında bakracına su dolduruyordu. Bir meyve satıcısı malının yanı başına uzanmış gölü seyrediyordu. Bir meyhanenin iç tarafında iki adamın şarap içtiği, açık kapı ve pencere deliklerinden bakınca görülüyordu. Meyhaneci ön tarafta bir masada oturmuş kestiriyordu. Bir kayık, suyun üstünde taşıyorlarmış gibi yavaşça, küçük limana giriyordu. Mavi giysili bir adam karaya çıktı ve halatları halkalara geçirdi. Gümüş düğmeli siyah elbise giymiş öteki iki adam da, kayıkçının arkasında bir sedye taşıyordu; sedyede, iri çiçek örnekleriyle süslü, kenarları püsküllü ipek bir örtünün altında bir insanın yattığı anlaşılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıhtımda hiç kimse bu yeni gelen kişilerle ilgilenmedi; henüz halatlarla uğraşan sandal kaptanını beklemek için sedyeyi yere koyduklarında bile hiç kimse onlara yaklaşmadı, bir soru yöneltmedi, dikkatle bakmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaptan, kucağında bir çocukla ve saçları dağınık halde sandalda beliren bir kadın yüzünden biraz daha oyalandı. Sonra bu yana geldi, sol tarafta suyun yakınında, yukarı dosdoğru yükselen sarımsı, iki katlı bir binayı gösterdi, taşıyıcılar sedyeyi kaldırdılar ve alçak, ama ince sütunlardan oluşan bir kapıdan içeri götürdüler. Küçük bir oğlan pencerenin birini açtı, taşıyıcıların evde gözden kaybolduğunu görünce çabucak pencereyi gene kapattı. Ardından kapı da kapandı; kapı siyah meşe ağacından özenle yapılmıştı. O ana kadar çan kulesinin etrafında uçuşan bir güvercin sürüsü evin önüne kondu. Güvercinler yemleri bu evde saklanıyormuş gibi, kapının önüne toplandılar. Bir tanesi birinci kata kadar uçtu ve pencerenin camını gagaladı. Bunlar açık renkli, bakımlı, canlı hayvanlardı. Sandaldaki kadın engin bir hareketle güvercinlere yem attı, onlar da yem tanelerini topladılar ve sonra kadına doğru uçtular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Silindir şapkasında siyah matem bandı bulunan bir adam, limana giden dar ve dik sokaklardan birinden indi. Dikkatle etrafına bakındı, buradaki her şey canını sıktı, bir köşede bulunan çöplerin görünümü karşısında yüzünü buruşturdu. Heykelin basamakları üstünde meyve kabukları vardı, geçerken bastonu ile bunları aşağı doğru itti. Odanın kapısını vurdu, aynı zamanda da silindir şapkayı siyah eldivenli sağ eline aldı. Kapı hemen açıldı, sayıları elliyi bulan küçük oğlan uzun koridorda bir halka oluşturdular ve eğilerek selamladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sandalın kaptanı evin merdiveninden aşağı indi, adamı selamladı, yukarı çıkardı, birinci katta onunla birlikte ince yapılı, süslü localarla çevrili avluyu dolaştı ve ikisi de, oğlanlar saygı işareti anlamına gelen bir uzaklık bırakarak arkalarından gelirken, evin arka tarafındaki serin ve büyük bir odaya girdiler; bunun karşısında başka ev yoktu, yalnız çıplak, gri siyah bir kaya duvarı göze çarpıyordu. Sedyeciler, sedyenin baş tarafına birkaç uzun mumu dikmek ve yakmak işiyle uğraşıyorlardı, ama bunun sonucu aydınlık meydana gelmedi, yalnızca biçimsel olarak önceden var olan gölgeler kıpırdadı ve duvarlarda oynaştı. Sedyenin üstünden örtüyü kaldırdılar, içinde saçı sakalı yabansı biçimde birbirine karışmış, teni güneşte yanmış, galiba avcıya benzeyen bir adam yatıyordu. Hareketsiz yatıyordu, görüldüğü kadarı ile soluk almıyordu, gözleri kapalıydı, gene de onun bir ölü olabileceğini yalnızca çevresi sezdiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam sedyeye yaklaştı, elini orada yatanın alnına koydu, sonra diz çöküp dua etti. Kayıkçı odayı terk etmeleri için taşıyıcılara işaret verdi, çıktılar, dışarda toplanmış olan çocukları dağıttılar ve kapıyı kapadılar. Ancak bu kadar sessizlik adama hâlâ daha yeterli görünmüyordu, kayıkçıya baktı, kayıkçı anladı ve yan kapıdan bitişik odaya geçti. Sedyedeki adam derhal gözlerini açtı, yüzünü adama çevirdi ve sordu: "Sen kimsin?" - Adam şaşkınlık belirtisi göstermeden yukarı doğruldu ve yanıtladı: "Riva Belediye Başkanı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sedyedeki adam başını salladı, bitkin bir halde kolunu uzatarak, bir koltuğu gösterdi ve Belediye isteğini yerine getirdikten sonra konuştu: "Biliyordum, sayın Başkan, ama ilk anda hepsini unuttum, çevrede her şey benimle ilgili ve hepsini biliyorsam da, sorsam daha iyi olacak. Belki siz de biliyorsunuz, ben avcı Gracchus'um."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kuşkusuz", dedi Belediye Başkanı. "Bu gece sizi bana haber verdiler. Çoktan uyumuştuk. Gece yarısına doğru karım seslendi: "Salvatora", -bu benim adım- "penceredeki güvercine bak!" Gerçekten de bir güvercindi, ama horoz kadar büyüktü. Kulağıma doğru uçtu ve şunu dedi: 'Ölü avcı Gracchus yarın geliyor, kent adına onu karşıla.'"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avcı başını salladı ve dilinin ucunu dudaklarının arasına koydu: "Evet, güvercinler benim önümden gidiyor. Peki, sayın Başkan, Riva'da kalacağıma inanıyor musunuz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bunu henüz söyleyemem", diye yanıtladı Belediye Başkanı. "Siz ölü değil misiniz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ölüyüm", dedi avcı, "görüyorsunuz. Yıllar önce, aradan çok yıllar geçmiş olması gerekir, Kara Ormanda -bu yer Almanya'da-bir Alp keçisini kovalarken kayalardan aşağı düştüm. Ondan bu yana ölüyüm."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ama aynı zamanda da yaşıyorsunuz", dedi Belediye Başkanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir bakıma öyle", dedi avcı, "bir bakıma da yaşıyorum. Beni taşıyan sandal yolunu şaşırdı, dümencinin yanlış dönüşü, kaptanın bir anlık dikkatsizliği, yurdumun güzelliği yüzünden dikkatin dağılması; hangisidir bilmiyorum, yalnız şunu biliyorum ki, yeryüzünde kaldım ve ondan bu yana kayığım dünyanın sularında dolaşıyor. Ben de, yalnız dağlarda yaşamak isteyen bir kişi, ölümümden sonra dünyanın bütün ülkelerini geziyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Öte tarafta sizden hiçbir parça da yok mu?" diye sordu Belediye Başkanı, alnını buruşturmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben", diye yanıtladı avcı, "sürekli olarak, yukarı doğru çıkan merdivenin üstündeyim. Açıkta duran bu sonsuz uzunluktaki merdivende bir aşağı, bir yukarı, bir sağa, bir sola dolaşıp duruyorum, sürekli hareket halindeyim. Bu avcı bir kelebek oldu. Gülmeyin."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gülmüyorum", diye itiraz etti Başkan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çok anlayışlısınız", dedi avcı. "Hep hareket halindeyim. Ama çok neşelenirsem ve yukardaki kapı karşımda parıldarsa, dünyadaki suların bir yerinde tek başına duran eski kayığımda uyanıyorum. Vaktiyle ölüşümün temel yanlışlığı, kamaramda beni çepçevre sarıyor. Kaptanın karısı Julia, kapıya vuruyor, kıyılardan geçmekte olduğumuz ülkenin sabah içkisini sedyeme getiriyor. Ağaç bir kerevet üstünde yatıyorum, üstümde -beni seyretmek hiç de hoş bir şey değil- kirli bir ölü gömleği var, saç ve sakal, gri ve siyah, ayrışmayacak gibi birbirine karışıyor, bacaklarım çiçeklerle süslü, uzun püsküllü kocaman bir ipek kadın şah ile örtülü. Baş tarafımda bir kilise mumu dikili, bana ışık veriyor. Karşımdaki duvarda küçük bir resim var, herhalde ilkel bir Afrikalı, kargısıyla bana nişan alıyor ve çok güzel boyanmış bir kalkanın ardında olabildiğince saklanıyor. Gemilerde bazı ahmakça resimlere rastlanır ya, bu onların en ahmakçası. Bunun dışında ağaç kafesimde bir şey yok. Yan duvarın bir deliğinden güney gecelerinin sıcak havası geliyor, eski sandala suyun vuruşunu duyuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canlı bir avcı olarak yaşadığım Kara Orman'da, Alp keçisini kovalarken kayadan düştüğüm günden beri burada yatıyorum. Her şey bir sıraya göre oluştu. Kovaladım, düştüm, uçurumda kan kaybettim, öldüm ve sandal beni öte tarafa götürecekti. Bu kerevete ilk kez nasıl neşeyle uzandığımı anımsıyorum. Dağlar hiçbir zaman benden, o zamanki bu yarı karanlık duvarların duyduğu şarkıyı duymadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Severek yaşadım ve severek öldüm, kayığa binmeden önce silâh, çanta, her zaman gururla taşıdığım av tüfeği gibi berbat şeyleri mutlulukla fırlatıp attım ve genç bir kızın gelinlik giyişi gibi ölü gömleğini sırtıma geçirdim. Buraya yattım ve bekledim. Felâket o zaman geldi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kötü bir yazgı", dedi Belediye Başkanı, elini havada kendinden uzağa doğru itti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Peki, sizin bunda hiç suçunuz yok mu?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hayır", dedi avcı, "avcıydım, avcı olmak suç mu? Vaktiyle henüz kurtlarla dolu olan Kara Orman'da avcı olarak bulunuyordum. Pusuya yatıyor, ateş ediyor, vuruyor, deriyi yüzüyordum, bu suç mu? İşim beğeniliyordu. 'Kara Orman'ın büyük avcısı' diyorlardı bana. Bu suç mu?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu konuda yargıda bulunmaya yetkili değilim", dedi Belediye Başkanı, "ama bence ortada bir suç konusu yok. Peki suçlu kim?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kayıkçı", dedi avcı. "Şuraya ne yazdığımı hiç kimse okumayacak, bana yardım etmeye kimse gelmeyecek; bana yardım etmek bir görev olsaydı, bütün evlerin bütün kapıları, bütün pencereleri kapalı kalırdı, hiç kimse yatağından kıpırdamazdı, hiç kimse başını yorganın dışına çıkarmazdı, tüm dünya bir gece barınağı olurdu. Bunun da bir anlamı var, çünkü hiç kimsenin benden haberi yok ve eğer olsaydı bile, kaldığım yeri bilmeyecekti, kaldığım yeri bilseydi, beni orda alıkoymasını bilmeyecekti, bana nasıl yardım edeceğini bilmeyecekti. Bana yardım etme düşüncesi bir hastalıktır ve yalnız yatakta iyileşebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu bildiğim için, üzerinde çok durduğum -örneğin tam şimdiki gibi kendimi tutamadığım- anlarda bile yardım gelsin diye haykırmıyorum. Ama etrafıma bakınınca ve nerede olduğumu, yüzyıllardır -bunu rahatlıkla ileri sürebilirim- oturduğum yeri göz önüne alınca böyle düşünceleri kafamdan atmak yeterli oluyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Olağanüstü", dedi Belediye Başkanı "olağanüstü bir şey. -Peki Riva'da bizim yanımızda kalmayı düşünüyor musunuz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Düşünmüyorum", dedi avcı gülümseyerek, alaycılığını hoş göstermek için elini Başkanın dizinin üstüne koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben buradayım, başka bildiğim yok, elimden başka bir şey gelmez. Sandalımın dümeni yok, ölümün en aşağı bölgelerinde esen rüzgâr onu taşıyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Franz Kafka&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-6076256960221120462?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/6076256960221120462/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/avc-gracchus.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/6076256960221120462'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/6076256960221120462'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/avc-gracchus.html' title='Avcı Gracchus'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-5214394304600708105</id><published>2009-07-18T00:11:00.001+03:00</published><updated>2009-07-18T00:19:52.374+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yılmaz GÜNEY'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öyküler'/><title type='text'>Ölüm Beni Çağırıyor</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Beni niye öldürdün G.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;                                                         Seni sevmek için&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;                                                         Yaşamak istiyorum...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoktandır özlediğim yanık saman kokulu bu toprak üzerinde dalıp kalmışım.&lt;br /&gt;Uyuyor muyum; yoksa rüya mı görüyorum. Bilmiyorum.. Serin bir gölge. Kafamda&lt;br /&gt;12 tonluk Bussinglerin korkunç gürültüsü. Bir şeyler düşünmek istiyorum. İki&lt;br /&gt;şeyi biraraya getiremiyorum bir türlü. Düşüncelerim hep uçuyor. Biri daha&lt;br /&gt;uçtu. Yaprakları dökülmüş kuru bir dala takıldı kaldı. Ağacı salladım,&lt;br /&gt;salladım. Düşüremedim. Sonra, düşünüm testi olup düşüverdi. Kırıldı. İçinden&lt;br /&gt;bir kız çıktı. Kızıl mısır püskülü gibi parlak, yumuşak saçları vardı. Gözleri&lt;br /&gt;mavi mi, yoksa yeşil mi? Gözünün rengini bir türlü bulamıyorum. Kızın saçları&lt;br /&gt;ıslanmış. Gözyaşlarımdandır, diyorum. Ayağa kalktı. "Benden ne istiyorsun?"&lt;br /&gt;dedi. Gülmeye çalıştım. Dudaklarımı oynatmak istedim. Dudaklarım donmuş.&lt;br /&gt;Kulaklarım oynuyor. Burnuma bir sinek kondu. Sonra, burnumdan içeri girdi.&lt;br /&gt;Gıdıklandım. Düşünümdeki kız, "Beni bırak gideyim" dedi. "Yarın sayım var."&lt;br /&gt;Kızın rengini bilmediğim gözlerine baktım. "Git" dedim. "Git. Elini kolunu&lt;br /&gt;tutan yok ya." kız gitti. Arkasından baktım. Kızın ne güzel saçları vardı.&lt;br /&gt;Sonra, tesitinin, her biri bir tarafa gitmiş parçalarına bakıyorum. Kırık&lt;br /&gt;parçaları toplayıp eski haline sokmak istiyorum. Koca bir parça eksik. Yerini&lt;br /&gt;dolduracak şey bulamıyorum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Karmakarışık sesler duyuyorum. Biri, göğsünü göstererek: "Burdan girmiş,&lt;br /&gt;burdan çıkmış," diyor. Ne bu girip çıkan? Memlekette trafik yok mu?&lt;br /&gt;Bilmiyorum. Başka biri: "Ciğerlerini parça parça etmiş," dedi. Bir uğultu&lt;br /&gt;duydum. Biri kulağımı kesiyordu.. Kulaklarımı aldı, cebine koydu. "Hatıra!"&lt;br /&gt;dedi. Herif, tam da seçti hatıra olacak şeyi. Ondan, ne duyarsa gelip bana&lt;br /&gt;söyler.. Başka biri saçlarıma baktı: "Saçları da esaslı," dedi. Ya herif&lt;br /&gt;kızılderiliyse. İlk işi saçlarımı kökünden söküp çadırına asmak olacak. Ya bir&lt;br /&gt;çingene çıkar da: "Derisini de ben alacam, iyi davul olur," derse. Kalkmak&lt;br /&gt;istiyorum. Yere kazıklamışlar sanki. Beyaz boyalı bir otomobil geldi. Üzerinde&lt;br /&gt;bir şeyler yazılı. Yazıları okumak istiyorum. Okuyamıyorum. Okumayı unutmuşum.&lt;br /&gt;Oysa ki ben liseyi, lise de beni bitirdi. Üstümdeki kazıkları çıkarıp beyaz&lt;br /&gt;boyalı otomobile bindirdiler.. Bir vınlama ortalığı birbirine kattı. Bana ne&lt;br /&gt;olmuştu da bu otomobile bindirdiler. Bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Penceresi, kapısı, tavanı olduğuna göre burası oda. Burada düşünülerimden&lt;br /&gt;başka herşey beyaz. Bir de, şu kızın gözleri beyaz değil. Ağzıma bir şey&lt;br /&gt;soktular. Ne soktuklarını bilmiyorum. Salt biri "Yuttu be.." dedi. Gözlerimi&lt;br /&gt;tavana diktim. Bir ışık yandı. Ortalık sarı bir ışığa boğuldu. Bakışlarım&lt;br /&gt;tavanı deldi. Tâ.. gökyüzünde bir yıldıza çarptı. Yıldız kaydı. Arkasından&lt;br /&gt;hiçbir iz bırakmadı. Öbürleri yine ıpıl ıpıl..&lt;br /&gt;    Tam yıldızın altındaki köyde, bir erkek, bir kadına: "Bak Haçça" dedi.&lt;br /&gt;"Yıldızgaydı." Haça, kayan yıldıza baktı. Kafasını salladı. "Biri öldü&lt;br /&gt;desenen," dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Kayan yıldız benmişim.. İnsanın kendi yıldızını bilmesi ne iyi şey..&lt;br /&gt;Teliim ona bakar. Günün birinde yıldızı kayarsa: "Vay canına, ben öldüm," der&lt;br /&gt;ve düşer ölür.. Yıldızım, bulunduğum yerin damına düştü.&lt;br /&gt;    Birden kapı açıldı. İçeri anam girdi. Üzerime abandı. Ağladı, ağladı...&lt;br /&gt;"Yavrum" dedi. "Yavrum," başka demedi, bayıldı. Bana ne oldu. Gözlüklü biri,&lt;br /&gt;gözlerimi kapadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Beyazlara sarmışlardı beni. Sonra&lt;br /&gt;bir sandığa koydular. Sandığı iyice kapadılar. Güldüm. "Korkma, kaçmam,"&lt;br /&gt;dedim. Biraz sonra siyah bir otomobile bindirdiler. İşler, amma da ters&lt;br /&gt;gidiyor ha. Daha demin miydi neydi, beyaza bindik, şimdi siyaha.. Olur mu bu?&lt;br /&gt;Hem ben Fenerbahçeliyim. Oysa ki şimdi Beşiktaşlı oldum. Buna düpedüz din&lt;br /&gt;değiştirmek denir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bir müddet gittik. Sonra durduk. Kapı açıldı. Hop deyip, aldılar sandığı.&lt;br /&gt;Gözleri yaşlı bir sürü insan arasından geçirdiler. Evvelce kazılmış bir kuyuya&lt;br /&gt;attılar. Üzerime toprak atmaya başladılar. Nasıl da bilirler toprağı&lt;br /&gt;sevdiğimi.. Yo.. yo.. bu kadarı çok. Sonra nefes alırken zorluk çekerim..&lt;br /&gt;Söylediklerimi duymadılar. Ellerini havaya kaldırıp bir şeyler mırıldandılar.&lt;br /&gt;Yağmur için dua ediyorlar diye düşündüm. Sonra çekip gittiler. Hey.. nereye&lt;br /&gt;gidiyorsunuz? Sağır mısınız? Söylediklerimi duymuyor musunuz? Ya.. ben size&lt;br /&gt;demedim mi, nefes alırken zorluk çekerim diye.. Arkalarından bağırdım,&lt;br /&gt;çağırdım, duyuramadım. Kalkıp arkalarından koşmak için davrandım.. Kafam sert&lt;br /&gt;bir şeye çarptı. "Ha.." dedim. "Demek ben ölmüştüm." Buranın ne penceresi, ne&lt;br /&gt;de dikiz geçilecek bir yeri var. Yaşadığım yerler bambaşkaydı. Biri geldi&lt;br /&gt;yanıma. "Hoş geldin" dedi. "Biraz sonra giriş muamelen yapılacak." Bu arada&lt;br /&gt;baş ucumda bir kız belirdi. Gözleri ağlamaktan şişmişti. Hala da ağlıyordu&lt;br /&gt;ya.. Kızın yaş dolu gözlerine baktım. "Ağlama artık" dedim. "Bilirsin,&lt;br /&gt;ağlayanları hiç sevmem. Hem ağlanacak ne var ki bunda. Ölüm işte.. Ağlasan&lt;br /&gt;geri gelecek değilim ki. Zaten gelmek istesem bile, buradan bırakmazlar. Giriş&lt;br /&gt;muamelem yapılıyormuş. Sen de git. Sevdiğim bütün insanların yaptığı gibi, sen&lt;br /&gt;de git Ölüler sevilmez artık. Ölenlerin arkasından salt söylenir. Benim&lt;br /&gt;söylenenecek bir şeyim yok ki.. Neyse uzatma da git. Beni yalnız bırak..&lt;br /&gt;Senden bir ricam var. Gözlerim G.'de kaldı. Ona söyle gözlerimi göndersin.&lt;br /&gt;Hadi git.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Yılmaz GÜNEY&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-5214394304600708105?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/5214394304600708105/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/olum-beni-cagryor.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5214394304600708105'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5214394304600708105'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/olum-beni-cagryor.html' title='Ölüm Beni Çağırıyor'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-8273955639761885756</id><published>2009-07-18T00:08:00.001+03:00</published><updated>2009-07-18T00:11:30.580+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öyküler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Italo Calvino'/><title type='text'>Bir Karı - Kocanın Serüveni</title><content type='html'>Arturo Massolari işçiydi, sabah altıda sona eren gece vardiyasında çalışıyordu. Eve dönmek için güzel havalarda bisikletle, yağışlı aylarda ve kışın da tramvayla uzun bir yol giderdi. Eve altı kırk beşle yedi arasında, yani karısı Elide' nin çalar saatinin çalmasından bazen az önce, bazen de az sonra varırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gürültü: çalar saatin sesiyle, kapıdan giren ayakların sesi çoğu kez Elide' nin zihninde birleşir, uykusunun, yüzü yastığa gömülü, daha birkaç saniye tadını çıkartmaya çalıştığı tıkız sabah uykusunun derinliklerinde yakalardı onu. Sonra birden yataktan fırlar, saçları gözlerinin önünde kör gibi kollarını sabahlığa geçiriverirdi. Mutfakta, işe götürdüğü çantadan boş kapları çıkartıp sefertasını, termosu musluğun içine koymakta olan Arturo' nun karşısına böyle çıkardı. Arturo ocağı yakmış, kahveyi koymuş olurdu. Arturo ona bakar bakmaz, Elide' nin içinden bir elini saçlarına götürmek, gözlerini iyice açmak gelirdi, eve dönen kocasının kendisini hep böyle dağınık, yarı uykulu görmesinden sanki biraz utanırdı. Birlikte uyuduklarında böyle olmazdı, sabah ikisi birlikte uyku mahmurluğunu atmaya çalışır, aynı durumda olurlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen de çalar saatin çalmasından bir dakika önce elinde kahve fincanı, Arturo odaya girip onu uyandırırdı, bu durumda her şey daha doğal olurdu, uykudan sıyrılma tatlı bir tembelliğe bürünürdü, gerinmek için kalkan çıplak kollar en sonunda onun boynuna dolanırlardı. Sarılırlardı birbirlerine. Arturo�nun üstünde su geçirmez montu olurdu, buna değince havanın nasıl olduğunu anlardı kadın: nemli ya da soğuk oluşuna göre yağmur mu yağıyordu, sis mi vardı, kar mı yağıyordu anlardı. Ama yine de sorardı ona: "Hava nasıl?" O ise her zamanki gibi yarı alaycı, anlatmaya koyulurdu, sondan başlayarak karşılaştığı aksilikleri sıralardı, bisikletle gelişini, fabrikadan çıktığında havanın, bir akşam önce fabrikaya gidişteki havadan değişik olduğunu, işle ilgili sorunları, işyerindeki dedikoduları anlatıp dururdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O saatte ev yeteri kadar ısıtılmamış olurdu hep, ama Elide soyunur, biraz ürpererek banyoda yıkanırdı. Arkasından Arturo gider, daha telaşsız soyunur, o da yıkanırdı ağır ağır, işyerinin kirini pasını atardı üstünden. İkisi de yarı çıplak, biraz üşüyerek aynı lavabonun başında dururlar, arada itişir, birbirlerinin elinden sabunu, diş macununu kaparlar, bir yandan da birbirlerine söyleyeceklerini söylemeyi sürdürürlerdi, sonra yakınlaşma zamanı gelirdi, kimi kez sırayla sırtlarını ovalamaya yardım ederlerken, araya okşamalar girer, birbirlerine sarılırlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama birden Elide, "Saat kaç olmuş," der, koşup acele ayakta jartiyerini takar, etekliğini giyerken, fırçayı saçlarında aşağı yukarı dolaştırır, dudakları arasında tokalar, yüzünü komodinin aynasına yapıştırırdı. Arturo peşinden gelirdi, bir sigara yakmış olurdu, ayakta durur, sigarasını içerek ona bakardı, her seferinde de hiçbir şey yapamadan orada durmanın sıkıntısını yaşadığı görülürdü. Elide hazırdı artık, paltosunu koridorda giyerdi, öpüşürlerdi, kapıyı açmasıyla merdivenlerden aşağıya indiğinin duyulması bir olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arturo tek başına kalırdı. Elide�nin topuklarının basamaklardaki sesini dinlerdi, artık duyulmaz olunca da, hızlı adımların avludan, dış kapıdan geçip kaldırımdan tramvay durağına gidişini zihninden izlemeyi sürdürürdü. Tramvayın gıcırtısını, durmasını, her yolcu binişinde basamağın çıkarttığı sesi iyice duyardı. 'Tamam bindi,' diye düşünür, her günkü gibi onu fabrikaya götüren "on bir" numaranın kadınlı erkekli işçi kalabalığı arasına sıkışmış karısını görürdü. Sigarayı söndürür, pencerenin panjurlarını kapatırdı, karanlık olurdu, yatağa girerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatak Elide�nin kalktığında bıraktığı gibi olurdu, ama onun, Arturo'nun tarafı neredeyse bozulmamış, sanki yeni yapılmış gibi olurdu. Arturo önce kendi tarafına iyice uzanır, ama sonra bir bacağını öteye, karısının sıcaklığının kaldığı yere uzatırdı, sonra öbür ayağını da uzatırdı oraya, böylece yavaş yavaş Elide'nin tarafına, hala karısının bedeninin biçimini koruyan o ılık çöküntüye geçer, yüzünü onun yastığına, kokusuna gömer, uykuya dalardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam Elide döndüğünde, Arturo bir süredir odalarda dolaşıyor olurdu, ocağı yakar, pişmesi için bir şey koyardı. Yatağı düzeltmek, biraz ortalığı süpürmek, yıkanacak kirlileri banyoya götürmek gibi kimi işleri, yemekten önceki bir iki saat içinde o yapardı. Elide hiçbirini beğenmezdi, ama doğrusunu söylemek gerekirse bu nedenle daha fazla çaba göstermezdi o; onun yaptığı bir tür bekleme töreniydi, evin duvarları arasında kalsa da, dışarıda ışıklar yanınca, kadınların akşamları alışveriş yaptıkları mahallelerin o saatle bağdaşmayan kalabalığına karışarak dükkanlara uğramakta olan karısını, bir tür karşılamaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda merdivende ayak sesini duyardı, sabahkine benzemezdi, daha ağır olurdu, çünkü gün boyunca çalışmanın yorgunluğu içindeki Elide, eli kolu paket yüklü tırmanırdı merdiveni. Arturo sahanlığa çıkar, elinden paketleri alır, konuşarak içeri girerlerdi. O paketleri açarken, kadın paltosunu çıkartmadan kendini mutfaktaki bir iskemlenin üstüne atardı. Sonra, "Hadi bakalım iş başına," deyip yerinden kalkar, paltosunu çıkartır, ev entarisini giyerdi. Yemeği hazırlamaya koyulurlardı: ikisi için akşam yemeğini, gece yarısından sonra bir paydosu için erkeğin götüreceği kahvaltılığı, kadının ertesi gün fabrikaya götüreceği öğle yemeğini, ertesi sabah erkek kalktığında hazır olması gerekenleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın biraz iş görür, biraz hasır iskemlede oturur, erkeğe ne yapması gerektiğini söylerdi. Erkek o saatte dinlenmiş olurdu, dört döner, hatta her işi yapmak isterdi, ama hep biraz dalgın, aklı başka yerde olurdu. Bu sıralarda, zaman zaman çatışmalarına, ağızlarından çirkin bir sözcüğün çıkmasına ramak kalırdı, çünkü kadın erkeğin yaptığı işe daha dikkat etmesini, daha özen göstermesini ya da kendisine daha bağlı, daha yakın, daha destek olmasını isterdi. Onun ise, kadının dönmüş olmasının ilk coşkusu geçtikten sonra aklı evin dışına kayar, gideceği, acele etmesi gerektiği düşüncesine takılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masa hazırlandıktan, her şey, bir daha kalkılmayacak biçimde yerine koyulduktan sonra, ikisini de, bu kadar az bir arada olabilmenin yıkımı kaplar, el ele tutuşmak isteği, kaşıkları ağızlarına götürmelerini neredeyse engellerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama daha kahvenin hepsi bitmeden erkek, her şeyin yerli yerinde olup olmadığına bakmak için bisikletin arkasında olurdu. Kucaklaşırlardı. Arturo ancak o zaman anlardı sanki, karısının nasıl yumuşak, ılık olduğunu. Ama bisikletin borusunu omzuna yüklenip dikkatle merdivenlerden inmeye başlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elide bulaşığı yıkar, evi tepeden tırnağa gözden geçirip kocasının yaptığı işlere başını sallayarak bakardı. Şimdi o, az sayıda lambanın bulunduğu karanlık sokaklarda yol alıyordu, belki de havagazı deposunu geçmişti bile. Elide yatağa gider, ışığı söndürürdü. Kendi tarafına uzanırdı, bir ayağını kocasının yerine doğru uzatırdı onun sıcaklığını duymak için, ama her seferinde kendisinin yatmakta olduğu yerin daha sıcak olduğunu fark ederdi, Arturo' nun da burada yatmış olduğunu anlardı ve büyük bir sevecenlik kaplardı içini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:130%;" &gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Italo Calvino&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-8273955639761885756?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/8273955639761885756/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/bir-kar-kocann-seruveni.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/8273955639761885756'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/8273955639761885756'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/bir-kar-kocann-seruveni.html' title='Bir Karı - Kocanın Serüveni'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-5926961607336809085</id><published>2009-07-15T15:29:00.002+03:00</published><updated>2009-07-15T15:38:05.844+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oğuz atay'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='korkuyu beklerken'/><title type='text'>babama mektup/ Oğuz ATAY</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;div&gt;oğuz atay' ın korkuyu beklerken kitabında yer alan bir öykü. biraz uzun görünebilir ama okumaktan çekinmeyin. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;sevgili babacığım,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın bir çok şey yapabileceğimi düşünürdüm. şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sana bazı şeyleri anlatamadım. bir iki yıl daha yaşasaydın ya da dünyaya dönseydin – kısa bir süre için- her şey başka türlü olurdu sanki. çaresizlik yüzünden bir çok şeyin anlamı kayboluyor. sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar? fakat ben artık bir meslek adamı oldum babacığım. yakın çevremde seninle ilgili bir hatıramı anlattığım zaman, “ne güzel” diyorlar, “bunu bir yerde kullansana.” onun için, çok özür dilerim babacığım, seni de bir yerde, mesela bu mektupta kullanmak zorundayım. geçen zaman ancak böyle değerleniyormuş; insanın geçmiş yaşantısı ancak böylece anlam kazanıyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ben, seninle ilgili olayları anlatırken aslında senin nasıl bir insan olduğunu belli etmemeye çalışıyorum; aklımca asıl babamı kendime saklıyorum. sonra da seni anlamadıkları zaman onlara kızıyorum.&lt;/b&gt; bana kızınca –bu çok sık olurdu- “senin aynadan gördüğünü ben ‘dıvardan’ görürüm,” derdin. annemle birlikte ‘dıvar’ sözünle alay ederdik. ben de şimdi küçüklerime karşı –&lt;i&gt;artık benden küçük olanlar da var babacığım&lt;/i&gt;- bu cümleni kullanıyorum, gülüyorlar. bu sözü kullanırken aslında amacımın ne olduğunu sezmiyorlar tabii. seni gülünç duruma düşürmek istediğimi sanıyorlar. herhalde, ben tam belirtemiyorum ne demek istediğimi. &lt;i&gt;gülümsemenin içindeki sevgiyi&lt;/i&gt; demek ki anlatamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;şimdiki gençler başka türlü babacığım; her sözden tek anlam çıkarıyorlar. ben de o zaman çileden çıkıyorum &lt;/i&gt;gerçekten: asıl amacımı unutup seni onlara beğendirmeğe çalışıyorum. aslında bu çabanın anlamsızlığını sezmiyor değilim. ülkenin en zengin adamı senin paltonu tutarken ya da, “rica ederim cemil bey, müsaade buyurun.” diyerek ‘bizzat kendisi paltoyu giydirmekte ısrar ederken’ senin gibi hissedemedikten sonra, insan o paltonun içinde kendisi varmış gibi gururlanmadıktan sonra, seni beğenmeleri hatta anlamaları neye yarar? ya da meclise ilk girdiğin sıralarda, başkandan birkaç gün için izin istemeye gittiğin zaman, “cemil bey siz galiba yenisiniz.” diyen başkanın karşısında senin gibi utanmadıktan sonra insanın böyle küçük ayrıntıları öğrenmesinin ne anlamı var? “istediğiniz zaman izin yapabilirsiniz cemil bey, bana gelmenize lüzum yok,” sözünü duyunca kim senin gibi ferahlayabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bunlar bildiğin şeyler babacığım; sana biraz da bilmediklerini anlatayım: mesela, cenaze törenin nasıl oldu? cenaze namazın nasıl kılındı? genellikle bir aksilik olmadı babacığım. ben ağladım. okulda o günlerde ‘hatırı sayılır’ bir durumda olduğum için oradan bir otobüsle bir miktar öğretim üyesi ve bir çelenk gönderildi. hayatın boyunca hiç görmediğin bazı kimseler ellerini önlerine kavuşturarak ve başlarını eğerek ölümün anlaşılmaz gerçeği üzerinde düşünüyormuş gibi yaptılar mezarının başında. tabut çukura konulduktan sonra üstüne büyük beton bloklar yerleştirildi. (bu teknik geleneği sevmiyorum babacığım; aşılmaz engellere karşıyım.) seni, annemin yattığı mezarlığa gömmedik. bazı yakınlarım öyle uygun gördüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insanlar arasında, onlar öldükten sonra bile anlaşmazlıkların sürüp gitmesini istiyorlar. benim üzüntümden yararlanarak seni mezarda annemden ayıran yakınım, aslında öteki dünyaya filan hiç inanmaz. oysa bana, “annen böyle isterdi,” dedi. sen bu adamı sevmezdin ve nedense ona yakınlık gösterdin. bu nedenle hiç hakkı olmadığı halde sana ‘babacığım’ derdi. artık ben akraba olmayanların birbirlerine ‘anneciğim, teyzeciğim, oğlum, kardeşim’ diye seslenmelerine bütünüyle karşıyım babacığım. artık gerçek bir akrabam kalmadığı için, bütün bu soğukluklara karşıyım. herkes birbirine adıyla hitap etsin. mantığı seven bir insan olarak senin de bu düşünceye karşı pek bir diyeceğin yoktur sanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sen öldüğünden beri gittikçe daha ‘muhafazakar’ oluyorum babacığım. mesela, allah kimseyi genç yaşta anasız, babasız bırakmasın &lt;i&gt;filan&lt;/i&gt; diyorum. sana oranla daha ‘münevver bir zat’ sayıldığım ya da kendimi öyle sandığım için, bu yargıya bir &lt;b&gt;‘filan’&lt;/b&gt; sözünü eklemeyi de ihmal etmiyorum. aramızda ‘irfan’ bakımından –görünüşte- bir fark olduğu doğrudur. sen böyle görünüm inceliklerini akıl edemeyecek kadar saf olduğun, yani benim gibi ‘zıt kuvvetlerin muhasalası’ olmadığın için belki de bu yazdıklarımı biraz karışık buluyorsun. aslında karışıklık içimdedir ve bu mektubu yazma isteğim, karışık ruhumun kapıldığı samimiyet buhranlarından biridir. bu buhran, genellikle senin ölümünden sonra içimde daha kuvvetle hissettiğim cemil beyi yaşatma çabasıyla ilgilidir. içimde benden ayrı olduğunu sandığım bir de cemil beyin bulunmasına sen ‘tezyid-i şahsiyet’ mi yoksa ‘taksim-i şahsiyet’ mi dersin pek bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;benzer taraflarımız olduğu bir gerçektir. sen üstüne başına dikkat etmezdin; bense ne kendime bakıyorum ne de arabama. uzun yıllarını geçirdiğin büyük şehrin sokaklarında ikimiz de kir içinde dolaşıp duruyoruz. (annem duymasın.) bazen arabayı bir ara sokakta durdurarak küçük ve karanlık meyhanenin birine giriyorum. senin deyiminle ‘tedrici intihar’. bununla birlikte, bazı yazı denemeleri –bu mektup gibi- yaptığım için, arkadaşlar arasında –bu içki ve perişanlık gibi bütün tutarsızlıklarıma rağmen- oldukça ilgiyle karşılandığım söylenebilir. sağ olsaydın yazdıklarımdan bir satır anlamamakla birlikte gene de benimle öğünürdün sanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;galiba biz, babacığım, birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik. aslında yazdıklarım senin deyiminle ‘uydurma’ şeylerdi; annemin seyrederken ağladığı filmler ya da okurken duygulandığı romanlar gibi ‘hepsi uydurma’. sana yazdığım bu satırların da bir kısmı ‘uydurma’ olabilir; sana açıklamakta zorluk çekeceğim bazı nedenlerle senin anladığın biçimde bir gerçeklikten uzaklaşmak zorundayım. ayrıca gerçek ya da uydurma olan bu satırları benim hissettiğim şekilde anladığından da şüphedeyim, hatta anlayıp anlamadığını da bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte böyle babacığım, bazen de gerçeklik buhranlarına kapılıyorum. bu yüzden sana gerçeklerden, senin de karşı çıkmayacağın gerçeklerden söz etmek istiyorum. bugünlerde özellikle ansiklopedik gerçeklerin çok tutulması ve ilgi duyduğum, sevdiğim kimselerin gittikçe unutulması yüzünden, baştan aşağı gerçeklerle dolu ve birçoklarına göre önemsiz sayılacak hayat hikayelerinden meydana gelen bir ansiklopedi yazmak istiyorum. buna benzer denemelerim oldu. ama onlarda senin deyiminle gerçekten ‘uydurma’ şeylerdi. bu nedenle babacığım, herkese açıkça ilan ediyorum: 1892 de doğdun. ülkemizin ortalama ömür sınırını çok aştın. duyduğuma göre isveç ortalamasını filan bulmuşsun. köyde, kasabada, taşrada yetiştin. olgunluk çağı denen döneminde, ülkeyi yönetenler daha kalabalıkmış gibi görünsün diye, taşradan getirilerek onların arasında yer aldın. ‘fırka katib-i umumiyesi’nin ya da daha başka ‘ekabir’in gözüne girmek için kürsülerde bağırmak gibi bir münasebetsizliği beceremediğinden, bugün benim özel ansiklopedimin dışında yer alacağını hiç sanmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor&lt;/i&gt; ya da onun gibi bir şey. büyük şehirde, ülkeyi yönetenlerin toplandığı salonda neden bulunduğunu hiç düşünmedin. ayrıca insanın evrendeki yeri konusunda da düşüncelere daldığını sanmıyorum. fakat –bu söylediğim gerçekten gerçek babacığım- ben bütün bunları düşündüğüm halde yerimi bulamadım. beni daha iyi yetiştirseydin, mesela ne bileyim yabancı ülkelere filan gönderseydin, bugünkünden daha esaslı olmasam da, &lt;b&gt;kendimi ifade ve eşya ile münasebetimi tayin&lt;/b&gt; ve kainattaki yerimi tespit gibi hususlarda daha becerikli olurdum. sen her zaman tutarlıydın; olduğun gibi olmaktan gurur duyuyordun; olduğun gibi davranıyordun. bense küçük hırslar yüzünden bocalıyorum; senin deyiminle &lt;i&gt;‘iki cami arasında beynamaz’&lt;/i&gt; ya da senden önce senin gibi rahmetli, olan numan beyin deyimiyle ‘güreş, güreş, hacı muhammed altta’ bir durumdayım. ‘tedrici inhitat’ oluyorum senin anlayacağın. görüyorsun senin hayat hikayeni bahane ederek gene kendimden bahsediyorum. senin asaletini tevarüs etmediğim için her fırsatta kendimi ileri sürmek gibi bir zillete tenezzül ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neyse, sana dönelim babacığım. hiçbir savaşa katılmadın ve kelimenin bilinen anlamıyla hiçbir kahramanlık göstermedin. bu nedenle madalya filan gibi manevi ödüllerden yararlanmadığın gibi han-hamam-çiftlik gibi maddi ödüllerin üstüne de oturmadın. siyasetin içinde yaşadığın halde siyaseti bilmediğin için barış döneminde de başarılı olamadın. bu bakımdan sana yöneltebileceğim en kuvvetli tenkit şudur; kendini sunmasını hiç beceremedin babacığım. hemşerilerinin büyük şehirde kaldıkları hanları ziyaret ederek onlara kartvizitlerini dağıtmadın, dairelerde seçmenlerinin işlerini takip etmedin. bütün yaptığın, seçim bölgene gittiğin zaman eğer ramazansa sokakta sigara içmemekten ibaret kalmıştır. kendini çok beğendiğin halde kusurlarını bilmediğin gibi, meziyetlerinin de farkına varmadın. genellikle sert, duygusuz ve bencil göründün. bu özelliklerinde huysuz bir çocuğa benziyordun. çocuk diyorum, çünkü kötü huylarından bir ‘menfaat temini cihetine’ gitmedin. bana sorarsan, hemen bütün konularda çocukça yani samimi fikirler ileri sürdün; bununla birlikte bu davranışlarının ev içinde ‘menfi neticeler tevlid ettiği’ oldu. ben bu sonuçlardan çok yakındım ve ‘asi evlad durumuna müncer oldum’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;birlikte yaşadığımız günlerde, bütün beğenilerim sana karşı duyduğum tepkilerle oluştu. sen klasik türk müziğini ‘goygoyculuk’ olarak niteledin; batı müziğine tepkini de sadece, ‘kapat şunu’ biçiminde gösterdiğin için ben, her ikisini de sevmeyi görev saydım kendime. kültür hakkında öteki yargıları da pek iç açıcı değildi. özetle, çevrendeki her şeyi kesin çizgilerle ikiye ayırdın. (bu bakımdan da sana benzediğimi itiraf etmeliyim.) dünyada yalnız güzellerle çirkinler vardı, bir insan ya akıllıydı ya da aptal, senin gibi başını dik tutmasını bilemeyen bütün insanlar dalkavuktu; sana benzemeyen kibar davranışlı insanları da züppelikle suçlardın. biz –annemle ben- sana itiraz ederdik; fakat ben farkına varmadan senin orta yola fırsat vermeyen bu acımasız sınıflamalarını benimsemişim babacığım. üstelik –en kötüsü de bu galiba benim için- böyle olduğumdan gizlice memnunluk duyar gibiyim ki, işte asıl buna dayanamıyorum; çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü, sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;özellikle bazı kitapları okuduktan sonra, içimdeki bu aşağılık çelişkilerin daha da farkına vararak, senin hiç anlamayacağın bir biçimde sabit gözlerle boşluğa bakıp duruyorum. senin işin bir bakıma kolaydı babacığım. birçok şeyi yok sayarak belirli bir düzen içinde yaşadın. sinemaya gitmedin. hiç roman okumadın. zeytinyağlı enginar yemedin. yabancı ülke özlemi çekmedin. kimseye hediye almadın. evde kuşkonmazdan başka bitki yetiştirmedin. yalnız halk türkülerini sevdin. basit beğenilerinin yanında beni şaşırtan duyarlıkların vardı. bir örnek vermek gerekirse&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çalkan karadeniz çalkan&lt;br /&gt;gemiler açıyor yelken&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gibi beni çok duygulandıran bir masal türküsünün yanısıra&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yekte yavrum yekte&lt;br /&gt;pastırmalar yükte&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;türküsünü de aynı keyifle söyledin ve dinledin. ben sonradan edindiğim bir duyarlıkla, ikincisini sanki alaya alıyormuşum gibi değerlendirerek işin içinden çıkmayı denedim: şu ‘filan’ sözünü, basit duygululuklarımı gizlemek için kullandığım gibi filan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi artık öldün babacığım. &lt;i&gt;sınırlarını kesin olarak belirlediğin bir dünyada, bana sorarsan, belirsiz bir biçimde yaşadın ve öldün.&lt;/i&gt; seni artık değiştirmek mümkün değil babacığım; bu nedenle kendimi de değiştirmenin mümkün olacağını sanmıyorum. sabit nazarlarla boşluğa baktığım zamanların çoğunda temeldeki benzerliğimizi gizlemek için ümitsiz süslemelerle kendimi yoruyormuşum gibi geliyor bana. senin anlayacağın babacığım, züppe olarak nitelediğin insanların, iç sahteliklerini örtmek amacıyla giriştikleri kibarlık çalışmaları içindeyim sanki. senin gibi tutarlı olmadığım için çoğu zaman kuşkulara kapılıyorum ve ütüsüz pantolonlarla lekeli gömleklere kısa bir süre için son veriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bugün, genellikle seni benden başka hatırlayan yok babacığım. öldüğün için durumu bilmiyorsun; ama, sana açıkça belirtmek zorundayım ki, çevrendeki kuru kalabalığın büyük bir kısmı daha şimdiden tarihe geçmiş vaziyette babacığım. okuma kitaplarında senin gibilerin davranışları örnek gösterilmekle birlikte onların adları ve ikimizin de çok iyi bildiği küçük ve karanlık yaşantıları yer alıyor. sen artık öldüğün için senin adına uydurma nutuklar, düzme makaleler, hayal ürünü tartışmalar icat etmek ve seni onların çok üstünde dalgalandırmak istiyorum. çünkü hepinizi tanıyan –gerçekten tanıyan- on kişiden dokuzunun, bir seçim yapmak gerekirse, oylarını sana vereceğini ismim gibi biliyorum. göreceksin babacığım, şu tek başıma yazacağım ansiklopediye bir başlayabilsem her şey düzelecek. kimsenin doğru dürüst bir şey bilmediği bu ülkede şundan bundan –yani yabancı yazarlardan- makaslama metoduyla birkaç eser veremez miydin yani? tercümeleri ben yapardım. annem de sana okurdu. (hiç olmazsa şunu kabul etmelisin ki babacığım, çoğu zaman sadece annemin okuduklarını anlardın. senin dilini, görünüşteki bütün karşıtlığınıza rağmen, galiba sadece annem bilirdi.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aramızda hiçbir zaman, alışılmış baba-oğul ilişkisi olmadı. ne ben, bütün meraklı çocuklar gibi durmadan her şeyi sana sordum; ne de sen oturup bazı şeyleri bana açıklamak gereğini duydun. bu yüzden, bir çok olayın nedenini zamanında öğrenemediğim için, dünyanın birçok yönünü hiç bilemedim. bazı olayların nedenini de çok sonraları öğrenebildim. mesela yemekten kalkınca herkesten önce ellerini yıkamak isterdin; banyoda, “ben sigara içeceğim,” diyerek beni iterdin. ben de senin gibi sigara içmeye başlayıncaya kadar, bu davranışın bana hep esrarlı göründü. sonra karşılıklı sigara içmeye başladık. sonra günün birinde karşısında, ‘bacak bacak üstüne atıp sigara içen’ oğlunu azarladın. davranışlarında genellikle hep böyle geç kalırdın. karımdan ayrılıp sana sığındığım zaman da, “geceleri eve geç geliyorsun,” gibi, yıllarca önce söylenmiş olması gereken sözlerle beni tedirgin ederdin. oysa babacığım ben evlenmiştim, ayrılmıştım, çocuğum bile vardı; yani bir bakıma senin durumundaydım. sen de yıllarca önce bazı işlerini bahane ederek büyük şehire gidip bizi günlerce yalnız bırakmaz mıydın? ben de işte öyle olmuştum babacığım: ‘istediğim gibi yaşamak’ diyebileceğimiz bir işim çıktığı için evden, kendi evimden ayrılmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben sonra eve döneceğim babacığım. bazı durumlarda sana oranla biraz aşırı davrandım. belki de kendime bu dünyada bir yer yapabilmek için, birçok düşüncemi ‘kuvveden fiile’ çıkarmaya çalışıyorum. aslında sen böyle bir şeyi hiç düşünmedin; bununla birlikte, yeryüzünde senin kadar yer yaptığım da söylenemez. bu yüzden sinirli, sabırsız ve hırçın oldum. biliyorsun, seninle de çok çatışırdım, kapıları filan vurup giderdim. bana hep haksızlık yaptığın duygusu vardı içimde: bence her zaman bana haksız yere söylenirdin; çalışkan bir öğrenci olduğum halde “bu çocuk kitap yüzü açmıyor,” diye homurdanırdın, üstüme uymayan kötü dikilmiş elbiseler giydirirdin, istemediğim okullara gönderirdin beni, sızlanmalarımı da hiç dinlemezdin. bugün, belki de sen artık öldüğün için, bana bir zamanlar haksızlık ettiğini düşünemiyorsam da, bana haksızlık edildiği düşüncesi içimde öylesine gelişti ki artık bütün dünyayı suçluyorum bu bakımdan,. bu bakımdan da istemediğim bir yerlere vardım, artık bütün dünyanın suratına çarpıp duruyorum kapıları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;senin ‘egoist’ olduğunu söylerlerdi; benim için de şimdi buna benzer sözler ediyorlar. annem öldükten sonra bir süre sen de yalnız kalmıştın ya, bu yüzden yalnızlığı bilirsin sanıyorum. ben de yalnızlığımda sana benzedim babacığım: kendime yemekler pişiriyorum; senin kirli ropdöşambrına benzeyen bir şeyler giyip, bir karış sakalla evin içinde huzursuz dolaşıp duruyorum, yanık kalmış elektrikleri söndürüyorum, durmadan para hesabı yapıyorum, kendimi biraz iyi hissettiğim günlerde çarşı pazar dolaşarak her malın iyisini almaya çalışıyorum. gittikçe sana benziyorum babacığım: kimseleri beğenmez oldum. aynaya pek bakmıyorum ama sevmediğim şeylerden söz ettikleri zaman suratımı senin gibi buruşturduğumu hissediyorum. birilerine oturmaya gittiğim zaman yemeğe kalmam için ısrar edilmeyince senin gibi, belki de senden çok şiddetli bir biçimde içerliyorum herkese; yalnız, senin yaptığın gibi, kötü yemekleri açıkça beğenmezlik edemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;istiyorum ki babacığım artık herkes öğrensin hiçbir şeyi beğenmediğimi. senin başına gelenleri düşündükçe hiçbir duygunun içimde kalmasına, hiçbir öfkenin sadece içimde büyümesine razı olamıyorum artık. senin gibi ben de artık aklıma geleni hemen herkesin yüzüne haykırıyorum. eski pısırık oğlunun bu durumunu görseydin gurur duyardın diyemiyorum; çünkü, sözlerime ‘muhatap’ olanların tepkisine bakılırsa pek övünülecek durumda değilim galiba babacığım. genellikle belirsiz bir isyan halindeyim. derler ki sen de çocukluğunda eve dönünce anneni bulamazsan hemen sokağa fırlar ve onun misafirliğe gittiği evin camını taşlarmışsın. ben senin gibi köyde değil şehirde, evde değil apartmanda büyüdüğüm için, çocukluğumu bir bakıma yaşayamadığım için, bu konuda biraz gecikmiş de olsam yalnız bırakıldığımı hissettiğim zaman kendi çapımda mesele çıkarıyorum, herkesin burnundan getirdiğimi sanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oysa şimdi seni düşündüğüm zaman babacığım, durmadan gülümsüyorum. seni sen olarak yaşamak istiyorum. istiyorum ki evde annem gibi biri olsun ve ben de mutfağa giderek. “burada gene bir şeyler kaynıyor muazzez,” diye içeri seslenebileyim ve bana “kaynadığını görüyorsan altını kıs cemil bey,” denilsin ve ben de hiçbir şey yapmadan mutfaktan çıkayım. belki de nasıl bir insan olduğunu bugün bile bilmiyorum; daha doğrusu bugün, senin bilmediğin bazı şeylerin varlığından haberim olduğu için, bu bakımlardan nasıl bir insan olduğunu merak ediyorum. acaba senin de bilinç altın var mıydı babacığım? bana öyle geliyor ki sizin zamanınızda böyle şeyler icad edilmemişti. sanki osmanlıların böyle huyları yoktu gibi geliyor bana. senin fesli ve redingotlu resimlerini gözümün önüne getiriyorum da, bu görüntüyle ‘varoluşçu bir bunalımı’ yanyana düşünemiyorum doğrusu. aslında bizler de bir özenti içindeyiz; ama ne de olsa bu kurt içimize düştü bir kere babacığım; bazı meseleleri bu yüzden büyütüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;acaba bütün bunları sana şimdi anlatsaydım nasıl karşılardın, yazdıklarımı okusaydın ne düşünürdün? hepsini ‘deli saçması’ mı bulurdun? sizin zamanınızda herhalde böyle zorluklar yoktu babacığım; yemek ve bilmece çözmek ve benim zorumla radyo radyodan dinlediğin alafranga müzik ve sineklerin camı kirletmesi ve gazetede sağlıkla ilgili makale hakkındaki düşüncelerin ve aylık bütçe hesapların ve yarın pişirilecek aşureye neler katılması gerektiği ve benzeri ve ilgisiz bütün düşüncelerinin ‘bilinç akımı’ denilen karmaşık bir düzende yer aldığını bilseydin sanırım yemekten sonra o yüksek koltuğunda rahatça uyuklayamazdın. maddenin temel yapısında düzelmesi mümkün olmayan bozuklukların başladığını ya da bazı tabiat kanunlarının artık eskisi gibi aynen tekrarlanmadığını duysaydın acaba endişelenir miydin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aslında ‘ruhiyat’la ilgili yenilikleri ben bile doğru dürüst bilemiyorum babacığım. (mesela, egoist olduğun halde, sen de ‘ego’nun farkında değildin.) bir yerde okumuş olsaydın da bana “oğlum sende oedipus kompleksi var mı?” diye sorsaydın ne karşılık vereceğimi bilemezdim sanıyorum. hani ben sana kızınca ya da belirsiz nedenlerle içimde tanımlayamadığım sıkıntılar duyunca gidip sabahlara kadar içerdim ya, şimdi öyle yapmıyorlar babacığım. bu senin duymadığın bilinçaltıyla ilgili doktorlara gidiyorlar. bense aslında sana benziyorum babacığım; artık içki de iyi gelmediği için böyle durumlarda koltuklara baykuş gibi tünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;demek ki senin köylü tabiatın bana miras kalmış babacığım: medeniyeti sevmiyorum. bugünlere yetişebilseydin, sen de benim gibi televizyondan nefret ederdin sanıyorum. ben, senin çıktığın köye dönmek istiyorum; yani, sonradan görme deniz özlemcileri gibi kıyıda balıkçılarla filan sohbet etmek istemiyorum. balığa çıkmak bize göre değil babacığım. ben senin uçsuz bucaksız tarlalar arasındaki küçük köyüne yakın bir yerde (çevrede belki de bir iki ağaç olabilir) ahşap kirişli kerpiç bir evde yaşamak istiyorum. evin resmini de tanıdık yaşlı bir mimara çizdirdim. (gençlere güvenim artık kalmadı babacığım.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sana anlatması biraz zor ama, oraya gidişim bana haksızlık eden dünyaya karşı bir baş kaldırma hareketi olacak diyebilirim; yani ben orada bulunmakla onlara, “işte bütün ‘terakkinizi’ gördüm ve ‘aslıma rücu ediyorum’ (yani cemil beye dönüyorum”, diyeceğim ve onlar da bunu anlamayacak. sen bunu ziya paşanın ya da mehmet akif’in tepkilerine benzetebilirsin. annem duysaydı çok ağlardı. sen nasıl karşılardın bilmiyorum, herhalde bunu da sana karşı bir hareketim olarak ‘tavsif’ etmezdin. gene de, beni bu duruma kitapların getirdiğini söylerdin. lukianos’u okuduğum zaman da bir gün kitabı karıştırmış ve içinde tanrılarla alay eden bölümü görünce, “bu oğlan onun için allaha inanmıyor, bana karşı geliyor,” diye pek gerçekçi sayamadığım bir yorumda bulunmuştun. sen de allaha –bunu hiçbir zaman kabul etmediğin halde son yıllarında inanmıştın babacığım. son yıllarında cuma günleri ortadan kaybolup camiye gitmeğe başlamıştın. acaba daha önce, mesela gençliğinde, buna benzer bir ‘iman buhranı’ geçirmiş miydin? neyse, son yıllarında böyle bir değişikliğe uğradığını da kabul etmedin. her zaman ‘namazında niyazında’ olduğunu ileri sürerek beni çileden çıkardın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;benim bu dağa çekilme meselesini de belki eski inançsız yaşantıma bir tepki olarak ‘telakki ettiğim’ için, senin çocukluğuna sığınıyorum babacığım. hareketimin, annemde beğenmediğin biçimde bir duyarlık ilgisi yok. yani artık haddimi biliyorum, önünde ‘hayat’ denilen bir taşlık bulunan dağ evimde senin dönemince bilinmeyen ruhsal karışıklıklarımı yaşıyorum, kuyudan su çekiyorum ve eşeğime yüklediğim dallarla ocağımı yakıyorum. buna ‘şimdilerde’ kaçış diyorlar babacığım; bir takım toplum sorunlarını çözemeyeceklerini hisseden burjuva, yani senin anlayacağın şehirde yaşayan ve üstelik şehirdeki günlük yaşantının geleneklerini benimseyen aydınlar böyle yapıyormuş. sen böyle söyleyenlere bakma babacığım. oğlunu onlardan öğrenecek değilsin ya. sen de aslında annem gibi benim hiçbir zaman kötü bir şey yapmayacağıma inanırsın değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hani bir zamanlar bazı kitaplar okuyordum da eve bazı asık suratlı adamları çağırıp onlarla bağırarak tartışıyordum; o zamanlar annem, başıma bir şeyler geleceğinden endişelenmekle birlikte, gene de bu konuda kendisini uyaran ahbaplarına karşı beni savunuyordu. şimdi beni savunan kalmadı babacığım; çünkü ikiniz de öldünüz. işte ben de yalnızsam, yalnızlığımı bilmek için çoğu zaman –sabit nazarlarla boşluğa baktığım zaman- bu kerpiç evi gittikçe daha ciddi bir biçimde düşünüyorum. ben bu asık suratlı aydınlara hiç benzemiyorum babacığım; onlara karşıyım ve senin içtenliğinden yanayım. bazı kitaplar yüzünden kafam biraz karışmışsa da bugün bile senin içtenliğini taşıdığımı ümit ediyorum. gene de sonunda sana bütünüyle benzemekten korkuyorum babacığım: yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mektubuma burada son verirken hürmetle ellerinden öperim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oğlun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:verdana, fantasy;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;i&gt;not: demiştim ama okumaktan korkma diye..&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-5926961607336809085?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/5926961607336809085/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/babama-mektup-oguz-atay.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5926961607336809085'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5926961607336809085'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/babama-mektup-oguz-atay.html' title='babama mektup/ Oğuz ATAY'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-56805676654956175</id><published>2009-07-14T16:02:00.001+03:00</published><updated>2009-07-14T16:03:31.826+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadir cangızbay'/><title type='text'>kadir CANGIZBAY ne demiş-5</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;b&gt;12 EYLÜL MUZAFFER:&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kızım okula başladıktan sonra yazdığım ilk yazı 'Kızımı da Maymunlaştıracaklar' olmuştu. Tabii, durduk yere değil: Okuldan, bütün velilere tembih ediyorlardı, çocuğunuza kesinlikle harfleri, hecelemeyi öğretmeyin; okuma-yazmayı biz onlara 'dedüktif'(tümdengelimci) metodla öğreteceğiz diye; yani, önce cümleler, sonra kelimeler, harfler ise en sonra. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Giderilmesi gereken bazı eksiklikleri ('k' ve 'l'de ince-kalın ayırımının ve gerçek bir uzatma işaretinin yokluğu gibi) bulunmakla birlikte, bizim alfabemiz fonetik bir alfabedir: Her harf, mutlaka ve hep aynı bir sessel değer taşır; hangi kelimenin içinde, kelimenin neresinde ve hangi harfin önünde/arkasında bulunursa bulunsun. Bu sayede, çocuk bir kere harfleri belleyip hecelemeyi öğrendi mi, her şeyi doğru okuyup yazabilir hale gelir. Bu tür bir alfabe demokratizan bir karakteri de var: insan hiç tanımadığı/anlamını bilmediği sözcükleri de doğru okuyup yazabiliyor; yani onlara kalemiyle de, gözüyle de ulaşabiliyor. Oysa -Cüneyt Akman geçenlerde anlatıp örneklendirdi ve de çok iyi yaptı- eski harflerle, kendisini tanıyıp anlamını bilmediğiniz sözcüğü ne doğru okuyabilir, ne de yazabilirsiniz. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Okuma-yazmada 'dedüktif' metod, Amerikalıların dayattığı bir metod: Çoğu kez onların dayatmasına bile gerek kalmadan bizim kompradorların kendi egemenliklerini pekiştirip sürdürmek uğruna, beynimizden cebimize, toprağımızdan canımıza her şeyimizi büyük patronun nüfuz ve müdahalesine açmak üzere attıkları adımlardan biri; tıpkı Q klavye veya 1951 Komünist Tevkifatı, Kore'ye asker gönderme, 24 Ocak kararları vb… gibi. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Adamlar, kendi dillerinin yazımını neredeyse hiçbir kurala bağlayamamışlar. Cell'i Fransızca'dan almış, Fransızca'ymış gibi sel diye okuyor; cello'yu ise İtalyanca'dan, dolayısıyla da çello diye. Hele knife'taki, knowledge'deki 'k'ların durumu içimi burkuyor: Sen hem koskoca 'k' ol, üstelik arada/ortada bir yerlerde değil kelimenin en başında yer al, sonra da sana hiç orada yokmuşsun muamelesi çekilsin. Bu arada, okula yeni başlayan Amerikalı/İngiliz çocuğun halini de düşünüyorum: nayf diye bildiği şeyin bir de 'k'sı varmış. Bir harfin sadece nasıl okunacağı değil, okunup okunmayacağı da kelimeye göre değişiyor: Doğru okuyup yazabilmek için kelimeyi tanıyıp bilmek gerekiyor; dolayısıyla temel birim harf değil, içinde geçtiği bütün/tümlük oluyor. Fonetik alfabe ortamında ise doğru okuma ve yazma, sözcüklerin yazımının ezberlenmesine değil, akıl yürütmeye benzer bir eyleme dayanır ki, burada kişi, gördüğünü okurken çözen, duyduğunu yazarken de inşa eden bir özne konumundadır. Ama, "Türk çocuğunun Amazon'un genişliğini, Missisipi'nin uzunluğunu bilmesine ne gerek var" deyip 'milli coğrafya/tarih' anlayışı doğrultusunda genel kültürü fuzuli ilan eden darbeci başı ve şürekasının en son isteyeceği şey de muhakeme kabiliyetine sahip olup genel çerçevelerden kalkarak özel durumlara ilişkin bilgi üretebilecek, yani bilgi öznesi niteliğine sahip insanların mevcudiyeti. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Geçen gün, en az elli kişilik üniversite sınıfında sordum:"'Zeytin'in Öz-norveçce'de, yani kökü de kökeni de Norveçce olan bir karşılığı olabilir mi?". Yegane cevap,"hocam biz Norveçli değiliz ki, ne bilelim" oldu. Belli ki, test kitaplarında böyle bir soru ve cevabı yoktu. Zeytinin hangi iklimde yetişip, Norveç'in de coğrafi konumu belki hala öğretiliyordu ama, genele ilişkin bu bilgilerden kalkıp özel bir durum hakkında bilgi üreten bir özne olabilecekleri umudu ve güveninden tümüyle yoksundular: Darbe esas amacına ulaşmıştı. kazanmıştı. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Biliyormusunuz, darbecilerin ilk yaptıkları işlerden biri de, o kendisine tapıyormuş gibi yaptıkları Atatürk'ün bile kitaplarına tahammül edemeyip, Anıt Kabir'de daha önce sergilendikleri salona özel giysi ve kullandığı jimnastik aletlerini koydurtmak olmuştu.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;i&gt;birgün gazetesinden alıntıdır..&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-56805676654956175?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/56805676654956175/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/kadir-cangizbay-ne-demis-5.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/56805676654956175'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/56805676654956175'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/kadir-cangizbay-ne-demis-5.html' title='kadir CANGIZBAY ne demiş-5'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-369216260671387289</id><published>2009-07-12T23:46:00.001+03:00</published><updated>2009-08-03T01:10:35.070+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadir cangızbay'/><title type='text'>kadir CANGIZBAY ne demiş-4</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;b&gt;BİRAZDA TEORİK UKALALIK:&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Gurvitch için Marx, 'gerçekçi hümanist'; Marx'ın kendisi de Fransız Devrimi'nin en hakiki evladı. Fransız Devrimi'nin şiarı 'Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik.' Sosyalizm, bu şiarın dışlanması/aşılması değil; nasıl gerçeğe dönüştürüleceğini araştırma/deneme: Gurvitch'in gözünde Marx, sosyalistliğinden çok sosyologluğuyla önemli. Her gün, isterse yüz vakit bu şiarı toplu halde tekrarlasanız da kendiliğinden gerçekleşeceği yok: Marx, bu şiarı hangi güç gerçekleştirir onu bulmanın peşinde. Toplum/beşeri gerçeklik niyetlerle ne kurulabilir, ne de açıklanabilir. O yüzden de, Comte, Sosyoloji'nin isim babası ama, kesinlikle gerçek babası değil.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;'Gerçekçi Hümanizm' denince, bundan 35 yıl önce tanıdığım bir Alevi dedesi geliyor aklıma. Elazığ'ın Ağın kazasının katırın bile zor tırmanacağı bir köyünde tanıdığım. Sosyoloji 4. sınıfta Keban Barajı su toplamaya başlayınca terk edilecek köylerde bir araştırmaya götürülmüştük sınıfcak; işte o vesileyle. Dede, en az 70 yaşlarında; kendi eliyle yonttuğu ahşap bir ağızlığı da hediye etmişti bana; diyor ki "ah oğul, şu sosyalizm, keşke toklar tarafından kurulabilecek bir şey olsaydı..." 'Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik'ten yana olduğu belli, ama toplumun niyetler temelinde biçim-lendirilemeyeceğinin, fikirlerin/ideallerin zorunlu ama insanları fiilen harekete geçirmede yetersiz kalacağının bilincinde olduğu da apaçık; 'keşke' diyor. Bu güzel insanlar artık o güzelim kartal yuvası yurtlarında değiller; baraja su toplama bahanesiyle, o da olmadı faşist militanların insanlara yurtlarını dar etmesi sonucu. Ne Hasankeyf kurtulur, ne de benzerleri: Bu, bir devlet politikası. Cumhuriyet'i kurmuş bürokratın, kendi egemenliğini ilelebet payidar kılmak açısından, kafasındaki ideal, mükemmel, dolayısıyla aynı zamanda 'geniş' de olan bir 'şimdiki zaman' ki, bu aynı zamanda geçmişin değersiz addedilmesi, mümkünse yok edilmesi, geleceğin de hem gereksiz hem de olanaksız kılınması.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Marx ve Alevi dedesinden geçip tekrar Gur-vitch'e geliyoruz; kavramlaştırma babında: 'Özgürlük ihtiyacının varoluşsal belirlenimi.' Türkçesi, açlığa mahkûm olmaktan kurtulmanın/karnını doyurma özgürlüğünün peşine ancak/en fazla açlar düşer. Aç adamın da bu hamlesi çerçevesinde diğer beşeri değerlere saygılı, onları gözetir olması beklenemez: O güzel dedenin hayıflandığı, ama başka türlüsünün de mümkün olmadığının bilincinde olduğu da işte tam tamına bu idi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;'Özgürlük ihtiyacı' kavramı kendi içinde hiçbir işe yaramaz; zira neyin özgürlüğü: Mesela Türkiyeli bir Türk olarak kendi çocuğuma kendi dilimde bir ad koymak, benim için bir özgürlük kalemi değildir, dolayısıyla böyle bir özgürlüğün ihtiyacını hissetmem ve bu ihtiyacı gidermek üzere harekete geçmem de söz konusu olamaz; ama, Türkiyeli bir Kürt için durum çok farklı. Kıssadan hisse: Özgürlüklerin evrensel bir katalogunu çıkartmak/hiyerarşisini tespit etmek mümkün değildir. İşte tam bu noktada Hocam Necati Öner'in "insan hürriyeti daima bir şeylere karşı gerçekleşir" önermesinin o heybeti ortaya çıkar ve biz sosyalistlere, yani 'Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik' şiarını benimsemekle yetinmeyip gerçekleştirmenin peşine düşmüş -görece de olsa-güzel insanlara Çoban Yıldızlığı yapar hale gelir: İnsanları, hangi noktada ki, bir önceki duruma göre, dıştan belirlenir/özgürlüksüz hale getiriliyorlar-bu isterse, oturdukları sokağın adının başka birilerince değiştirilmesi olsun-, işte tam bu noktadan yakalayıp 'bir şeylere karşı direnir kılma' ilkesi temelinde-dir ki, sosyalizm, bir yandan her türlü şablon-culuk tehlikesini ilelebet bertaraf ederken, kendisine ebed-müddet hayatiyet kazandıracak bir stratejinin metodolojisini de kurma gücüne kavuşmuş olacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;i&gt;birgün gazetesinden alıntıdır..&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-369216260671387289?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/369216260671387289/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/kadir-cangizbay-ne-demis-4.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/369216260671387289'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/369216260671387289'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/kadir-cangizbay-ne-demis-4.html' title='kadir CANGIZBAY ne demiş-4'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-5829739946498401973</id><published>2009-07-12T23:41:00.000+03:00</published><updated>2009-07-12T23:42:56.257+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadir cangızbay'/><title type='text'>kadir CANGIZBAY ne demiş-3</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;b&gt;KİMLİK VE KİŞİLİK:&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; Dikkat ettiniz mi, kimlik kavramının içini doldururken kullandığımız parametreler hiç de "sen kimsin" diye sorulduğunda sayıyor olduklarımız değil. Bu soru karşısında ilk cevabım "ben Kadir'im" olur. Sonrasında da işte İzzet Bey'in oğlu, Cansu'nun babası vs... Buna karşılık "Türküm" demek ancak "nesin" dediklerimde vereceğim cevaplardan biri olabilir, ayrıca hiç de ilki değil. Bu durumda kimlik yerine 'nelik' gibi bir sözcüğün kullanılmasının daha doğru, daha az yanıltıcı olacağını düşünüyorum.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kimlik kavramı üzerinde düşünürken/bu kelimeyi kullanırken, bunun yabancı dillerdeki karşılığının 'identite/y', dolayısıyla esas anlamının özdeşlik olduğunu hatırlamak oldukça uyarıcı/yararlı. Bu noktaya dikkatimi çeken de sosyolog bir dostum olmuştu ve benim için çok önemliydi; o yüzden nerede ne zaman olduğunu bile hatırlıyorum: Ankara-Bolu otoyolunun Gerede'ye yakınlarındaki en yüksek noktasına üç-beş kilometre kala, ıı Aralık 1994 günü, akşam üstü.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Her özdeşlik, gerçek varlıklar için ister istemez bir indirgeme/indirgenmedir de. Evet Türküm, erkeğim, ama ne Türklüğümden, ne de erkekliğimden ibaretim. Daha da önemlisi kimse bana sen Türk veya erkek değilsin demediği sürece ne Türklüğüm aklıma geliyor, ne de erkekliğim. Aynı şekilde Fenerbahçelili-ğim de ancak ve ancak, diyelim "sen Beşiktaşlısın" denirse aklıma gelip açıktan beyan edeceğim bir şey. Ayrıca Fenerbahçeli olmam illaki Fenerbahçeyi tutmamı/desteklememi de gerektirmiyor: Futbol, kuralları ve nasıl işleyeceği insan tarafından belirlenmiş bir düzenek, yani bir medeniyet eseri. Bu düzeneği kendi dışından etkilemek üzere taraf tutmak/tavır almak, aynı zamanda medeniyet dışına düşmek.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Oşin Çilingir "kimlikler, vicdanın pranga-sıdır" diyor. Yani insan, kimliğinden kalkarak/kimliğini temel alarak yol almaya kalktığı ölçüde, adaletin de dışına düşmeye mahkum. Zira vicdan kelimesinin en azından Fransızca, İngilizce ve İtalyanca'da tek kelimelik bir karşılığı yok ve Fransızlar vicdanı 'for interieur', yani 'iç/içsel/deruni mahkeme' deyimiyle karşılıyorlar ve mahkeme de bir medeniyet eseri. Tabii bu noktada "her mahkeme adalet dağıtır mı" sorusu aklımıza geliyor; bundan kalkarak da yasa devleti ile hukuk devleti; ve bunun. Yanısıra yasal ile meşru kavramları arasında mutlaka bir ayırım yapılması zorunluluğu.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Evet, kimlikler vicdanın prangasıdır, ama ayrıca kişiliğin de mezarı. Bir örnek vereyim: Bir zamanlar Polis'te siyah-beyaz BMW motosikletler vardı, ki ben pek severdim; kişi olarak: Bu renklerdeki bir motosiklete Fenerbah-çeliliğime halel gelir diye binmemezlik ettiğimde, ister istemez kimliğim kişiliğimi mezara gömmüş olurdu; ama şu da var ki, birileri bana sürekli olarak sen Fenerbahçeli değil, Beşiktaşlısın dediği bir ortamda da bu motosiklete binmek, hatta gücüm yetiyorsa böyle bir motosiklet satın alıp sonra da herkesin gözü önünde uçuruma atmamak da şerefsizlik. Ve ben böyle yapmakla kişiliğimi kimliğime feda ediyorsam, 'kişilik mi-şeref mi' ikilemi içine hapsediliyorsam, kabahat kimde?&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;i&gt;birgün gazetesinden alıntıdır.&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-5829739946498401973?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/5829739946498401973/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/kadir-cangizbay-ne-demis-3.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5829739946498401973'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5829739946498401973'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/kadir-cangizbay-ne-demis-3.html' title='kadir CANGIZBAY ne demiş-3'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-2819451987264829020</id><published>2009-07-12T23:27:00.001+03:00</published><updated>2009-07-12T23:29:06.723+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadir cangızbay'/><title type='text'>Kadir CANGIZBAY ne demiş-2</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;b&gt;SOL VE BAŞINI ÖRTMEK:&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Sol üzerine bir sürü toplantı oluyor; ama, bak işte seni çağırmıyorlar. Çok içiyorsun; her lafına birilerine küfrederek başlıyorsun da ondan". Bu karımın tezi. 11 yaşında bir kızım var, o işin içine sigarayı da karıştırıyor: "Babam sadece çok içki değil, çok sigara da içiyor; o yüzden de dışlıyorlardır" diyor.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Dayımın kızı kocasıyla Amerika'da yaşıyor; bir 15 sene oluyor; küçük bir kızları vardı 5-6 yaşında; Yaz tatiline geldiklerinde bir gün Anıttepe parkında, açık havada bile sigara içmeme karşı çıkmıştı. Onu anımsıyorum ve sigara konusundaki bu duyarlılık insan sağlığı, yani insanların sağ kalması/ölmemeleri/öl-dürülmemeleri üzerindense en önce Amerikan ordusu olmak üzere bütün orduların lağvedilmelerinden sonra belki tartışılabilir demiştim, tabii küçücük kıza değil; anasıyla babasına.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Dayımın damadı Özer Ozankaya'nın yeğeni. 1988'de doçentlik sınavına ilk girdiğimde jürimdeydi. "Atatürk'ü anlayamamışsın, çünkü onu yeterince sevmiyorsun". Birkaç ay sonra Birsen Gökçe'ye rastladım; ODTÜ'deki Sosyal Bilimler Kongresi'nde, o da hem jürimde üyeydi, hem de Lisans'tan hocam; "Ah Kadirciğim" demişti, "senin kaliteni biliyorum ama, jüride öyle pazarlıklar oldu ki; hepinizi birden bırakmak zorunda kaldık": Gerçekten, üçümüzü de bırakmışlardı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yıl 1968; Hacettepe Üniversitesi'nde Fikir Kulübü toplantısı. 'Ordumuzun devrimci geleneği' ve *Ordu-Gençlik El Ele'; 38 yıl sonra şimdi uyduruyor değilim; demiştim ki "devrimcilik ve gelenek ve de devrimciliği gelenek haline getirmek; bütün bunlar şizofre-nik; ayrıca, ordu, sonuçta bürokratik bir kurum olarak kendi dinamiğini kendi içinde taşımaz, kim egemense onun 'fonksiyoner'i, yani işgöreni/görevlisi olarak davranır".&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Sol, her şeyden önce Kemalist tortularından kendisini özgürleştirmek zorunda. Şöyle söyleyeyim: Ben bütün dinlere karşıyım; hele ki Müslümanlığa; zira baskısını hissettiğim din ne Hıristiyanlık, ne de Musevilik. O yüzden de tutturduydum; beni nasıl zorla sünnet ederler; vücudumun bütünlüğüne halel getirirler; inşallah yeterince param olsun, bir de doktor/ameliyat korkumu yeneyim, 5 Haziran 1955'ten önceki halime tekrar geleceğim diye. Ama daha sonraki yıllarda bir Todor Jivkof çıktı, Bulgaristan'da, sünneti yasak etti Müslümanlara, üstelik de sosyalizm adına, o zaman da sloganım "hepimiz bir kere daha sünnet olmalıyız sosyalist kılıklı bu maskara despota inat/karşı" olduydu.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Toplumsal gerçeklik, Gurvitch'in deyimiyle 'eylem ve eser'den oluşur, ama "eylem önce gelir". Eser olarak kültür kuruluşunda/oluşumunda tabii ki siyasidir, yani *eylem/yap-mak'a dayanır ama, yapılaşmışlığı ölçüsünde insanın 'olmak'ı/'kimlik'i içine yerleşir. Ve de insanın 'olmak'ı/'kimlik'i siyasetin konusu haline getirilip egemenlik ilişkilerinin oyun alanı gibi ele alındığı ölçüde artık saldırılan, diyelim başındaki bez parçası değil doğrudan doğruya kendisidir: Siyaseten kendisine müdahale edilen her şey ister istemez siyasile-şir; en somut örneği; başörtüsü türbanlasın&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Evet, biliyorum; kadının örtünmesi, aslında erkek tarafından kapatılması; ama, açılması da erkeğin eseri ve büyük ölçüde metalaştırıl-mak üzere. Kadının kapatılmasını da, açılmasını da, temeldeki egemenlik ilişkisine değinmeden/dokunmadan ele almak, riyakârlık. 'Mehmetçik' ya da 'gerilla', kim ister oğlunun ölmesini; ama bütün bunlara karar verenler, erkekler.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Çok-hukukluluk, insan kavramının reddi-dir; ama, sol da çoğulculuğa cevaz veren bir hukukla başlar. Başını örtmek gibi kültürel bir hadise ve eğilim/yönelimi, siyasal bir inatlaşma konusu olmaktan çıkartacak olan yine soldur.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;i&gt;birgün gazetesinden alıntıdır..&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-2819451987264829020?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/2819451987264829020/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/kadir-cangizbay-ne-demis-2.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/2819451987264829020'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/2819451987264829020'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/kadir-cangizbay-ne-demis-2.html' title='Kadir CANGIZBAY ne demiş-2'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-7913681664649325697</id><published>2009-07-12T23:18:00.003+03:00</published><updated>2009-07-12T23:22:00.223+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadir cangızbay'/><title type='text'>Kadir CANGIZBAY ne demiş-1</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;ALCAK MI AHMAK MI?&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Henri Bergson, annesi İrlandalı, babası da Polonyalı Musevi bir Fransız düşünürü. Otuzlu yıllarda Katolikliğe ihtida ediyor, ancak 1941'de ölüp de vasiyetnamesi açılınca bu ortaya çıkıyor: İnsanların Yahudiliklerinden ötürü ayırımcılığa tabi tutulup zulüm gördüğü bir dünyada Yahudilikten ayrılmanın insanlığa ihanet etmek olduğunu düşündüğü için bunu herkesten gizlediğini söylüyor; kısacası şerefli bir adam.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bergson'un şöyle bir sözü var: İnsan zekâsının biley taşı, insanın karşılaşıp da üstesinden gelmek zorunda kaldığı engellerdir. Çok güzel bir söz ama, aynı zamanda bir 'şeyleştirme'yi de içinde taşıyor; zira, 'en-gel'i bir varlık kategorisi gibi ele alıp, aslında hiçbir şeyin eyleyen insandan bağımsız olarak engel nitelik taşımadığının altını çizmiyor: Önünde eğilindiği, çizdiği sınır kabul edildiği, karşısında geri çekilindiği anda/ölçüde hiçbir şey artık engel değildir ki üstesinden gelinip aşılması söz konusu olabilsin. Şöyle de söyleyebiliriz: İnsan zekâsının ön koşulu özneleşme/özne olarak kalabilme irade ve cehdidir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bitki ve hayvanlar canlıdırlar ama, kendi dışlarından belirlenmişlikleri ölçüsünde nesne olmanın ötesine geçemezler. Özne olmak ise insana mahsustur; daha doğrusu ancak insan için olanaklıdır, ama kesinlikle garanti değil. Burada aklıma doğrudan doğruya Jack London'ın Kurt Kanı'sı geliyor. Kurt Kanı, hem onun yayınlanmış ilk eseri, hem de benim kendisinden okuduğum ilk eser, taa 45-46 yıl önce; babam alıp getirmişti, Doğan Kardeş yayınlarından, üstelik de mukavva ciltli. Bir kızak köpeğinin gözünden insanın değerlendirilmesi. Zavallı köpekca-ğız sürekli hayret içinde. Çok çeşitli olay ve durumlarda şunu tespit ediyor ki, kendisi ve hemcinsleri insanlardan hep daha dayanıklı, güçlü, cesur, üstelik de sadık, kısacası her bakımdan üstün, ama yine de efendi olan hiçbir zaman köpekler değil, insanlar; köpekler ise, hep onların köpeği.. Ancak sonunda şunu fark ediyor ki, insanda, köpeklerde hiç bulunmayan ve zaman zaman ortaya çıkıp, garip bir biçimde gücün de sadakatin de önüne geçerek belirleyici olabilen bir duygu/kavram var: Hak/adalet.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;'Höt' 'hak'kın önüne geçtiği ölçüde, sadece adalet de kendisinden söz edilemez hale geliyor olmayıp, böyle bir ortamda yaşayan insanlar da Bergson'un formülünün bire birlik iz düşümünde zekâsız/ahmak hale geleceklerdir ki, böylesine yaratıklaşmış canlıların Hrant Dink'in, üstelik de kendilerinin anadilinde yazılmış o güzel ve fevkalade yol gösterici cümlesini bile, anlamamanın ötesinde tam tersinden anlamaları kaçınılmaz olacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Durum şu: Ahmet Mehmet'e zamanında çok büyük bir kötülük etmiş; Mehmet de bu kötülüğe kafasını takmış, hiç mi hiç unutamıyor ve bu yüzden de ruhunu bu olayın hipote-ğinden kurtarıp, diyelim ne önüne gelen çiçeğin güzelliğinin farkına varabiliyor, kokusunu koklayabiliyor, ne yapabileceği resimleri yapabiliyor, ne söyleyebileceği şarkıları söyleyebiliyor, ne de sevebileceği kadınları sevebiliyor; kısacası geçmişte kendisine kaybettiri-lenlere kafayı takmışlığı bugün ve ileride kazanabileceklerine/inşa edebileceklerine de engel oluyor, başka bir deyimle tarihsel/kültürel zürriyetini de kurutuyor ve bizim Hrant da Mehmet'e diyor ki 'bırak artık şu Ahmet'i ve ondan nasıl intikam almayı veya onu yaptığına nasıl pişman edebileceğini düşünmeyi, nasıl olsa senin bir ailen, yakınların ve de sevenlerin var, onlarla ilgilen, onlarla birlikte yeni güzellikler yaratıp yaşamaya bak; yoksa kendi hayatını yine kendi elinle kendi kendine zehir etmiş olursun'.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Hrant Dink'in cümlesini böyle anlamayanlar ya Türkçe bilmemekte ya da Ermeni'den temizleyemedikleri zehirli kanı, akrep kadar bile olamayıp, kendilerine değil başkalarına zerketme peşinde olan taammüdi katillerdir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;kadir cangzbay- birgün gazetesinden alıntıdır..&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-7913681664649325697?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/7913681664649325697/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/kadi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/7913681664649325697'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/7913681664649325697'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/kadi.html' title='Kadir CANGIZBAY ne demiş-1'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-6546769776325597739</id><published>2009-07-10T00:38:00.010+03:00</published><updated>2009-08-03T01:10:21.995+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şair'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ahmed arif'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cemal süreya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hasretinden prangalar eskittim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='engin düz'/><title type='text'>Ahmed Arif' e dair bir kaç söz-1 / Engin DÜZ</title><content type='html'>süleyman demirel' le aynı dönemde afyon lisesin' nde okumasının bu kadar kısa sözle bu kadar çok şey anlatmasında bir ilgisi var mı diye hep düşünmüşümdür. belkide dönemdaşına inat, onun laf kalabalığına karşı bir tavırdı kelimelerle arasının bu kadar iyi olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aslında bu yazıya başka isimlerle olan ilişkilerini anlatarak başlamak istiyordum. sanırım en uygunsuz isimle başladım üstada dair sözler etmeye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ahmed arif türk şiirinde kendisine ait bir yeri olan bir şairdir. enver gökçe, nazım hikmet gibi şairlerle karşılaştırılmış olsa bile asla bu şairlerden etkilenmemiştir. aksine için de bulunduğu dönemde varolan şiir akımına (garip) bile dönüp bakmamıştır. ki ahmed arif' in dönemdaşı ve sonrasında varolan bir çok şairi etkilemiştir bu akım. başka şairleden etkilendiği tek bir dönem vardır bu ise lise çağlarına rastlar. şiirle tanışan her genç gibi döneminin şairlerinden etkilenmeler olur. fakat bu durum ahmed arif' in şiire bakışına ve yüklediği anlamla asla uyuşmaz. lise dönemindeki bu kısa etkileşim sadece arif' i şiirle tanıştırmış ve son bulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şiirler tanışmasından kısa dönem sonra şiirin nasıl yazılması gerektiğini ve neyi anlatmasını gerektiğini iyice belirlemiş ve bu doğrultuda şiirlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"ve ben sairim. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;namus iscisiyim yani, &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;yurek iscisi. "&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mısralarıyla yaptığını en güzel sözlerle anlatmıştır yine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ahmed arif' in garip akımından etkilenmemesinin en büyük etkenlerinden biride orhan veli, oktay rıfat ve arkadaşlarını birer istanbul burjuvası olarak görmesinden dolayıydı. bu grubu "fransız toplumunun, bohemi, serseriliği ve gerçekten kaçma çabalarını kutsayan"  şairler olarak tanımlıyordu ve halkın duygularına ve çıkarlarına yabancı olan bu yazarları kendi deyimiyle &lt;em&gt;ırgalamıyordu&lt;/em&gt;. çünkü ahmed arif nede yaşadığını ve hangi baskılara maruz kaldığını bilen bir şairdi. şiiri bundan uzak olamazdı. &lt;strong&gt;&lt;em&gt;"az gelişmiş değil, sömürülmek için geri bırakılmış bir ülkenin, aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuydu" &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;kendisi ve bu her mısrasından kan misali damlıyor ve bıçak gibi kesiyordu bellekleri..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şiirde etkilenmek ile ettiği laflar bazı bulanık kafalar için ilça görevi görmektedir: &lt;em&gt;"..iş bir kez &lt;strong&gt;etki&lt;/strong&gt;ye dökülmesin. etkilere bile bile kucak açan bir şairin soylu bir yol seçtiği söylenemez bence. bu yol ile insan belki bir &lt;strong&gt;deneyci &lt;/strong&gt;olabilir, &lt;strong&gt;ama asla şair olamaz.."&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;aslında böyle bir yazıya başlarken aklımda olan ilk isim cemal süreya idi.(cemo baboş) cemal süreya ile ahmed arif şiirleriyle pekte benzeşmemelerine rağmen sürdürdükleri hayat dolayısıyla büyük bir ortak paydası olan bir birliktelik içindeydiler. bu dostluk sağlam bir temelde gittikçe artan bir paydada devam etmiştir. hatta ahmed arif'in temiz bir gömleği olsaymış ve buluşmaya gelebilseymiş cemal süreya' nın kardeşiyle evli dahi olabilirmiş.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;cemal süreya' nın ahmed arif dair verdiği bilgiler(yazdıkları, paylaşımı) azımsanmayacak derecededir fakat yazdığı kısa bir şiir en anlamlılarından birisidir  gözümde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"bir şair : ahmed arif&lt;br /&gt;toplar dağların rüzgârlarını&lt;br /&gt;dağıtır çocuklara erken"&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;söz cemal süreya' ya gelmişken "&lt;strong&gt;hasretinden prangalar eskittim"&lt;/strong&gt; kitabının bize daha erken ulaşması için ortaya koyduğu çabalara değinmeden geçmek olmazdı. eğer mehmet fuat sözünden dursaydı ve yediği penaltılardan birazcık  utansaydı kitap bir sene önce basılmış olacaktı. bu kitap için cemal süreya üç başarılı penaltı atmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ahmed arif adı asla siyasetten ayrı anılmamıştır. oysa arif halk şairidir. halkın diliyle seslenmektedir. yaşıtlarına ve çağdaşlarına bugünleri anlatan yaşlı bir ozan gibidir seslenmeleri. şiirinde sözü vardır. her kim okursa okusun şiirini kendisi sesleniyordur bize. şiirinde ortaya koyduğu şekil ve kendine ait mısra vurgularıyla bunu başarıp bir çok nesli etkilemiş bir şairdir. yaşadığı dönemin, süregelen acıların, yanlışların sesidir. aşkın sesidir ahmed arif.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"açardın,&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;yalnızlığımda&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;mavi ve yeşil,&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;açardın.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;tavşan kanı, kınalı - berrak.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;yenerdim acıları, kahpelikleri... &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;gitmek,&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;gözlerinde gitmek sürgüne.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;yatmak,&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;gözlerinde yatmak zindanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;gözlerin hani?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"to be or not to be" değil.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"cogito ergo sum" hiç değil...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;asıl iş, anlamak kaçınılmaz'ı,&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;durdurulmaz çığı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;sonsuz akımı.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;içmek,&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;gözlerinde içmek ayışığını.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;varmak,&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;gözlerinde varmak can tılsımına.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;gözlerin hani?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;canımın gizlisinde bir can idin ki&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;kan değil sevdamız akardı geceye,&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;sıktıkça cellad,&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;kemendi...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;duymak,&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;gözlerinde duymak üç - ağaçları&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;susmak,&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;gözlerinde susmak,ustura gibi...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;gözlerin hani?"&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;aşk hayattan kopuk bir duygu değildir ve bir baışna yer alıp hayatta seslendiremeyecek kadar kutsal ve hayattandır. yazdığı her şiirin daha önce duyduğumuz bir türkünün sözleri gibidir. melodisi kendindedir ve duymamak elde değildir. seni içine alacak ve dünyasını anlatıp seni bir parçası yapacak mısralar seslenir ve hiç beklemedik yerde deşer yarayı. "&lt;strong&gt;&lt;em&gt;oy sevmisem ben seni ..."&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karamsar bir şair değildir. gördüğü işkencelere, yattığı hapsilere inat ve kürtçeye-zazacaya çevirilen şiirlerine dayanarak gururla ve inançla seslenir okuyanına, onu dinleyenine. .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;kulak&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;vermemek elde midir böyle bir seslenişe:&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;"umutsuzluğa düşmek ise bir devrimciye yasaktır. cellat elinde işkencede ölüme bir soluk kalmışken bile. yalnız yasak değil ayıptır da. çünkü devrimcinin kendisi, insanlığın yarını ve umududur. bu bir kural, bir ilkedir bu. namussuzluğun, alçaklığın egemen olmadığı, soylu, güzel ve onurlu bir dünya, bu temel ilke üzerinde kurulur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;kulak vermemek elde midir böyle bir şiire:&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;öyle yıkma kendini&lt;br /&gt;öyle mahsun öyle garip...&lt;br /&gt;ünerede olursan ol&lt;br /&gt;içerde, dışarda, derste, sırada,&lt;br /&gt;yürü üstüne üstüne&lt;br /&gt;tükür yüzüne celladın&lt;br /&gt;fırsatcının, fesatcının, hayinin...&lt;br /&gt;dayan kitap ile&lt;br /&gt;dayan iş ile tırnak ile, diş ile&lt;br /&gt;umut ile, sevda ile, düş ile.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;dayan rüsva etme beni&lt;/strong&gt;."&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;ahmed arif bir kaç sözle anlatılacak birisi değildir. kendisini tanımanın en iyi yolu yine şiirlerinden geçer. bu topraklara ve bir çok güzelliğie sevdalı bir şairdir kendisi.&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;em&gt;"kendisini hapishaneye götürülmek için elleri kelepçelemiş bir şekilde trene bindirmiştir. askerle beraberken yolculuğu başlamışken yolculardan birisi ahmed arif ' in yanına oturur ve kendisine sorar:&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;em&gt;- suçun ne, neden gidiyorsun hapishaneye?&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;em&gt;ahmed arif cevap verir:&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- &lt;strong&gt;sevdadandır&lt;/strong&gt;."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;anadolunun diliyle anadoluyu unutmadan anlattıklarını, şehirde yaşayan buralı dinler ve hemen arkasında duran ora insanı görür. mısralarda yaşayan uzak insanları görür. bu mesafe ancak hasretle ölçülür, her mısra hasreti körükler. okuyan anlar hasretinden  prangalar nasıl eskitilir. her mısra sevdadandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;not: bir şeyler anlatmak için bir denemeydi sadece. uzun bir müddet sonra ya genişletilecek yada ek bir yazıyla desteklenecektir.&lt;br /&gt;iddiasız kendi derdinde bir yazı. derdi sevdadır malumunuz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-6546769776325597739?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/6546769776325597739/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/ahmed-arif-e-dair-bir-kac-soz-1-engin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/6546769776325597739'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/6546769776325597739'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/07/ahmed-arif-e-dair-bir-kac-soz-1-engin.html' title='Ahmed Arif&apos; e dair bir kaç söz-1 / Engin DÜZ'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-5297060751573268697</id><published>2009-06-26T15:51:00.012+03:00</published><updated>2009-06-26T16:23:47.852+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='livorno'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='futbol'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cristiano Lucarelli'/><title type='text'>AS LIVORNO CALCİO</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;a style="font-family: arial;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img87.imageshack.us/img87/92/birthdaystalin3zx.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 423px; height: 279px;" src="http://img87.imageshack.us/img87/92/birthdaystalin3zx.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Arial;font-size:100%;"  &gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta İtalya'nın kuzeyindeki Toskana bölgesinde, 150 bin nüfuslu bir liman şehri, &lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Arial;font-size:100%;"  &gt;Livorno. İşçi hareketinin ve komünistlerin kalesi olan bölgenin en 'kızıl' şehri. Kızıl bayrak, orak-çekiç, şehrin folklorunun parçaları.&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:arial;font-size:100%;"  &gt;&lt;span id="ctl00_CPH_SITE_LBL_CONTENT"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Nüfusun büyük kısmının Maocu olduğu bu komünist şehrin futbol takımının, Almanya’daki St.Pauli’nin İtalyan karşılığı olduğunu söyleyebiliriz. Ya da tribün profili olarak Marsilya’nın zapatist South&lt;i style=""&gt; &lt;/i&gt;Winners taraftar grubunun bir nevi İtalyan şubesi..&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style=";font-family:arial;font-size:100%;"  &gt;&lt;span id="ctl00_CPH_SITE_LBL_CONTENT"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;a style="font-family: arial;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img87.imageshack.us/img87/5485/livornobal9ek.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 426px; height: 285px;" src="http://img87.imageshack.us/img87/5485/livornobal9ek.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;p  style="text-align: left; color: rgb(0, 0, 0);font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span id="ctl00_CPH_SITE_LBL_CONTENT"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Aslında İtalya’da tribünlerinde sol görüşün hakim olduğu bilinen azımsanmayacak sayıda futbol takımı var: Atalanta, &lt;st1:city st="on"&gt;&lt;st1:place st="on"&gt;Modena&lt;/st1:place&gt;&lt;/st1:city&gt; ve Empoli bunlardan bazıları. Ayrıca tarih, İtalyan futbolundaki politik çalkalanmalara fazlasıyla alışık. Kuzey politikasına isyanın Güney kanadı temsilcilerinden &lt;st1:place st="on"&gt;Napoli&lt;/st1:place&gt; halkının, dünya kupasında İtalya yerine, ruhani lider vasfındaki oyuncuları Diego Maradona’dan dolayı Arjantin’i desteklemesi buna çarpıcı bir örnek teşkil eder. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p  style="text-align: left; color: rgb(0, 0, 0);font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Son 10 yılda büyük direnişlere rağmen liman endüstrisinin tasfiyesi, şehri öldürmüş. Neoliberal rejime büyük bir öfke var. Livornolular, Roma'ya tek başına direnen Asteriks'in köyü gibi tahayyül ediyorlar kendilerini. '11 Freunde' dergisinin Aralık 2004 sayısına göre 'Otonomlar Tugayı' taraftar grubu, Livorno'yu, 'Liverpool'la beraber, proleter gururu taşıyan iki liman şehrinden biri' olarak tanımlıyor.&lt;br /&gt;Taraftarların lokali '1921' adını taşıyor; yani İtalyan Komünist Partisi'nin kuruluş tarihinin. Şehrin takımı da, koyu kızıl formasıyla, bu öfke ve direniş ruhunun bayrağı!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p  style="text-align: left; color: rgb(0, 0, 0);font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;1921'de kurulan A.S. Livorno Calcio, 1949'da Serie A'dan düştükten sonra 30 yıl boyunca 3. ve 4. ligde sürünen ultra-ehemmiyetsiz bir kulüptü. 2002'de Serie B'ye tırmandı. 2004'te de 55 yıl sonra Serie A'ya dönmeyi başardılar. Şampiyonluk eğlencelerinin bir parçası, neofaşist partinin Livorno bürosunun tahrip edilmesiydi. O dönem şehrin garına astıkları 'Silvio, geliyoruz!' yazılı pankart, hâlâ duruyormuş!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p  style="text-align: left; color: rgb(0, 0, 0);font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Serie A'daki ilk sezonunu, dokuzunculuk gibi başarılı sayılabilecek bir yerde bitirdiler. Koltuklu tribün zorunluluğunu, beton bloklara 60 santimetre arayla çizgiler boyayıp numaralar yazarak 'halletmişlerdi'! Tabii asıl, taraftarlarıyla temayüz ettiler. Standart tribün şarkıları: 'Bandiera rossa', 'Bela ciao'. Başbakana hakaret eden tezahüratlardan ötürü, kulüp birçok iç saha maçından sonra birkaç bin avro ceza ödedi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p  style="text-align: left; color: rgb(0, 0, 0);font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Milan deplasmanına giden Livornolular, Berlusconi'nin saç ektirdikten sonra tek gözünü eşarpla kapatarak korsan pozu vermesiyle alay etmek için, başörtüleri takmışlardı! Irak'ta Nasıriye'de ölen 17 İtalyan askerinin anısına bütün maçlarda saygı duruşunda bulunulurken, Livorno kale arkası köşesinden ('Kurva') 'On, yüz, bin Nasıriye!' tezahüratı yükselmişti. Tepkilerini "Bunlar işgalci askerlerdi. İtalya'da her yıl 1500 kişi iş kazasında ölüyor. Onlar için niye devlet töreni düzenlenmiyor?" diye açıkladılar. 200 taraftarın maçlara giriş yasağı var. Ciddi 'sert'ler! Vahim olaylara sebebiyet verebiliyorlar molotofkokteyliyle yaralamaya yol açmak gibi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p  style="text-align: left; color: rgb(0, 0, 0);font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;O bir efsane: Lucarelli&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Şehrin isyancı ruhunun bayrağı Livorno takımıysa, takımın bayrağı da Cristiano Lucarelli. 29 yaşındaki forvet, buralı bir liman işçisinin çocuğu. 12 yaşından beri Livorno tribünlerinin gediklisi. Torino, Lecce, Valencia, Atalanta gibi üst düzey takımlarda oynarken, sakat ya da cezalı olduğunda da, Livorno 'Kurva'sında yerini alıyordu. 2003'te, Torino'yu bırakıp, 100 bin avroaşağısına Livorno'ya gelmesi, onu büsbütün efsaneleştirdi. Menajeri, 'Milyonunuz Sizde Kalsın' adıyla kitaplaştırdı onun öyküsünü. Kitap şu cümleyle bitiyor: "Livorno herhangi bir takım değildir, İtalya futbolunu kurtaracak güçlerden biridir."&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p  style="text-align: left; color: rgb(0, 0, 0);font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Lucarelli 25 golle, Livorno'nun Seria A'ya çıkışında büyük rol oynadı. Otonom Tugaylar taraftar grubunun kuruluş yılı olan 1999'a selamla, 99 sırt numarasını taşıyor. "Doğduğumdan beri komünistim" demişti bir beyanatında. 1996'da 21 yaşaltı milli takımda attığı ilk golde formasını sıyırıp Che Guevaralı tişörtünü göstermişti. Bir daha milli takıma çağrılmadı. Şimdi, 'rezerv' kadroda yer alıyor. Sol yumruğuyla 'komünist selâmı' verdiği için Di Canio'ya verilenin üç katı cezaya çarptırılmıştı&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p  style="text-align: left; color: rgb(0, 0, 0);font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.milanonerazzurra.it/Sito_foto04-05/livorno-inter0405xxx.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 352px; height: 137px;" src="http://www.milanonerazzurra.it/Sito_foto04-05/livorno-inter0405xxx.JPG" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p  style="text-align: left; color: rgb(0, 0, 0);font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;kaynaklar ve ilgili siteler:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;a style="font-family: arial;" href="http://www.livornocalcio.it/"&gt;http://www.livornocalcio.it/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-family: arial;" href="http://www.forzalivorno.org/solacik/"&gt;http://www.forzalivorno.org/solacik/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-family: arial;" href="http://sozluk.sourtimes.org/Default.asp?"&gt;ekşi sözlük&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:arial;font-size:100%;"  &gt;birikim dergisi&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:arial;font-size:100%;"  &gt;radikal&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:arial;font-size:100%;"  &gt;not: alıntılardan oluşmuş bir yazıdır. eksiklikleri tamamlanacaktır.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-5297060751573268697?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/5297060751573268697/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/as-livorno-calcio.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5297060751573268697'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5297060751573268697'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/as-livorno-calcio.html' title='AS LIVORNO CALCİO'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-7563480734152003250</id><published>2009-06-19T23:20:00.004+03:00</published><updated>2009-08-02T02:30:18.435+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tercihi yalnızlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sunay akın'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='engin düz'/><title type='text'>yalnızlık denemesi-2 / Engin DÜZ</title><content type='html'>yalnızlık değerli anların ortaya çıkması için en uygun andır. değerin doğuş anıdır. yaşanmışın kayda alınma zamanıdır. "&lt;span style="font-style: italic;"&gt; yalnızlık tek ağaçlı bir bahçe&lt;/span&gt;" aslında yalnızlıkla ilgili akla gelen her cümle hüzün taşır. oysa hüzün bile yalnızlığa ihanet etmiştir. kalabalık hüzünlere denk gelmişliğimizde vardır bir çok kere.  (&lt;span class="posts" id="gi679843"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;yalnızlığım benim sidikli kontesim &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;ne kadar rezil olursak o kadar iyi&lt;/span&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şiddetli bir rüzgar halidir, ne kadar zayıf dalınız, kurumuş yaprağınız varsa kopartır. çıplaklığa gidiş gibi görünse dahi içe dönüş halidir. kök değiştirecek bir rüzgar olduğu kesindir. tek başına bir hal gibi görünse de başka insanların varlığından alır kaynağını. her kavram gibi tezatından doğar. insandan kaynaklanan bir insansızlık halidir. insana inançsızlık halidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yalnızlıkla ilgili şiirler yazan  kalabalık sahibi sunay akın bir yerde çok güzel dokunmuştur yalnızlığıyla:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;/span&gt;&lt;span class="posts" id="gi178394"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;iki çocuk  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;rahatlıkla oturduğumuz  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;kapının eşiğine &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;kendi başıma zor sığınıyorum bugün &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;büyüdükçe insan yalnız mı kalıyor ne?&lt;/span&gt; "&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yalnızlık büyüme çağında bir hesaplaşma evresidir. temeli sağlamlaştırıp, evvelden kopma dönemidir. yanlışlarala hesaplaşırken yaşanan yanlış bir dönemdir. yanılgılara son verme amacıyla yangına odun atmak için düşülen bir yanılsamdır. (abartmamak lazım kelimelerle tanışma , onlarla oyun oynama günleridir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kafiyesi olan bir şiirden çekinme halidir.. ( bunu açıklayamayacağım işte) yaz günü hırka giydiğini fark etmektir. hırkayı çıkarıp, üşümek, üşüyünce tekrar o hırkayı giymekten kaçmak ve bir cümlenin ortasında kalakalmaktır. geçmişten bugüne doğru atılan sağlam adımlarla beraber bugüne yaklaştıkça artan bir korkunun tetikçisidir.  yaklaştıkça bu ana doğru yarın telaşı sarar bünyeyi ve yarım kalan cümleden utanmaya başlarsın. utanmakla bütünleştiği zaman rezilleşen bir hesaplaşma hali. her cümleme inat gelip-geçer olan bir insan halidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="posts" id="gi679843"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;kayda alınmayacak bir hayatı yaşamaktır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-7563480734152003250?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/7563480734152003250/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/yalnzlk-denemesi-2-engin-duz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/7563480734152003250'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/7563480734152003250'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/yalnzlk-denemesi-2-engin-duz.html' title='yalnızlık denemesi-2 / Engin DÜZ'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-7161422391432916617</id><published>2009-06-17T16:39:00.000+03:00</published><updated>2009-06-17T16:40:38.231+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hikmet benol'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tehlikeli oyunlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oğuz atay'/><title type='text'>tehlikeli oyunlar' dan kesitler- 2 (Son Yemek )</title><content type='html'>Gözlerini açtığı zaman oda gene karanlıktı. Sevgi'yi görmüştü. Onu eskisi gibi&lt;br /&gt;sevdiğini söylemişti. Sevgi'ye bakıyordu. Onun konuşmasını bekliyordu. Sevgi,&lt;br /&gt;başını önüne eğmiş düşünüyordu. Oysa, bir şey söylemesi gerekiyordu. Hikmet,&lt;br /&gt;ne sonuç aldığını öğrenmek istiyordu. "Ne diyorsun?" diye sordu Sevgi'ye. "Ne&lt;br /&gt;diyeyim?" diye karşılık verdi Sevgi. Hikmet yerinden kalktı, Sevgi'ye&lt;br /&gt;yaklaştı; onun elini tuttu. Sevgi elini çekti, "Yerine otur lütfen," dedi.&lt;br /&gt;"Neden?" diye direndi Hikmet. "Geç kaldın," dedi Sevgi. Hikmet elini Sevgi'nin&lt;br /&gt;karnına koydu, bütün gücüyle sıktı etini. "Yapma," dedi Sevgi, "Bizi&lt;br /&gt;görecekler." Hikmet, Sevgi'nin elini tuttu, onu kaldırdı, divana götürdü.&lt;br /&gt;Hemen sarıldı. "Ne yapmak istiyorsun?" dedi Sevgi. Hikmet baktı: İkisi de&lt;br /&gt;soyunmuştu. Sevgi'nin üstündeydi ve bir şey yapamıyordu. "Bana ne yapmak&lt;br /&gt;istediğini anlat," diye yumuşak bir sesle konuştu Sevgi. Divanda çok zor bir&lt;br /&gt;durumda yatıyorlardı. Sevgi haklıydı; bu durumda istediği gibi davranamazdı.&lt;br /&gt;Bütün isteğine rağmen içinde bir şey hissedemiyordu. "Bana neden geldin o&lt;br /&gt;halde?" diye sordu Sevgi; bir eliyle Hikmet'i okşuyordu. Hikmet kaçmak istedi,&lt;br /&gt;yapamadı: Divanda, Sevgi'yle duvar arasında sıkışmıştı. Bacaklarını kapatmak,&lt;br /&gt;Sevgi'ye engel olmak istedi. Bir şeyler hissetmeliyim, diye söylendi.&lt;br /&gt;Uyumalıyım, dedi; Uykum var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Kapı çalıyor, diye düşündü. Hayır düşünmedim, duyuyorum. Yataktan&lt;br /&gt;kalktı, kapıyı açtı: Dumrul gelmişti. "Bu saatte uyuyor musun?" diye güldü&lt;br /&gt;Dumrul. Onu içeri aldı. Şaşırmamıştı. Dumrul'a evi gezdirdi. "Çay içer misin?"&lt;br /&gt;diye sordu. Mutfağa giderken kapı tekrar çalındı. "Nazmi! nereden çıktın?"&lt;br /&gt;diye şaşmış göründü. Merdivenlerden biri daha çıkıyordu: Behçet. "Buyrun&lt;br /&gt;çocuklar, ne iyi ettiniz," dedi isteksiz bir sesle. "Bu kadar zaman&lt;br /&gt;nerelerdeydiniz?" Behçet'le öpüştüler. Yukardan albayın sesi geldi: "Hikmet!"&lt;br /&gt;"Albayım buyrun!" diye seslendi Hikmet, "Sizi tanıştırmak istediğim arkadaşlar&lt;br /&gt;var." "Kusura bakmayın," diye odaya girdi Hüsamettin Bey. "Gençleri rahatsız&lt;br /&gt;ediyorum galiba." Hikmet güldü. "Şaşırdınız albayım; biz bu cümleyi başkaları&lt;br /&gt;için hazırlamıştık." "Size sandalye getireyim çocuklar," dedi Hüsamettin Bey.&lt;br /&gt;"Ben de yardım edeyim albayım," diyerek Behçet de onunla birlikte çıktı.&lt;br /&gt;"Geniş bir yerde oturuyorsun," dedi Nazmi. "Kirası ucuz mu?" Behçet ve albay,&lt;br /&gt;yanlarında Fikret'le göründüler. "Fikret yanlışlıkla üst kata çıkmış," diye&lt;br /&gt;açıkladı Behçet. Nazmi gülümsedi: "Ben haber vermiştim ona. Fikret, seni&lt;br /&gt;Hikmet'le tanıştırayım." "Biz tanışıyoruz," dedi Hikmet. "Evet, galiba birçok&lt;br /&gt;yerde gördüm sizi." "Aynı anda olmasın sakın." Gülüştüler. Nurhayat Hanımın&lt;br /&gt;küçük oğlu kapıyı çaldı: "Annem, bir dakika pencereden baksın diyor!" "Söyle&lt;br /&gt;annene, hemen gelsin buraya." "Seni saklandığın delikte bulup çıkardık," dedi&lt;br /&gt;Behçet. Nurhayat Hanım sıkılarak kapıda duruyordu. "Hel Nurhayat Hanım,&lt;br /&gt;yabancı yok aramızda." "Rahatsız ediyorum galiba." "Yok canım, gel içeri. Bu&lt;br /&gt;kadar insanı yalnız başıma nasıl ağırlarım? Bize o güzel kuru fasulyenden&lt;br /&gt;pişir bakalım." Nurhayat Hanım, "Ellerim ıslak, kusura bakmayın," dedi.&lt;br /&gt;Hikmet, dul kadını tanıştırdı. "Nurhayat Hanım," dedi. "Oğlu askerde piyes&lt;br /&gt;yazar." Behçet mutfaktan bağırdı: "Büyünü bozduk işte: Albayını da dul kadını&lt;br /&gt;da tanıdık." "Siz zahmet etmeyin" diyerek mutfağa koştu dul kadın. "Nurhayat&lt;br /&gt;Hanım, kapıya bakıver!" diye seslendi Hikmet. "İki bayan seni soruyor Hikmet&lt;br /&gt;Bey." "O günden beri neden hiç görünmedin?" diye sitem ederek içeri girdi&lt;br /&gt;Sevgi. "Tanımayanlar için!" diye bağırdı Hikmet, "Sevgi: Eski karım. Nursel&lt;br /&gt;Hanım: Bir numaralı dul kadın!" Nursel Hanım, "Terbiyesiz," dedi ve Hikmet'i&lt;br /&gt;hafifçe iterek geçti. Nurhayat Hanım kahveleri getirdi, dağıttıktan sonra&lt;br /&gt;pencereyi açtı: "Salim! Kardeşinle birlikte evdeki sandalyeleri buraya taşıyın&lt;br /&gt;bakalım." Hikmet, Salim'in eline bir kağıt verdi: "Bakkal Rıza bunları hemen&lt;br /&gt;göndersin, olur mu?" Biraz sonra Rıza Bey, çırağıyla birlikte kapıda göründü:&lt;br /&gt;"Bir ordu mu besleyeceksin Hikmet Bey?" diyerek içeri girdi. "Kusura bakma,&lt;br /&gt;misafirlerini görmedim." "Bu orduya sen de dahilsin Rıza Bey." dedi Hikmet,&lt;br /&gt;"Ayakta durma." Onları zorla divana oturttu. "Dükkanı kapayıp geldim. Beni&lt;br /&gt;tutma üstad." "Saçmalama. Bugün de beş on lira az kazanıver. Burada öyle&lt;br /&gt;konuşmalar olacak ki birazdan, bu temsilin biletlerini karaborsada bile&lt;br /&gt;bulamazsın." Gitti, yandaki küçük odanın kapılarını açtı: "Sen Süleymanı eve&lt;br /&gt;gönder de oturacak bir şeyler getirsin bize. Senin hanımını da çağırsın.&lt;br /&gt;Süleyman! Sen de geri gel, sakın dükkana gitme ha!" "İki oda olunca sığarız&lt;br /&gt;elbette," diyerek sandalyelerin bir kısmını küçük odaya taşıdı Dumrul. Hikmet&lt;br /&gt;gülerek bağırdı: "Daha gelecek var mı?" Sevgi, "Ergun, yarım saat sonra gelir,&lt;br /&gt;arabamla sizi alırım demişti," diye karşılık verdi, "Nursel Hanımla çarşıya&lt;br /&gt;çıkacaktık." Bir korna sesi duyuldu Hikmet pencereden sarktı: "Ergun! Yukarı&lt;br /&gt;gel, şölen var bugün." "Eve gidiyorduk Hikmet. Daha yemek yapılacak."&lt;br /&gt;"Saçmalamayın. Paketleri ve karını al da gel, uzatma." Hüsamettin Bey,&lt;br /&gt;"Koltukları da seninle ikimiz taşıyalım oğlum Behçet," dedi, "Başka çare yok."&lt;br /&gt;Misafirlerin bir kısmı minderleri yere sermiş ve üstüne oturmuştu bile. Hikmet&lt;br /&gt;pencereden bakıyordu. "Beş dakikadır kimse gelmedi merak etmeğe başladım,"&lt;br /&gt;dedi. Birden elini salladı: "Sermet Bey! Çabuk gelin, beş dakika doluyor. Bir&lt;br /&gt;siz eksiktiniz." Mahallenin çocukları kapıya toplanmıştı. Salim, "Hikmet Bey&lt;br /&gt;amca evleniyor galiba," dedi yanındakilere. "Bak kadınlar da geldi." Rıza&lt;br /&gt;Beyin kızı yere tükürdü: "Otomobil de getirmişler." Bir kamyonet yaklaştı.&lt;br /&gt;Şöför, "Çocuklar" dedi, "Hüsamettin Tambay'ın evini biliyor musunuz?" "Burası&lt;br /&gt;amca, şu kalabalık ev." "Rüştü," dedi şöför, yanındakine, "Yardım et de&lt;br /&gt;birlikte taşıyalım." Şu otomobilin sahibini bulalım da ileri alsın. Arabayı&lt;br /&gt;iyice yanaştır Tahsin." Korna çaldılar. Hikmet pencereden eğildi: "Kim o?"&lt;br /&gt;Şaşırdı: "Tahsin! Rüştü! Ne arıyorsunuz burada?" Rüştü camdan baktı: "Yahu bu&lt;br /&gt;bizim Hikmet Ağabey değil mi?" "Gelin çocuklar!" "Hüsamettin Bey diye birine&lt;br /&gt;kütüphane getirdik abi." "Gelin, gelin." Albay utanarak, "Bizim kağıtları&lt;br /&gt;koyacak yer kalmamıştı evde, biliyorsun Hikmet," dedi. "Yahu çocuklar ne&lt;br /&gt;yapıyorsunuz burada? Bu şehirde ne işiniz var?" dedi Hikmet. Sarıldılar,&lt;br /&gt;öpüştüler. "Abi, Rüştü ile ortak olduk. Küçük nakliye işleri yapıyoruz senin&lt;br /&gt;anlayacağın. Derme çatma bir dört tekerleğimiz var işte." "Çok sevindim&lt;br /&gt;çocuklar. Kütüphaneyi çıkarın, hemen gelin." Tahsin içeri girerken&lt;br /&gt;ayakkabılarını çıkardı. "Bırak yahu zahmet etme. Bunlar benim Anadolu'da iş&lt;br /&gt;arkadaşlarımdı çocuklar. Muhasebeci Rüştü, Tahsin. Bunlar da eski arkadaşlar."&lt;br /&gt;"Çok kalabalıksınız abi, fazla rahatsız etmeyelim." "Biz daha fazla rahatsız&lt;br /&gt;olamayız," dedi Ergun, "Buyrun." "Şu otomobili biraz alalım da abi, kamyoneti&lt;br /&gt;yanaştıralım." Ergun, arabasının anahtarlarını uzattı: "Alın Tahsin Bey&lt;br /&gt;kardeşim, yolun kenarına çekiverin." Kapıdan çıkarlarken elinde bir tencereyle&lt;br /&gt;odaya giren Rıza Beyin karısına çarpıyorlardı neredeyse. "Kalabalık var orada,&lt;br /&gt;dedi de Süleyman: Zeytinyağlı dolma yapmıştım." Rıza Bey, "Oğlum Süleyman,"&lt;br /&gt;dedi, "Yeni bir kalıp buz almıştık ya; onu sandığın içine koy, parçala. Yirmi&lt;br /&gt;şişe birayla üç dört büyük rakı koy üstüne." Kapı açıldı, başı tıraşlı bir&lt;br /&gt;genç göründü. "Hidayet!" diye bir çığlık attı mutfaktan çıkmak üzere olan&lt;br /&gt;Nurhayat Hanım. "Hidayet mi?" Hikmet yerinden fırladı. Nurhayat Hanım&lt;br /&gt;ağlıyordu: "Benim güzel oğlum, nereden çıktın böyle?" Hidayet, kalabalığı&lt;br /&gt;görünce şaşırmıştı: "Ben, anne, izin, bir hafta," gibi bir şeyler mırıldandı.&lt;br /&gt;Hikmet, "Ben Hikmet ağabeyinim," dedi, "Mektupların Hikmet ağabeyi." Hidayet&lt;br /&gt;de davrandı, Hikmet'in elini öpmek istedi; Hikmet bırakmadı. "Hidayet, oğlum"&lt;br /&gt;dedi. "Ayaklarını çıkarmadan Süleyman'la birlikte gidin de buzlu içki&lt;br /&gt;sandığını getirin. Nurhayat Hanım da onların arkasından gitti. "Bu kadar&lt;br /&gt;insana kimse hizmet edemez," dedi Ergun. "İşini bilen eder," diye karşılık&lt;br /&gt;verdi Hikmet. "Kim biliyor bu işi?" diye söze karıştı Behçet. Kim mi biliyor?&lt;br /&gt;"Elbette Kirkor biliyor," dedi Hikmet sevinerek. "Oğlum Salim!" Salim sokakta&lt;br /&gt;çocuklara anlatıyordu: "Hikmet Bey amca ısmarladı bu sandığı, evlendiği için&lt;br /&gt;eşya yapıyor." Hikmet'in sesini duyuncayukarı baktı. "Şu kağıdı al," dedi&lt;br /&gt;Hikmet. Kirkor'un meyhanesini tarif etti. "Koşa koşa git gel olur mu? Hikmet&lt;br /&gt;Bey amcam, çabuk olsun diye tembih ettti dersin." Salim, tozların içinde&lt;br /&gt;kayboldu. Odada oturacak yer kalmamıştı. Nurhayat Hanımın evinden tahta&lt;br /&gt;kereveti getirdiler, duvara dayadılar. Sonra masalar da geldi. Yanyana&lt;br /&gt;getirilen masaların üzerine bir iki çeşit örtü konuldu. "Bu işleri bana&lt;br /&gt;bırakın" diyen Kirkor'un sesi duyuldu. "A...yıp olmadımı Kir...kor, davetsiz&lt;br /&gt;geldik." "Mehmet Bey!" diye sevinçle bağırdı Hikmet. Kapıda Tombalacı Arif,&lt;br /&gt;Muhsin ve Mehmet Beyler utanarak duruyorlardı. Kirkor ellerini iki yana açtı:&lt;br /&gt;"Meyhaneyi kapatınca bunlar açıkta kaldılar. Bu kadar kalabalık olduğunu&lt;br /&gt;bilmiyordum." "Sevindim, sevindim," dedi Hikmet aceleyle, hepsiyle öpüştü.&lt;br /&gt;Kirkor'un kolunda bir sepet vardı. "Merak etme yiyecek getirmedim," dedi.&lt;br /&gt;"Tabak çanak var içinde." Mehmet Bey kollarını sıvadı: "Be...nim de&lt;br /&gt;gar...sonluğum vardır." Kirkor güldü: "Siz ona bakmayın; hiç bir işte&lt;br /&gt;tutunamamıştır." Hay Allah, diyordu Hikmet içinden; bunları yanyana&lt;br /&gt;düşünemezdim bile. Sevgi ile Nursel Hanım içeri girdiler. "Nurhayat Hanım bizi&lt;br /&gt;istemiyor," dedi. "Zaten mutfağa sığamazmışız." "Hakkı da var," dedi Nursel&lt;br /&gt;Hanım. Kirkor'la Mehmet Bey mutfağa gittiler. Kirkor, kese kağıtları ve&lt;br /&gt;tepsilerle geldi: "Bu sebzelerin ayıklanması gerekiyor." Sevgi ile Nursel&lt;br /&gt;Hanım bir köşeye çekildiler; fasulye, patlıcan, biber gibi sebzeleri soyup&lt;br /&gt;ayıklamaya başladılar. Koridordan kırılan buzların gürültüsü geliyordu. Bakkal&lt;br /&gt;Rıza'nın evinden tava, tencere getirildi. Nazmi, "Çocuklar," dedi,&lt;br /&gt;"Hazırlıklar yapılırken biraz kağıt oynayalım mı?" Oyun sözünü duyan Muhsin&lt;br /&gt;Beyle Tombalacı Arif, taburelerini biraz daha ortaya çektiler. "Birbirinizden&lt;br /&gt;sıkılmazsınız herhalde beyler," dedi, Hikmet. "Özür dilerim." Behçet kağıtları&lt;br /&gt;karıştırırken, "Ukalalık etme" diye karşılık verdi, "Herkes birbirinden&lt;br /&gt;memnun." "Merak etme Rıza Bey," diye bakkala teminat verdi Hikmet, "Sadece&lt;br /&gt;iskambil oynanmayacak. Birinci sınıf konuşmalar da yapılacak. Ülkede bir daha&lt;br /&gt;eşini göremeyeceksin." Çırak Süleyman da her sözü dikkatle dinliyordu.&lt;br /&gt;Tombalacı Arif, Bakkal Rıza'nın ve Ergun'un karılarına birer tombala çektirdi.&lt;br /&gt;"Kumarına değil bayanlar," diye rica etti, "Ne çıkarsa çıksın birer Pall Mall&lt;br /&gt;kazanıyorsunuz." İki kadın da biraz sıkıldıkları için bir kenarda&lt;br /&gt;duruyorlardı. Kirkor, kumar oynayanları rahatsız etmeden, tabakları ve&lt;br /&gt;bardakları dizdi. Nursel Hanım, "Bu masaya sığılmaz," dedi. "Herkes tabağını&lt;br /&gt;alsın, bir köşede yesin." "Öyle soğukluk olmaz," diye itiraz etti Hikmet.&lt;br /&gt;Bakkal Rıza'nın dükkanından bir iki boş sandık getirdiler, dikine koydular:&lt;br /&gt;Yemek masası küçük odaya doğru uzandı. MAsanın bir ucu görünmez oldu.&lt;br /&gt;Hüsamettin Bey, "Ben ev sahibiyim, olmaz," diyerek masanın başına Sermet Beyi&lt;br /&gt;oturttu. Evde bulunan bütün sehpaları masanın yanına dizdiler; sigara&lt;br /&gt;tablalarını, suları, içki şişelerinin bir kısmını ve kuru yemişleri bunların&lt;br /&gt;üzerine koydular. Kirkor'un peçeteleri yetmeyince, Hüsamettin Bey'in uzun&lt;br /&gt;süredir sakladığı renkli bir kağıt peçete demeti getirildi. "Bir din adamının&lt;br /&gt;böyle uzun bir masada, bir takım sakallılarla birlikte yemek yediğini&lt;br /&gt;görmüştüm," diye bilgiçlik tasladı Bakkal Rıza'nın karısı. Rıza Bey karısını&lt;br /&gt;payladı: "Aptal, o son yemek. Allah göstermesin." Kadın kızardı, yeni yaktığı&lt;br /&gt;Pall Mall sigarasından bir nefes çekerek başını çevirdi. Hüsamettin Bey,&lt;br /&gt;evinden tavlasını getirdi. Sermet Bey itiraz etti: "Hanımların başını&lt;br /&gt;ağrıtırız." Sebzeleri ayıklamış olan Sevgi onlara yaklaştı, "Ben hepinizi&lt;br /&gt;yenerim," dedi. "Yalnız bir kusurum vardır: Oynarken sayarım." Ergun da&lt;br /&gt;açılmıştı. "Bir isteğiniz varsa, araba emre hazır." Şöför Tahsin atıldı: "Ne&lt;br /&gt;demek ağabeylerim! Siz emredin, meyve ve sebze halini buraya taşıyalım yavaş&lt;br /&gt;yavaş." Bu 'yavaş yavaş' sözü özellikle kadınlar arasında çok tutuldu: Bir&lt;br /&gt;süre gülmelerini kesemediler. Mutfakta hummalı bir faaliyet vardı: Konserveler&lt;br /&gt;açılıyor, taze zeytinyağlı yemekler pişiriliyordu. Kirkor'un etkisi bütün&lt;br /&gt;işlerde görülüyordu; bütün hazırlıklarda meslekten birinin ustalığı göze&lt;br /&gt;çarpıyordu. Salatalar başka türlü hazırlanıyor, mezeler tabaklara başka türlü&lt;br /&gt;dizilyordu. "Ben sanatımı bugüne kadar göstermedim sana evladım Hikmet,"&lt;br /&gt;diyerek mutfakla masa arasında koşuşup duruyordu Kirkor. "Dikkat et çarpmasın!&lt;br /&gt;Sen bizi meyhanede tanıdın Hikmet evladım. Garson kısmı iyi yerde de çalışır,&lt;br /&gt;kötü yerde de. Yeter ki kendini lüks hissedesin." Gerçekten de Hikmet, kendini&lt;br /&gt;lüks hissediyordu; özel olarak verdiği bir yemeğe, dışardan garson çağırmış&lt;br /&gt;bir yeni zengin gibi gurur duyuyordu Kirkor'la. Kumar oynayanların&lt;br /&gt;konuşmaları, mutfaktan gelen sesler ve tavla gürültüsünün ortasında biraz başı&lt;br /&gt;dönüyordu. İnsandan sarhoş oldum, diye düşündü. Çoktandır bu kadar insan&lt;br /&gt;içmemiştim. İnsanın hayal bile edemeyeceği büyük bir oyunun sarhoşluğu&lt;br /&gt;içindeyim. Sonra, bu 'oyun' sözünü unuttu; seslerinakışına kaptırdı kendini.&lt;br /&gt;Biralar içiliyordu fındık fıstık yeniyordu, zeytinyağlı yemekler su dolu&lt;br /&gt;kapların içinde soğutuluyordu, koridorda yavaş yavaş boş şişeler birikiyordu.&lt;br /&gt;Karnınızı sakın doyurmayın beyler, yemeklerimiz geliyor, evet dokunmasın yağlı&lt;br /&gt;boya deniyordu. Birlikte yemek hazırlamanın getirdiği demokratik ortam&lt;br /&gt;gelişiyordu. Herkes işin bir ucundan tutuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        İşler tüy gibi hafifliyordu. İşler havada uçuyordu. Hiç bir yere&lt;br /&gt;değmiyordu. Sigaralar hemen tablalardan boşaltılıyor, çöp tenekesi ikide birde&lt;br /&gt;kapının önüne konuluyor, oradan da sanki görünmez eller tarafından aşağı&lt;br /&gt;taşınıyordu. Hiç uğramadığı halde, çöpçü bile o gün kapıda görünmüştü. Çöpçüye&lt;br /&gt;de bahşiş verildi bir şişe birayla birlikte. Öyle ya bayramdı. Bundan iyi&lt;br /&gt;bayram olur muydu? Patlıcan kızartmaları, zeytinyağlı biber ve patlıcan&lt;br /&gt;dolmaları, fasulyeler Kirkor'un getirmiş olduğu büyük kayık tabaklarının&lt;br /&gt;içinde sofrada yerlerini alıyordu. Her tabak, bir öncekini biraz ileri&lt;br /&gt;itiyordu. Domates, biber, soğan, hıyar ve yeşil salatalıktan meydana gelen&lt;br /&gt;şekilsiz yığınlar, Kirkor'un usta elleri altında hemen güzel tablolar haline&lt;br /&gt;geliyordu. Yemek vakti yaklaştıkça odadaki uğultu artıyordu. Pencerelerin açık&lt;br /&gt;olmasına rağmen odanın ısısı gittikçe yükseliyordu. Hava çok sıcak olmadığı&lt;br /&gt;halde ceketler, hırkalar çıkarılıyor ve odanın bir köşesinde, gittikçe büyüyen&lt;br /&gt;yığınlar halinde yükseliyordu. Her şey çok boldu: Sigara tablalarındaki&lt;br /&gt;izmaritler, gözle görülür bir şekilde büyürodu: Tablayı izleyen bir göz,&lt;br /&gt;izmaritlerin yükselişini kolayca görebilirdi. Ev dışına çıkışlar durduğu için,&lt;br /&gt;oda bütün yükünü almıştı. Koridordaki buz sandığı, dolu ve boş şişeler,&lt;br /&gt;yerlere dizilmiş kavun ve karpuzlar, odadaki sehpalar, ceket-hırka yığını,&lt;br /&gt;birleşik masa, divanlar, sandalyeler arasında hemen hiç boşluk kalmamıştı.&lt;br /&gt;Herkes, kalabalığın verdiği hareket etme isteğine rağmen, her adımını, yavaş&lt;br /&gt;gösterilen bir flimde olduğu gibi sanki yer çekimi yokmuşçasına atmak zorunda&lt;br /&gt;kalıyordu. Hikmet bağırıyordu: "Herkes birden oturacak sofraya; mutfak&lt;br /&gt;köleliğine son verilmeden hürriyet yemeği yenmeyecek!" Kızaran börek,&lt;br /&gt;patlıcan, biber, kabak, köfte, patatesve benzeri yiyeceklerin iştah açıcı&lt;br /&gt;ortak kokusu odayı dolaşıyor ve zeytinyağlılarınkiyle birleştikten sonra&lt;br /&gt;kısmen pencereden uçup gidiyordu. Mehmet Bey, Muhsin Bey, Tombalacı Arif ve&lt;br /&gt;Tahsin gibi gerçek içiciler, kibar görünmeğe çalışarak içtikleri biraların&lt;br /&gt;üstüne, kimseye belli etmeden yerde hafif itişlerle dolaştırdıkları votka&lt;br /&gt;şişesinden takviyeler yapıyorlardı. Sermet Bey, tavlada Sevgi'ye yenildiği&lt;br /&gt;için, hırsını Hüsamettin Albay'dan alıyor ve pulları büyük patlayışlarla yere&lt;br /&gt;indiriyordu. Tombala çekilişleri de hızlanmıştı: Ergun, iki paket Pall Mall&lt;br /&gt;kazanmakla birlikte, otuz liraya yakın içeri girmişti. Yemek tabaklarının&lt;br /&gt;üzerine dağıtılan kağıtlar ve Nurhayat Hanımın büyük eteğinin üzerinde&lt;br /&gt;biriktirilen paralarla oynanan pokerin birinci seansı sona ermek üzereydi.&lt;br /&gt;Hidayet, tiyatroda ustası ve büyüğü olan Hikmet'in yanında sessizce oturuyor&lt;br /&gt;onun sorduğu sorulara saygılı karşılıklar veriyordu. Tombalada ortak oynayan&lt;br /&gt;Ergun ve şöför Tahsin, bu arada son model arabalar konusunda bilgi&lt;br /&gt;alışverişinde bulunuyorlardı. Rıza Beyin karısı Hasibe Hanım, Hikmet'in son&lt;br /&gt;yemek konusundaki açıklamalarını dikkatle dinliyordu. Hikmet de kadının adını&lt;br /&gt;yeni öğrenmişti; demek ki o güne kadar Rıza Beyin karısı olmaktan öteye&lt;br /&gt;geçemeyen bu kadın, kalabalığın içinde kişiliğini bulmuş ve Hasibe Hanım&lt;br /&gt;olmayı başarmıştı. Bakkal Rıza ve çırak Süleyman da Hikmet'in açıklamalarını&lt;br /&gt;başlarını sallayarak dinliyorlardı. "Bir kişi ihanet etmişti onlara," diyordu&lt;br /&gt;heyecanla Hikmet. "Onunla birlikte on üç kişi oluyorlardı. On üç sayısının&lt;br /&gt;uğursuzluğu da buradan gelir." Yeni bir şey öğrendiği için çok sevinmesine&lt;br /&gt;rağmen bakkal Rıza itiraz ediyordu: "İsa, bütün büyüklüğüne rağmen bu hainin&lt;br /&gt;niyetini nasıl anlamadı ki Hikmet Bey?" "Hiç anlamaz olur mu Rıza Bey? Ne var&lt;br /&gt;ki, kadere karşı konulamayacağını biliyordu. Sen bakkalığın ötesine&lt;br /&gt;geçebiliyor musun?" Hasibe Hanım başını salladı. "Böyle büyük kaderlerin önüne&lt;br /&gt;geçilmez." Bir süre tartışıldıktan sonra Hasibe Hanımın, büyük kader sözüyle,&lt;br /&gt;kocası Rıza Beyin bakkalığını kastettiği anlaşıldı. Çırak Süleyman da söze&lt;br /&gt;karıştı aylardan sonra, "Ben olsam o yemeğe gelmezdim," dedi. "Durumumun&lt;br /&gt;anlaşılmasından korkardım." Süleyman'ın da İsa ile haini birbirine&lt;br /&gt;karıştırdığı anlaşıldı ve Hikmet duruma uygun bir söz etti: "Korkmak başka,&lt;br /&gt;bir işi yapmak başka." Dışarı çıkmak isteyen Nursel Hanıma yol vermek için&lt;br /&gt;biraz açıldılar. "Sofraya çiçek lazım," diye mutfağa doğru seslendi Nursel&lt;br /&gt;Hanım. Behçet, cebinden biraz bozuk para çıkardı, ayak altında dolaşan Salim'e&lt;br /&gt;verdi: "Bize bahçelerden, türbelerden biraz vahşi çiek kopar bakalım," dedi,&lt;br /&gt;Nursel Hanıma gülümseyerek. Behçet'in Nursel Hanıma gösterdiği ilgi de gözden&lt;br /&gt;kaçmıyordu. Hikmet'in 'bir numaralı dul kadın' olarak ilan ettiği Nursel&lt;br /&gt;Hanımın yanından ayrılmıyordu artık Behçet. Hüsamettin Bey, oyununa karşışan&lt;br /&gt;Sevgi'ye, "Beni de Sermet gibi acemi mi sandın?" dedi ve düşeş attı: Böylece&lt;br /&gt;oyunun başından beri pulları gürültüyle vuran Sermet Beye son karşılığını&lt;br /&gt;vererek tavlayı hızla kapatıı. Sevgi bir an ürperir gibi oldu. "Sonuncu&lt;br /&gt;oldum," diye mahzunlaşan Sermet Bey, Gelincik paketine uzandı. Tombalacı&lt;br /&gt;Arif'in Pall Mall'ları bittiği için tombalaya son verildi. Şöför Tahsin'in zar&lt;br /&gt;atma teklifi oy birliğiyle reddedildi. Hikmet anlatıyordu: "İsa'ya kimse&lt;br /&gt;ihanet edemezdi. İhanet eden aslında kaybedecekti. Nitekim Yahuda da&lt;br /&gt;bazılarına göre çevre baskısı, bazılarına göre de vicdan azabı yüzünden&lt;br /&gt;sonunda intihar etmek zorunda kalmıştı. İsa'ya ihanet etmek, kimsenin haddi&lt;br /&gt;değildi: Canım hiç öyle şey olur muydu? Mesela buraya gelmeyen biri, nasıl&lt;br /&gt;bizim yargılarımızdan kurtulamazsa, Yahuda da son yemeğe gelmeseydi bile&lt;br /&gt;ihanet etmekten kurtaramazdı kendini. Bu, onun kaderiydi; ihanete uğramanın da&lt;br /&gt;İsa'nın kaderi oluşu gibi. Yahuda, üstesinden gelemeyeceği bir işe girişmişti&lt;br /&gt;yalnız. Bunu anladığı zaman, yani İsa'nın büyüklüğünün yükünü taşıyamayacağını&lt;br /&gt;sezince kişiliğini ortaya koymak için tek yol kalıyordu: İhanet!" Dumrul,&lt;br /&gt;"Pas," dedikten sonra Hikmet'e döndü: "Hepimiz burada seni korumak için&lt;br /&gt;toplanmış bulunuyoruz. Sen merak etme." Herkes birbirine o kadar yakındı ki,&lt;br /&gt;sanki herkes birbiriyle konuşuyor, birbiriyle kağıt oynuyor, birlikte&lt;br /&gt;içiyordu. "Yahuda ne yaptıysa kendine yaptı," dedi Hikmet, "İsa için üzücü&lt;br /&gt;olan, Yahuda'nın ihaneti değildi: Neden yaşadığını hiç bilemeyen bu zavallı&lt;br /&gt;hain, neden intihar ettiğini de anlayamadan ölüp gitmişti. İsa, işte buna&lt;br /&gt;üzülüyordu. Yahuda, ölürken bir günahın kefaretini ödediğini sanıyordu.&lt;br /&gt;Aslında bir günah vardı ortada; fakat bu günah, Yahuda'nın düşündüğü gibi bir&lt;br /&gt;ihanet suçundan doğmuyordu. Aslında günah, İsa'nın zahmetli ve katlanılmaz&lt;br /&gt;yolundan dönmekti. Belki tam bu bile değildi. İsa, Yahuda'nın bu ağır yüke&lt;br /&gt;katlanamayacağını biliyordu. Fakat dünyada bir kişinin -hiç olmazsa bir&lt;br /&gt;kişinin- kaldıramayacağı bir yükün altına girmesi gerekiyordu, bunu insanlara&lt;br /&gt;göstermesi gerekiyordu, dayanamayacağı yolda yürümesi gerekiyordu. Ne İsa, ne&lt;br /&gt;de öteki havariler bu konuda insanlığa örnek olabilirlerdi. Çünkü onlar&lt;br /&gt;kuvvetliydi, çünkü onlar sorumluluklarını biliyorlardı, çünkü onların sonuna&lt;br /&gt;kadar dayandığını herkes biliyordu. İnsanlığa bu konuda ancak Yahuda gibi bir&lt;br /&gt;zavallı örnek olabilirdi. Bu yüzden bütün ümit, Yahuda'daydı. İşte Yahuda&lt;br /&gt;bunun için insanlığa ihanet etmişti ve önemli bir fırsat kaçırılmıştı. İşte&lt;br /&gt;benim de felsefem buydu." Dumrul söze karıştı: "Eskiden yaşamış bir insan gibi&lt;br /&gt;bahsediyorsun kendinden. Sanki geçmişin malı gibi konuşuyorsun." "Çünkü ben&lt;br /&gt;geçmiş, modası geçmiş biriyim. Burada kendimi temsilen bulunuyorum."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-7161422391432916617?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/7161422391432916617/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/tehlikeli-oyunlar-dan-kesitler-2-son.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/7161422391432916617'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/7161422391432916617'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/tehlikeli-oyunlar-dan-kesitler-2-son.html' title='tehlikeli oyunlar&apos; dan kesitler- 2 (Son Yemek )'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-5533029427694290982</id><published>2009-06-17T16:38:00.001+03:00</published><updated>2009-06-17T16:39:38.854+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hikmet benol'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tehlikeli oyunlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oğuz atay'/><title type='text'>tehlikeli oyunlar' dan kesitler- 1 (En Büyük Hazinemiz Aklımızdır )</title><content type='html'>Sevgili Bilge, Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş&lt;br /&gt;olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve&lt;br /&gt;birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve&lt;br /&gt;şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan&lt;br /&gt;olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda&lt;br /&gt;kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.&lt;br /&gt;İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde&lt;br /&gt;bırakmasaydım. Kendimden dekaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine&lt;br /&gt;düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp&lt;br /&gt;sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş&lt;br /&gt;olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış&lt;br /&gt;olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla.&lt;br /&gt;Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor&lt;br /&gt;diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa&lt;br /&gt;arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimde geri dönmek istiyorum, ya da&lt;br /&gt;dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz&lt;br /&gt;bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslına bakılırsa, bu sözleri&lt;br /&gt;kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne3 de hiçbir&lt;br /&gt;şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu&lt;br /&gt;günlerdfe böyle kararlar alınamazdı. Yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu&lt;br /&gt;kararlar. Şimdi her satırı, bu satırı da neden yazdım? diyerek öfkeyle bir&lt;br /&gt;öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta&lt;br /&gt;tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir&lt;br /&gt;davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa&lt;br /&gt;ilgilenmiş insanlarcayadırganacaktır. Oysa, Sevgili Bilge, aziz varlığımı&lt;br /&gt;artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklım, henüz  gidecek bir ülke&lt;br /&gt;bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, buakıl benibütünüyle&lt;br /&gt;terkedi nceye kadar gidipgelenazizvarlık masalınakimse inanmayacaktır. Bazı&lt;br /&gt;insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak&lt;br /&gt;durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısıda başkaları&lt;br /&gt;tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu&lt;br /&gt;da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün&lt;br /&gt;anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı&lt;br /&gt;müelliflere göre bu durum daha acıklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesinburnundangetirmek istiyorum.&lt;br /&gt;Bu nedenle,Sevgili  Bilge, mutlak bir yalnızlığı mahkum edildim. (İnsanların&lt;br /&gt;kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara&lt;br /&gt;saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi&lt;br /&gt;görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları&lt;br /&gt;yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat&lt;br /&gt;bunlar yazı, Sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Geçen sabah erkenden albayıma gittim. Bugün sabahtan akşama kadar&lt;br /&gt;radyo dinleyeceğiz, dedim. Bir süre sonra sıkıldı. (İnsandır elbette&lt;br /&gt;sıkılacak. Benim gibi bir canavar değil ki.) Bunun üzerine onu zayıf&lt;br /&gt;bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakkı olmadığını yüzüne bağırdım. (Ben&lt;br /&gt;yalnız kalmalıyım. Başka çarem yok.) Bazen Nurhayat Hanıma gidiyorum;&lt;br /&gt;karşılıklı susarak oturuyoruz. Konuşmamak ne iyi, bir bilsen. İnsan elbette&lt;br /&gt;konuşmak istiyor; dert yanmak, haklı çıkmak istiyor. Fakat kelimeleri insana&lt;br /&gt;ihanet ediyor, insan kendine ihanet ediyor. Kendinden nefret ediyor. Dul kadın&lt;br /&gt;iyi: bana kahve pişiriyor, sigaramı yakıyor. Onun yanında biraz huzura&lt;br /&gt;kavuşuyorum. Pilleri, kutusundan büyük birradyosu var; onu dinliyoruz.&lt;br /&gt;Nurhayat Hanım sıkılmıyor. Bazen dul kadının evinde, bir iki söz ettiğim&lt;br /&gt;oluyor: Kendi kendime konuşur gibi. Nurhayat Hanım hiç söze karışmaz; aman&lt;br /&gt;işte biri konuşmağa başladı varlığını ortaya koydu, dur ben de bir şeyler&lt;br /&gt;söyleyeyim kişiliğimi göstereyim gibi küçük ça ar içinde değildir dul kadın.&lt;br /&gt;Onunla oyunlar dinliyoruz radyodan. Yıllardır sesleri değişmeyen, fakat adları&lt;br /&gt;farklı olan oyuncuların piyesleri; aynı heyacanlı titreşimler, aynı yükselip&lt;br /&gt;alçalmalar. Sanki yıllardır sürüp giden uzun bir oyunu parça parça oynuyorlar.&lt;br /&gt;Kahkahalar atıyorlar - çocukluğumdan beri dinlediğim kahkahalar. Aynı kapıları&lt;br /&gt;yıllardır açıp kapıyorlar. Aynı güç durumlarda kalıyorlar. Yavaş konuş bizi&lt;br /&gt;duyacak diyorlar, siz burada ne arıyorsunuz bakalım diyorlar. Ben yalnız&lt;br /&gt;sesleri dinliyorum, anlamlarla ilgili değilim.Kuş sesi dinleyerek huzur&lt;br /&gt;duyanlar varmış; onlar gibiyim. Haberleri de, belli konular üzerindeki&lt;br /&gt;konuşmaları da, tartışmaları, açık oturumları, reklamları da, özel programları&lt;br /&gt;da aynı şekilde dinliyorum. Her kuşun kendine özgü bir sesi var: Sözleri&lt;br /&gt;dinlemeden hangi program olduğunu biliyorum bu yüzden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Dul kadının inanılmaz bir hoşgörüsü var: Her çeşit müziği dinliyoruz&lt;br /&gt;üstüste. Bizim dilimizden şarkılar da var galiba: Çünkü sözlerini anlar gibi&lt;br /&gt;olyorum. Dul kadınla ben, senin anlayacağın, soyut bir durumdayız; daha&lt;br /&gt;doğrusu her şeyin özüyle ilgilieniyoruz: Meyvaların yalnız suyunu içiyoruz.&lt;br /&gt;Birer sigara yakalım mı Nurhayat Hanım? diyorum. Yakalım Hikmet Bey, diyor.&lt;br /&gt;Songünlerde bana 'Bey' diyen bir dul kadın kaldı. Görüyorsun ben de kaçamak&lt;br /&gt;yapıyorum: Yalnızlığı dul kadınla aldatıyorum. Ne yapayım? Beni olduğum gibi&lt;br /&gt;kabul ediyor. Sen,yalnız iyi programlarımı dnlemek istedin. Alaturka çaldığım&lt;br /&gt;zaman düğmemi kapatmak istedin. Belki gerçek canavar ben değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Kalemi elinden bıraktı, "Saçmalıyorum albayım," diye mırıldandı.&lt;br /&gt;Aslında bütün canavarlık benim içimde. Birden nasıl oluyor anlayamıyorum.&lt;br /&gt;Hayır, birden olmuyor. Yavaş yavaş oluyor. Oraya nasıl geldiğimi bilemiyorum.&lt;br /&gt;Canım sevgilim derken, kendimi bir odanın ortasında bütün gücümle bağırırken&lt;br /&gt;buluyorum. Sevgi'ye de böyle yaptım. Bir şeyler yapıyorum herhalde. Allahım!&lt;br /&gt;Neden bir türlü hatırlayamıyorum? Albayıma sormalıyım. Durun albayım&lt;br /&gt;geliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Merdivenleri koşarak çıktı. Odaya hızla daldı. "Siz de hep&lt;br /&gt;bulunuyorsunuz albayım.İşte bu kolaylık beni çıldırtıyor." Hüsamettin Bey&lt;br /&gt;başını kaldırdı: "Artık sana şaşmıyorum. Gene ne istiyorsun?" "Yalnız başını&lt;br /&gt;ve sonunu hatırlıyorum albayım. Arada ne yapıyorum acaba?" "Dur," dedi albay.&lt;br /&gt;"Biraz nefes al" Duramam albayım. Beni kimse durduramaz. Bilge bile."&lt;br /&gt;"Anlaşıldı," dedi Hüsamettin Bey. "Mesele nedir?" "Neden tedirgin oluyor beni&lt;br /&gt;görünce albayım? Ne yaptım acaba? Babası içerdeyken ona sarıldım diye mi&lt;br /&gt;kızdı? Allah kahretsin! Kendimi tutamıyordum. Kolay zaferden başım dönmüştü.&lt;br /&gt;Tam formundaydım albayım. Şimdi de formundayım. Biraz koşalım, ısınalım&lt;br /&gt;albayım. Günlük beden hareketlerimizi yapalım." Odanın içinde koşmağa başladı.&lt;br /&gt;"Dur oğlum Hikmet, kendine gel," "Geliyorum albayım, koşarak geliyorum. Şimdi&lt;br /&gt;de beden hareketlerimizi yapalım: Bir iki üç dört. Dörde kadar saymasını&lt;br /&gt;biliyorum albayım. Bundan sonra her sabah aynı hareketleri yapacağım. Karın&lt;br /&gt;dizden yukarı doğru alınırke acak yarım daire şeklinde sola doğru çekilir ve&lt;br /&gt;omuz hizasında yere uzatılır bu sırada eller bitiştirilerek nefes alınır ve&lt;br /&gt;aynı hareket sol karınla tekrarlanır: Yedi sekiz dokuz on. Babasına bile&lt;br /&gt;kızdım albayım. Neden erken yatmıyor dedim. Omuz adelelerimi de şu şekilde&lt;br /&gt;çalıştırıyorum. Hareketler aslında basit, fakat her gün tekrarlanmalı. Beş&lt;br /&gt;altı yedi. Fikret meselesinde burnundan getirdim elbette. Benden önce tufan&lt;br /&gt;dedim. Bütün geçmişi aptalca yaşadığını itiraf etti sonunda. Buyıkıntıya kim&lt;br /&gt;dayanabilir? Sağlam kafa - sağlam beden. Peki neden birdenbire bağırmaya&lt;br /&gt;başladım dersiniz? Neden çileden çıktım? Oysa Fikret'in aptal olduğna karar&lt;br /&gt;verilmişti sonunda. Olayları hatırlıyorum, nedenleri hatırlamıyorum. Buyrun&lt;br /&gt;size mesele! Peki, nasıl kötü oluyorum? Zamanla. Doğru. Zaman her şeyi&lt;br /&gt;hallediyor değil mi albayım?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Durdu, düşünceye daldı."Ne korkunç değil mi albayım? Evet, her şeyi&lt;br /&gt;zaman bu duruma getirdi. Aslında zamandan korkuyordum; günlerin birbirine&lt;br /&gt;benzemesini bu yüzden istiyordum. Bu nedenle yaşamıyordum, değişiklik&lt;br /&gt;istemiyordum. Beni zaman mahvetti albayım. Zamanla buluyor insan formunu. Her&lt;br /&gt;şey zamana bağlı: Yetmiş beş yetmiş altı yetmiş yedi derken insan ölüyor.&lt;br /&gt;Zaman her şeyi hallediyor değil mi? Her sözün hesabını sordum ondan, hiç bir&lt;br /&gt;sözün hesabını vermedim. Çünkü ben canavardım albayım, insan etine susamıştım.&lt;br /&gt;Çiğ et yemek  istiyordum. İşte sana çiğ et: Midene oturdu. Fakat ben,&lt;br /&gt;gerçekten yanaydım; bu nedenle midem bozuluncaya kadar devam ettim. Onun gibi&lt;br /&gt;kendimi  korumadım. Şimdi de beden hareketlerimi yapıyorum, karın adelelerimi&lt;br /&gt;kuvvetlendiriyorum. Gelecek sefer herkesi çiğnemeden yutacağım. Çünkü taş gibi&lt;br /&gt;sertleşti midem. Geriye doğru dönelim, karın adelelerini görelim: Bir iki üç&lt;br /&gt;dört. İşin başına dönelim. Beni istemedi, yeter artık dedi. Fakat onu ben&lt;br /&gt;kovdum. Çünkü as en bilirsiniz ki, en iyi savunma saldırıdır. Ben yamyamım&lt;br /&gt;albayım: Çiğ etten -insan etinden- midesi bozulan bir yamyam. Acıklı bir&lt;br /&gt;yamyam değil mi? İşte benim dramım albayım! Zaman her şeyi bozuyor albayım.&lt;br /&gt;Ona kendimi göstermek istedim ve sonra da acıklı görüntümü örtmek için&lt;br /&gt;meseleyi gürültüye getirmeğe çalıştım. Fakat hatırlamıyorum albayım., Allah&lt;br /&gt;kahretsin hatırlamıyorum. Bir takım bağırmalar, ağlamalar duyar gibiyim; bir&lt;br /&gt;öfkenin, sebepsiz bir öfkenin yükseldiğini görür gibiyim. Peki ne yaptım? Ne&lt;br /&gt;söyledim?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Oturdu. "Beni tahrik etmiş olmalı. Bilmeden bir yere dokunmuş olmalı.&lt;br /&gt;Herhalde ben de kendimi korumadım. Hayır yalan! Korumuş olmalıyım. Her&lt;br /&gt;hareketimi hesaplamış olmalıyım. Küçük hesaplar yapmış olmalıyım. Kalbi&lt;br /&gt;çalıştıralım albayım; kalp hareketleri yapalım. Kalbe giden damarları&lt;br /&gt;genişletelim: İkialtı sekiz beş. Koşalım, durmadan koşalım. Herkes kendine&lt;br /&gt;bakmalı. Herkes kendini sever. Aziz varlığımızı koruyalım, aziz aklımızı&lt;br /&gt;koruyalım. Bizi, biz olduğumuz için sevmezler;sağlam olalım. Bizim oyunları&lt;br /&gt;bir arkadaşa okuyordum albayım; o günlerde bir kız aşık olduğu için beni&lt;br /&gt;dinlerken uyukladı. Yalan albayım, böyle bir şey olmadı; fakat olabilirdi. Her&lt;br /&gt;an tetikte olalım. Kötü ihtimalleri bir bir düşünelim. Beyin jimnastiği&lt;br /&gt;yapalım. Birkötü ikikötü üçkötü dörtkötü. Şimdi hep birlikte nefes alalım.&lt;br /&gt;Koşalım albayım, durmadan koşalım. İtirazlarınızı dinlemiyorum albayım.&lt;br /&gt;Koşuyorum." Koşarak odadan çıktı, merdivenlerden inerken düşüyordu. Hemen&lt;br /&gt;masanın başına geçti. Kaldığımız yerden delim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Canavar ben değilim. Belki de canavarım. Son günlerini bu odada&lt;br /&gt;geçirmek zorunda kalan emekli bir canavar. Can sıkıcı anlarını hatırlayarak&lt;br /&gt;acıklı canavar sesleri çıkaran bir kara ejderi. Vuuu vuuu! Canavarın en kötü&lt;br /&gt;günleri hangisi? Canavar takvimine göre perşembeleri. Çünkü perşembeleri&lt;br /&gt;sevmem. O günleri hatırlamak istemem. Hangi 'ogünleri'? Sevmem işte. Özellikle&lt;br /&gt;perşembe günleri pencereden bakıyorum: Gaz tenekeleri var, içlerine toprak&lt;br /&gt;doldurulmuş. Kim doldurmuş? Ben doldurdum. Karışık bir takım tohumlar ve&lt;br /&gt;çiçekler satan adama dedim ki: Bana bir çiçek ver. Arsız çiçeklerden verdi.&lt;br /&gt;Bilirsin işte: Begonya mı derler? Kırmızıdır, mat yapraklıdır, kötü boyanmış&lt;br /&gt;mahalle kadınları gibi bir çiçektir. Elimden bu kadarı geldi. Belki ayrıca,&lt;br /&gt;kuru akvaryum içinde solucan da beslemeliyim. Mide adelelerim kuvvetlenince&lt;br /&gt;onu da yaparım. Sen tabii, perşembe günleri ne olduğunu merak ediyorsun. Bu&lt;br /&gt;sözlerin sonunda esaslı bir itiraf bekliyorsun.Yok canım, beden eğitimi&lt;br /&gt;derslerinden nefret ede altı yıl boyunca her perşembe bu münasebetsiz ders&lt;br /&gt;vardı. İsmini bile yazmak istemem bir daha bu sıkıcı dersin. Öyle sözler&lt;br /&gt;ediyorum ki, ne ağlanır ne de gülünür bunlara değil mi? Bir zamanlar insanları&lt;br /&gt;güldürürdüm. Ne yapalım? Komedi aktörleri bile sonunda duygulu filimlerde&lt;br /&gt;oynamaya özenmiyorlar mı? Ben de kalabalık yerlerde ağlayan sarhoşlara döndüm.&lt;br /&gt;İnsan böylelerini görünce meyhane kapısını vurduğu gibiçıkar gider. Sevgi'nin&lt;br /&gt;bir akrabası vardı: Ergun gibi bir şeydi adı. Bak o gülmezdi sözlerime. Çünkü&lt;br /&gt;Selim Bey miydi neydi bir akraba vardı orada. Onun mirasına göz koyduğumuzu&lt;br /&gt;sanırdı bu Ergun. İnsanların adlarını da unutuyorum artık. Bir kız vardı, onun&lt;br /&gt;da adını unuttum; oysa aylarca dolaşmıştım bu kızla.Üstelik bir kere de&lt;br /&gt;ağlatmıştım onu. Fazla ağlamasına fırsat kalmadan kaçtım, kız benimle evlenmek&lt;br /&gt;istiyordu çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Kalemi bıraktı. Bir kadını daha ağlatmıştın. O kimdi. Düşündü. Evet,&lt;br /&gt;yüzü yaralı bir kadındı. Anadolu'daydım albayım. Pokerde kaybetmiştim. Şöförle&lt;br /&gt;muhasebeciyi randevu evine götürecektim. Öyle söz vermiştim. Sonra nasıl oldu&lt;br /&gt;bilmiyorum, bir kamyonda gidiyorduk -artık olayların bazı kısımlarını&lt;br /&gt;hatırlamıyorum-şehre varınca onları randevu evine götürecektim. Kumar&lt;br /&gt;borcuydu. Oysa yol boyunca yemek paralarını da ben vermiştim. O sayılmamıştı.&lt;br /&gt;Otelde kalmıştık. Onlar horlamışlardı. Korkudan ve gürültüden uyuyamamıştım.&lt;br /&gt;Onları uyandırmak ve ben ömrümde hiç randevu evine gitmedim,demek istemiştim.&lt;br /&gt;Benim bu insanların içinde ne işim vardı? Onlardan nefret ediyordum. Bununla&lt;br /&gt;birlikte sanki onlara yaranmak istiyordum. Allah kahretsin, onlarla çok samimi&lt;br /&gt;bir görüntü içinde konuşuyordum. Bu adını unuttuğum kızı da anlattırmışlardı&lt;br /&gt;bana sonunda. Çok baskı yapmışlardı: Karılarıyla nasıl yattıklarına kadar bu&lt;br /&gt;konuda en ince ayrıntılara girmişlerdi. Bir şey söylemezsem çok ayıp olacaktı.&lt;br /&gt;İşte zora gelemiyordum.İşletme müdürü de kızını benimle evlendirmek istiyordu,&lt;br /&gt;ikide birde yemeğe çağırıyordu beni. Muhasebeci de kamyonda giderken sırtıma&lt;br /&gt;vurup duruyordu; sana şu kızı yapalım diyordu. Bana yapıyorlardı. Nazmi de&lt;br /&gt;yapmıştı: Behçet'in karısıyla ilişki kurduktan sonra bana da bir kadın&lt;br /&gt;yapmıştı. Bir gece, daha önce hiç gitmediğim bir evde birdenbire kadını&lt;br /&gt;yanımda bulmuştum. Burası kadının eviydi. Nazmi de Behçet'in karısıyla&lt;br /&gt;birlikte yatak odasındaydı. Kadın pantalon giymişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Neden kumarda kaybettim? diye hırsla vurdu yumruğunu masaya. Neden o&lt;br /&gt;gece otelde horlayanları uyandırıp, adını şimdi unuttuğum kızla yattığım&lt;br /&gt;yalan! diye suratlarına bağırmadım? Neden pantalonlu kadını -çirkin ve ihtiyar&lt;br /&gt;olduğu halde- divanda öptüm? Sonra,Allah kahretsin, bu pantalon yüzünden bir&lt;br /&gt;şey yapamadım. Çünkü kadın nazlandı. Hay Allah! tabii ilk gece olmazdı,&lt;br /&gt;kadının da bir şerefi vardı. Neden Behçet'e de ihanet ettim? Nazmi, onun&lt;br /&gt;karısıyla yatak odasına gidince neden kaçıp gitmedim? Kadın, sevgilim,dedi.&lt;br /&gt;Rezalet. Annem yaşındaydı. Hayır, belki daha büyüktü. Pantalonu&lt;br /&gt;çıkarabilseydim mesele yoktu. Bile bile kötülük budur işte. İlk gece&lt;br /&gt;okşayacaksın, ikinci gece... Kadın sonra Nazmi ile ne haberler gönderdi?&lt;br /&gt;Büsbütün küçüldüm. Kadının kulağına da o gece Allah bilir, sevgilim filan da&lt;br /&gt;dedim. Nazmi, pantalon meselesine çok güldü. Aman Allahım! Demek ona da&lt;br /&gt;anlattım! Bir pantalon yüzünden küçüldüm. Hayır, küçüldüğüm halde, bir&lt;br /&gt;pantalon yüzünden... Aynı şey. Kendimi sattım, vermediler; ya da bunun gibi&lt;br /&gt;bir şey. Sonra ne oldu randevu evinde? Yüzü yaralı kadınla da yatamadım işte.&lt;br /&gt;Onlar oteldeydi horlamalarını sürdürüyorlardı. Erkenden çıktım, bir randevu&lt;br /&gt;evi buldum. Nasıl bulduğumu Allahtan hatırlamıyorum. Belki otel katibine&lt;br /&gt;sormak alçaklığını filan göstermişimdir. Kadının göğüsleri küçüktü, çok da&lt;br /&gt;uğraştı benimle, hayır yüzü yaralı değildi, yüzüne bant yapıştırmıştı, hayır&lt;br /&gt;böyle bir resmini vermişti, yıllarca cüzdanımda taşıdım, yalan,aylarca, belki&lt;br /&gt;de günlerce, ne uzatıyorsun? Cüzdanıma bir bakayım, olur mu canım? elbette yok&lt;br /&gt;işte, kadınıağlattım sonra, neden ağlattım? çünkü yatamadım, bir şey yapmam&lt;br /&gt;gerekiyordu ona, ben de ağlattım, o işi yapamadığıma göre, beni öptü ağlarken,&lt;br /&gt;evet, bir ıslaklık hatırlıyorum yüzümde, tuzlu bir ıslaklık, sonra o işi de&lt;br /&gt;yaptık, yattık yani, demek istiyorum ki tam değil, ben geldim yani sonunda,&lt;br /&gt;kadın benimle alay etmedi, birtanesi etmişti çünkü, onun için sevmezdim böyle&lt;br /&gt;yerleri kadını ağlatmıştım, çünkü sarhoştum, çünkü ne yaptığımı bilmiyordum,&lt;br /&gt;yalan, hayır doğru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Kadına söz vermiştim tekrar gelirim diye. Ben de sahte acımacının&lt;br /&gt;biriyim. Bu kadına hiç olmazsa bir kere daha gidebilirdim, belki ikinci&lt;br /&gt;seferde başarılı olurdum. Şimdi gitsem bulabilir miyim acaba? Polis kayıtları&lt;br /&gt;filan. İmkansız mı? Ne yapabilirdim? Elbette sonunda bir kadına&lt;br /&gt;gidecektim.İnsanlardan kaçamazdım. (Mektubu yazmağa devam etmeliyim). Bunları&lt;br /&gt;kime anlatmalı? Bilge'ye. Mektubu yazmalısın. İnsanlar bilmeli. Belki yarın&lt;br /&gt;ölürsün çünkü. Bunları hemen yazmalısın. Götürüp postaya atmalısın. Yolda&lt;br /&gt;giderken de kimseyle mesele çıkarmamalı. Kafamda, demek istiyorum. Fakat onlar&lt;br /&gt;ne meseleler çıkarıyorlar. Yolda karşıdan karşıya geçerken bile mesele&lt;br /&gt;çıkıyor: Otomobiller, insanı nefretle sıyırarak geçiyor. Önüne baksana, beni&lt;br /&gt;çiğneyecektin alçak! Araba uzaklaşıyor,işkence devam ediyor. Bana alçak&lt;br /&gt;diyemezsin. Otomobil gidiyor, kavga kalıyor. Kafama işkence ediyorlar. Sizi&lt;br /&gt;şikayet edeceğim. Adam pi pis gülüyor. Ne gülüyorsun? Ben sana gösteririm.&lt;br /&gt;İhtilal yapıyoruz, ben diktatör ol Ben karşıdan karşıya  geçerken bana gülen&lt;br /&gt;şöförü, arabasıyla yanımdan hışım gibi geçen haini bulup getirin. Biz ihtilali&lt;br /&gt;bunun için yaptık. İşte seni yakaladım. Karşımda domuz gibi susup durma. Özür&lt;br /&gt;dile, yerlere kapan, bir şeyler söyle. Olmadı. Bilge'nin mektubunu göndermeli.&lt;br /&gt;Postahaneye gittik. Pul verir misiniz? Bozuk paranız yok mu? Olsaydı verirdik.&lt;br /&gt;Bozdurun gelin. Canım işim acele.  İşiniz aceleyse bozuk parayla dolaşın. Bu&lt;br /&gt;durakta inecektim. Daha önce söyleseydiniz; bu  tarafa bakmadınız ki. Posta&lt;br /&gt;memuruyla biletçiyi de yakalayın; hepsini birden kurşuna dizin. Önce bana&lt;br /&gt;getirin.Sorgu sual yok, götürün. Bir de şey vardı... Ne vardı efendimiz? Adam&lt;br /&gt;yolda gidiyordu, sert bir görünüşü vardı, bana çarpabilirdi. Çarptı mı&lt;br /&gt;efendimiz? Susun. Her ihtilalin bir başkanıolur, herkes onu dinler. Çarpsaydı&lt;br /&gt;elbette özür dilemeyecekti. Beni kızdırabilirdi. Ben öfkelenince&lt;br /&gt;sırıtabilirdi. İnsanlar her gün birbirlerine neler yapıyor. Her gün&lt;br /&gt;başkalarında görüyoruz da aman bize bulaşmasın diye sus uyoruz bu kötülüklere.&lt;br /&gt;Adam benden kuvvetli olabilirdi, ben onun peşinden koşabilirdim, yakasına&lt;br /&gt;yapışabilirdim, beni itip yere düşürebilirdi. Onu da yakalayın. Gözüm&lt;br /&gt;görmesin yalnız. Bu sahneyle karşılaşabilecek kadar kuvvetli hissetmiyorum&lt;br /&gt;kendimi. Diktatörler hassa olur. Ben de kötü ihtimalleri düşünmekten&lt;br /&gt;hassaslaştım. Fakat sağlığımı da bu  duyarlığıma borçluyum. Çünkü, insanın&lt;br /&gt;düşünceleri gerçekleşmez. Kötü şeyler düşünürsen kötü  şeyler gerçekleşmez.&lt;br /&gt;Korktuğun her olaydan, başına gelmesinden ürktüğün her kötü raslantıdan&lt;br /&gt;kaçınmak için onu ayrıntılarıyla düşünürsün hemen. Ayrıntılarıyla düşünmek&lt;br /&gt;şart. Yoksa bir noktayı bile düşünmeyi unutsan o nokta başına gelir. Yalnız&lt;br /&gt;yaşayanlar her şeyi hesaba katmak zorundadır. Başka türlü korunamazlar. Başka&lt;br /&gt;türlü yaşayamazlar. Allahım neler düşünüyorum! Düşün oğlum Hikmet. Düşün ki&lt;br /&gt;bunlar başına gelmesin ha-ha. İyi şeyleri düşünmekten kaçın sadece. Onlar&lt;br /&gt;başına gelsin. Mesele bu kadar basit işte. Daha önce bunu neden akıl edemedim?&lt;br /&gt;Peki, i nsan düşüncesini durduramazsa ne olacak? Hiç durmadan kötü olayları&lt;br /&gt;düşün; iyi olayları düşünecek vaktin kalmasın.  Bunu da kimseye söyleme,&lt;br /&gt;büyüsü bozulur sonra. Başıma kötü işler gelecek, başıma kötü şeyler gelecek.&lt;br /&gt;Bilge'yi bir daha göremeyeceğim, hiç göremeyeceğim. Bilge beni ne yapsın?&lt;br /&gt;Sevmiyor işte, sevmiyor sevmiyor. Mektup yarıda kaldı yahu, devam edelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Kendimi iyi hissetmiyorum Bilge. Beni bir daha görmek isteyeceğini&lt;br /&gt;sanmıyorum. Kendimi suçlu hissediyorum. Doğduğum günden başlayan bir suçdizisi&lt;br /&gt;içindeyim. Seni görmek istemiyorum, seni görmek istemiyorum. Aynı olaylarıbir&lt;br /&gt;daha yaşayacak gücüm kalmadı. Beeni unut -belki de unuttun- beni unut. Başıma&lt;br /&gt;gelecekleri düşünme. Ne yaptığımı, nasıl yaşadığımı merak etme. Sana anlatması&lt;br /&gt;zor. Sevmesini bilmeyenler, kaderlerine razı olmalıdırlar. Oluyorum.&lt;br /&gt;Eyvallah.İyi değilim, fakat üzüntülü de değilim bak gülüyorum: Ha ha.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                artık senin için bir yabancı olan&lt;br /&gt;                                         H.H.H.(Ha-Ha Hikmet)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Hemen giyin. Çorapların yatağın altında. Pembe gömleğini giy. Kazağını&lt;br /&gt;geçir üstüne. Bakkaldan zarf alırsın. Yolda mesele çıkarma. Postacı sana neler&lt;br /&gt;yapabilir? Onu düşün, tedbirini al. Ağır ağır giyindi. Bir şey düşünmemeğe&lt;br /&gt;çalışarak merdivenlerden indi. Bakkaldan zarf istedi. "Buyurun üstad." Durum&lt;br /&gt;iyi gidiyor. "Yağmur yağacak galiba Rıza Bey." Ona Rıza Bey denince sevinir.&lt;br /&gt;İnsanlarla iyi geçiniyorum. Böyle söyleme, böyle düşünme; iyi şeyler düşününce&lt;br /&gt;biliyorsun... Mektubu postaya verdi; bir aksilik çıkmadı. Eve dönmek&lt;br /&gt;istemiyorum. Yollarda dolaşmak istemiyorum. Hava kapalıydı. Sonbahar gelmiş&lt;br /&gt;demek. Bu mevsimlerle nasıl ilgilenir insanlar? İçimin mevsimlerine de hiç&lt;br /&gt;uymaz şu tabiat. Onun için tabiat çocuğu olmadım, olamadım. Mevsimlere&lt;br /&gt;uyamadım. Duyduğum bazı belirsiz sıkıntılardan, mevsimlerin değişmek üzere&lt;br /&gt;olduğunu sezerim. O sıralarda kafamı bir şeylere takmamışsam tabii. Yağmur&lt;br /&gt;yağacak. Hüzünlü mevsim diyorlar. Peki, nerede yerdeki yapraklar? Ağaçsız bir&lt;br /&gt;yoldayım, ondan . Şu adını unuttuğum kızı da yağmur yağarken ağlatmıştım.&lt;br /&gt;Sevgi de evime ilk defa yağmurlu bir günde gelmişti: Üstümde yeşil bir gocuk&lt;br /&gt;vardı. Sevgi, o sıralarda Nursel Hanım yüzünden sanatçılarla görüşüyordu.&lt;br /&gt;Onlara takılsaydım, neden duvarlarınıza balık ağları asmıyorsunuz? deseydim;&lt;br /&gt;sanatçı işaretleriniz nerede diye sorsaydım. Sen sanki ne yaptın? diye&lt;br /&gt;küçümserlerdi belki beni; işte görmemişin biri bu Hikmet, diye&lt;br /&gt;düşünebilirlerdi. Ben de onlarla hırslanırdım, sonra hepsini yakalatırdım.&lt;br /&gt;Benimle yaptığınız tartışmaları kazanmakla sanki daha iyi bir ressam mı&lt;br /&gt;oluyorsunuz Nursel Hanım? Alaycı bir şekilde gülümsedi. Beni bir gören olsa...&lt;br /&gt;Sonra hepsini yakalatırdım: İnsanlarla uğraşamam. Soğukkanlılıkla hepsini&lt;br /&gt;ortadan kaldırabilirim, bütün dellileri ortadan yok edebilirim. İnsanlar benim&lt;br /&gt;için birer deneme tavşanıdır. O kız da bir tavşandı. Kahvede, oda arkadaşımla&lt;br /&gt;oturuyorduk ve adını şimdi unuttuğum bu kızdan bahsediyorduk. Bugün kızla&lt;br /&gt;buluşacağım dedim. Yarın bu şehirden ayrılmak zor unda olduğumu söyleyeceğim,&lt;br /&gt;dedim. Durumu iyice hesaplamıştım. Bu kızdan artık kurtulmak gerekiyordu.&lt;br /&gt;Benimle evlenebilirdi. Biraz da korkuyordum. Mesele çıkar diye. Sen bir&lt;br /&gt;canavarsın dedi, oda arkadaşım. İnsanları kullanıyorsun. Müstehzi bir tavır&lt;br /&gt;takındım. Rolümü iyi oynadım. Oda arkadaşım beni anlamıyordu.Beni kimse&lt;br /&gt;anlamıyordu. Bu nedenle kıza daha kötü davranmağa karar verdim. Yolda giderken&lt;br /&gt;birden söyledim bu şehirden ayrılacağımı. Bu sözleri duyunca elbette ağladı.&lt;br /&gt;Bunu beklemiyordum. Birden yağmur başladı. Tenha bir yerlerde yürüyorduk. Onu&lt;br /&gt;daha önce hiç öpmemiştim. Yolda kimseler yoktu. Bir ağacın altında telaşla&lt;br /&gt;öptüm onu: Vaktim kalmamıştı. Ertesi gün gidiyordum. Odam boştu: Arkadaşıma,&lt;br /&gt;her ihtimale karşı evde bulunmamasını söylemiştim. Kızın dudakları ıslaktı;&lt;br /&gt;göz yaşından olmalıydı. Onu eve götürdüm. Yolda bir kere daha öpmüştüm, sonra&lt;br /&gt;beni itmişti. Eve girince hemen perdeleri kapattım. Çünkü kız, çok&lt;br /&gt;kalamayacaktı, bir yerlerde çalışıyordu, işine dönmesi gerekiyordu. Onu divana&lt;br /&gt;yatırdım. Pencerenin önünde oynayan çocukların seslerini duyuyorduk. Kalktı,&lt;br /&gt;perdeyi açtı. Bana aksilik etmek istiyordu. Elini tuttum. Bu temasla ikimiz de&lt;br /&gt;ürpermeliydik. Olmadı. Divanın üstüne oturduk. Benim gidişimi konuştuk. Beni&lt;br /&gt;suçladı. Ona yazacağıma söz verdim. Oysa adresini almamıştım; bunu biliyordu.&lt;br /&gt;Sesini çıkarmadı. Şimdi adını bulurdum, adresini almış olsaydım. Gene divana&lt;br /&gt;yattık. Kollarımla onu sardım, saatime baktım, ikiye geliyordu. Elimi&lt;br /&gt;bacaklarına uzattım. Aylarca birlikte dolaşmıştık. Bir iki günüm daha olsaydı.&lt;br /&gt;Fakat biliyordum ki bu yakınlığı, gidişimin yarattığı gerginliğe borçluydum.&lt;br /&gt;Yarım yamalak seviştik divanda. Sonra birden fırladı, eteklerini düzeltti,&lt;br /&gt;perdeleri açtı, geç kaldığını söyleyerek aceleyle çıktı gitti. Divanda,&lt;br /&gt;uzandığım yerde kaldım. Onu bir daha görmedim. Sonra adını da unuttum. Onunla&lt;br /&gt;evlenseydim korkunç bir şey olurdu. Başkasıyla evlendim, gene korkunç oldu.&lt;br /&gt;Sevgi böyle davranmamıştı bana: Gocuğunu çıkardıktan kısa bir süre sonra kendi&lt;br /&gt;isteğiyle kucağıma oturmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Göğsünde bir sıkışma hissetti. İçine bir hüzün çöktü. Mevsim insanı&lt;br /&gt;etkiliyor demek. Başı döndü bir elektrik direğine tutundu. Yoldan geçenlerin&lt;br /&gt;görünüşü iyi. Demek dünyanın durumu iyi. Ben de iyiyim. İyi deme. Yağmur&lt;br /&gt;başladı işte. İnsanın kazağından içeri girer, iğne gibi derisine batar.&lt;br /&gt;Kendimi yormadan yürüsem, bir kahveye girsem. Kahve bakımından düzenli bir&lt;br /&gt;şehirdir: Her yerde bir tane bulunur. Kahvenin yaylı kapısını itti, pencerenin&lt;br /&gt;önündeki bir masaya oturdu. "Bana bir çay." "Beye bir çay." Burada insana iyi&lt;br /&gt;davranırlar, bir geleneği vardır çünkü insan kendini boşlukta hissetmez. İyi&lt;br /&gt;şeyler düşündüğün halde iyi şeyler olur. Kusura bakmayın, sıkıntım var.&lt;br /&gt;Kendimi yaşamak zorundayım. İnsanları ve tabiatı sevmeyen birine saldırmakla&lt;br /&gt;daha mı iyi olacaksınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Sevgi'nin elbiselerini kolay çıkaramamıştım; oysa kenimi soğukkanlı&lt;br /&gt;hissediyordum. Gene bir acele vardı işin içinde. Bazı şeyleri yaşamakta geç&lt;br /&gt;kalmıştık, zaman kazanmak zorundaydık. Telaştan doğru dürüst sevişemedik.&lt;br /&gt;Aylar sonra bir düzene girebildik. Bütün oyunları kısa bir süre içinde sahneye&lt;br /&gt;koymak istedik. Bu endişe yüzünden heyecanlar çabuk tükendi. Biraz daha idare&lt;br /&gt;edebilirdik. Çayını yudumladı. Elimizi kolumuzu nereye koyacağımızı&lt;br /&gt;bilmiyorduk. Şimdi olsaydı daha düzenli davranırdım. Doğru kapısını çalardım,&lt;br /&gt;ben geldim Sevgi, derdim. Ona neden giderdim? Geçen gün yolda görmüştük ya,&lt;br /&gt;işte ondan. Uzun süre yalnız başıma düşündüm Sevgi, buhranlarımı senden&lt;br /&gt;saklamak istemiyorum artık. Bana bir çay pişir. Bırakalım her şey kendi&lt;br /&gt;kendine düzene girsin: Yavaş yavaş soyunalım. Bir şey kaybetmek korkusuyla&lt;br /&gt;yaşamayalım. Ne olacak endişesine kapılmayalım. Bırakalım zaman her şeyi&lt;br /&gt;halletsin. Bu söz bize korkunç gelmesin. Aynı ırmağa bir kere daha girelim.&lt;br /&gt;Acele etme, çay kendi kendi enir. Sen gideli neler oldu bak diyerek her şeyi&lt;br /&gt;bir çırpıda anlatmayalım: Bu sağlık bozucu davranıştan kaçınalım. Hemen&lt;br /&gt;birbirimizi eksiltmeyelim. Dur ıslanmışsın, sana kuru bir şeyler vereyim,&lt;br /&gt;deme. Hürriyetime düşkünüm biliyorsun. Nasıl olsa kururum. Günlük yaşantıların&lt;br /&gt;küçük koşuşmaları içinde bunalmayalım, nefes nefese kalmayalım. İnsan kendini&lt;br /&gt;kaybediyor sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Peki Hikmetçiğim, dedi Sevgi. İnsanlar birbirini anlamadan da&lt;br /&gt;sevebilir. Her ırmağa istenildiği kadar girilebilir. Tecrübe insana bir şey&lt;br /&gt;kazandırmaz. Çok bilen çok yanılır damlaya damlaya göl olur. Saçmalama dedi&lt;br /&gt;Hikmet kendi kendine. Ben küçük burjuvaları sevmiyorum Sevgi. Kapı tokmağını&lt;br /&gt;da tamir etmek istemiyorum. Ne olur bir marangoz çağır. Ampulu değiştirmek&lt;br /&gt;için de elektrikçi gelsin. Seviştikten sonra yataktan hemen kalkmayalım. Hiç&lt;br /&gt;kalkmazdık zaten Hikmet. İçimiz kalkmasın demek istiyorum. Çok becerikli&lt;br /&gt;olmalıyım: Birbirimizin kusurunu görürürüz o zaman. Zaten becerikli olacak&lt;br /&gt;gücüm yok Hikmet. Sen gideli çok zayıfladım. Biliyorum, yolda farkettim seni&lt;br /&gt;görünce. Belki bir çocuğumuz da olur Hikmet. Çocuk mu? Evet, öyle ya: Geride&lt;br /&gt;bir şeyler bırakmak gerekiyor. Her şey denenmeli. Yavaş yavaş. Evet, yavaş&lt;br /&gt;yavaş hamile kalırsın Sevgiciğim, çocuğu karnında iki yıl taşırsın. Hızlı bir&lt;br /&gt;gebeliğin gerilimine dayanamayacağımı hissediyorum. Birdenbire büyük bir&lt;br /&gt;karınla karşılaşmakta yorum. Sancı filan da çekme olur mu? Dünyada yeteri&lt;br /&gt;kadar acı var zaten. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Yavaş yavaş doğur, olur&lt;br /&gt;mu? Çok yavaş seviştiğimiz bir günün sonunda hamile kalırsan bütün bunları&lt;br /&gt;başarırız belki. Çocuk da yavaş ağlasın. Yorgun yaşayalım dünyayı. Yorgun bir&lt;br /&gt;aşk olsun ilişkimiz. Bana iki aspirin ver, her tarafım ağrıyor. Evliliğimizin&lt;br /&gt;ilk günlerinde olduğu gibi fakat telaşı eksik bir yaşantı olsun: Durgun&lt;br /&gt;birhavuzun ılık sularına girer gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Uzun ve durgun bir yaşantı için aklımızı koruyalım. Çünkü Sevgiciğim,&lt;br /&gt;sen de biliyorsun ki, en büyük hazinemiz aklımızdır. Geliyorum Sevgi, yağmur&lt;br /&gt;dinsin geliyorum. İnsanların arasına sıkışmadan geleceğim, yavaş yavaş&lt;br /&gt;yürüyerek geleceğim. Önce çayımı bitereceğim; sonra, sakin ve ilgisiz bir&lt;br /&gt;tavır takınarak garsonun yaklaşmasını, önümden bardağı kaldırmasını&lt;br /&gt;bekleyeceğim. Sonra, yavaş yavaş uzatacağım parayı. İnsan endişe etmezse küçük&lt;br /&gt;hesaplara kapılmaz. Birçok işi bir anda yapmağa çalışmazsa her an ne&lt;br /&gt;yapacağını unutmaz. Bütün kötülükler dalgınlıktan çıkıyor. İnsan nerede&lt;br /&gt;olduğunu, ne yapmakta olduğunu her an bilmeli. Mesela ben şimdi kahvedeyim,&lt;br /&gt;bunu uzun uzun düşündüm, Hikmet sen kahvedesin dedim kendime, çayını içtin&lt;br /&gt;dedim, parasını ödeyeceksin dedim. Dışarda yağmur yağıyor, sen yağmurun&lt;br /&gt;dinmesini bekliyorsun. Mevsimlerden sonbahardır ve içindeki bu yavaş hüzün,&lt;br /&gt;sonbahar yüzündendir. İlkbahar olsaydı böyle hissetmezdin. MEvsimlerin&lt;br /&gt;değiştiğini gözden kaçırmamalısın, mevsiml insanları birbirine&lt;br /&gt;karıştırmamalısın. Kahvede otururken Sevgi'ye gideceğini durmadan düşünüp&lt;br /&gt;sonra da çayın parasını verip vermediğini bilmez bir duruma düşmemelisin.&lt;br /&gt;Hızla kapıdan çıkıp, yürümeğe karar vermiş olduğun halde yalınayak otobüse&lt;br /&gt;binmemelisin. Hiç bir zaman, birdenbire kendini bilmediğin bir yerde&lt;br /&gt;bulmamalısın. Bütün kötülükler hazırlıklı olmamaktan doğuyor. İlerisi için çok&lt;br /&gt;hesap yapmamalısın. Hesap yapmağa alışmamalısın. Bütün kötülükler&lt;br /&gt;alışkanlıklardan doğuyor. İnsan acele etmeden kendini seyrederse,&lt;br /&gt;alışkanlıkların kölesi olup olmadığını görebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Ben de yavaşlıktan yanayım Hikmet. Ben de yorulmamaktan yanayım.&lt;br /&gt;Senden yanayım. Benim sözlerimi kullanıyorsun Sevgi, ne iyi. Ben de bundan&lt;br /&gt;sonra dikkat ederim Sevgi: Senin nasıl konuştuğunu kulakarımla izlerim ve&lt;br /&gt;senin seslerini çıkarırım. Birinci seferde aceleye geldi biliyorsun. Bunu&lt;br /&gt;unutalım Hikmet. Evet unutalım. Yalnız herşeyi unutmayalım. Yağmurun dinmesini&lt;br /&gt;beklediğimizi unutmayalım. Hayatın bir oyun olduğunu unutmayalım. En büyük&lt;br /&gt;hazinemizin aklımız olduğunu unutmayalım. Aklımızı korursak bütün oyunları&lt;br /&gt;istediğimiz gibi oynayabileciğimizi unutmayalım. Dalgınlıkla yanlış kelimeler&lt;br /&gt;kullanmayalım; birbirimizi buhususta her zamanuyaralım. Dikkat et,&lt;br /&gt;hatırlıyorsun ya, diyelim; aman elini unutma, elinden bir kaza çıkmasın. Bir&lt;br /&gt;de ne olur kelimelere dikkat et, yalvarırım kelimeleri unutma!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Yağmurun dinmesini bekledi. Yağmur dindikten sonra hesabı ödedi. Ağır&lt;br /&gt;adımlarla kahveden çıktı. Karşıya geçmeden bir süre kaldırımda yürüdü. Yolun&lt;br /&gt;boş olduğu bir sırada karşı kaldırıma geçti. Güneşsiz gökyüzü, havanın kokusu&lt;br /&gt;ve yolların gölgesizliği ona, başka bir zamanı, daha önce içinde yaşadığı&lt;br /&gt;başka bir şehri hatırlattı. Hatıralar, bana duyularımın var olduğunu&lt;br /&gt;belirtiyor; gelecek zaman da sadece endişe veriyor. Geçmişin dalgınlığına da&lt;br /&gt;kapılmamalı; geleceğin endişeleri artar sonra, kararlarda sarsıntılar olur.&lt;br /&gt;Uzun yolunu yavaş yavaş yürüdü. İşte hürriyet budur: Her köşeyi dönerken&lt;br /&gt;heyecanlı bir insan yüzü görülebilir. Sevgi'nin evine. Ona derim ki: Ben&lt;br /&gt;geldim. Ölmek üzere olanbir insan korkmamalı. Ölmek nedir? Yaşayabileceğini&lt;br /&gt;hayal ettiğim olayların bitmesidir ya da insanın öyle sanmasıdır. Küçük&lt;br /&gt;şeylerle avunamaz mı insan? Yanımdan geçen şu kadının,birlikte yürüdüğü erkeğe&lt;br /&gt;bakışı gibi bir görüntüyle teselli olamaz mı? Onlarla sonuna kadar&lt;br /&gt;gidebilseydim, buradan nereye g rini ve birbirlerine neler söylyeceklerini ve&lt;br /&gt;nasıl ayrılacaklarını ve ayrıldıktan sonrane yapacaklarını ve gece nasıl&lt;br /&gt;soyunacaklarını ve nasıl yatağa gireceklerini ve kendileriyle başbaşa&lt;br /&gt;kaldıkları zaman ne düşüneceklerini bilseydim belki bir yaşama gücü bulurdum&lt;br /&gt;içimde. Ayrıntılar olmadıktan sonra... Vitrinlere baktı. Vitrinlere bakanlar,&lt;br /&gt;sonra dönüp birbirlerine bakarlar. Vitrindaşlar. Birbirlerini beğenmezler.&lt;br /&gt;İnsan, kendine benzeyenden hoşlanamaz da ondan. Yok canım. Ben, bana benzeyen&lt;br /&gt;birini bulabilseydim, geleceğe güvenle bakabilirdim. Vitrinlerin önünde bana&lt;br /&gt;ters bakanları görmezdim. Elbette öyle bakacaklar; vitrindaş olmaktan başka&lt;br /&gt;ortak bir yanımız yok ki. Ben vitrinleri, değiştirilirken seyretmeyi severim&lt;br /&gt;aslında. Kocaman beyaz bez pabuçlar giyen tezgahtarlar, suçüstü yakalanmış&lt;br /&gt;gibi olurlar. İşte asıl onlar ters ters bakarlar adama. Hayvan herif! derler&lt;br /&gt;bakışlarıyla; bakacak başka zaman bulamadın mı? Bütün gün orada durdun,&lt;br /&gt;sonunda bu münasebetsiz saati seçtin. Sonra da se ni görmüyormuş gibi yapar:&lt;br /&gt;En sakin görünüşüyle yanındakinden toplu iğne ister. Böyle çatışmaları&lt;br /&gt;severim. Seninle tanışmamışsa, aranızda vitringibi bir engel, aşılmaz bir&lt;br /&gt;duvar varsa, tek taraflı bir eğlencedir bu. Senin inatla orada duruşun, yoldan&lt;br /&gt;geçen yabancıları da etkiler. İşte sayın baylar! Dünyanın en garip vitrin&lt;br /&gt;canavarını görüyorsunuz. Çıngır çıngır! Ha-ha. Dağılın! Maymun mu oynatıyoruz&lt;br /&gt;burada? Vitrindeki bir şey söyleyemez. Biz de mankenin soyunmasını bekleriz.&lt;br /&gt;Manken karışık bir durumdadır. Onu hiç böyle görmemiştim. Demek eğilip&lt;br /&gt;bükülebiliyormuş. Siz de satılık mısınız bayım? Görülmemiş bir canavar: Bezden&lt;br /&gt;yüzgeçleri var. İnsan olsa, öyle şey takar mı ayaklarına? Canavar, canavar.&lt;br /&gt;İnsanlarla aklımda kavga etmeyi, böyle anlarda severim. İşte vitrinin de en&lt;br /&gt;mahrem yerini gördük. Yazık ki tezgahtar pantalon giyiyordu. Yarın aynı&lt;br /&gt;yerden, küçümseyici bakışlarla geçebiliriz artık. Kalabalık artar. Ben de bir&lt;br /&gt;gün canlı manken görmüştüm vitrinde. Sonra aynı adamı sokakta sigara içerken&lt;br /&gt;seyrettim. Aynı adam mıydı? Emin misiniz? Hayır değildi; basit insanları&lt;br /&gt;kandırmak için aynı adammış gibi gösteriyorlardı onu. Unut bütün bunları. Bir&lt;br /&gt;vitrinle bu kadar uğraşırsan... Yol uzundu. Bir sigara aldı. Yeni heyecanlar&lt;br /&gt;bekliyor beni. Kendini dağıtma onun için. Bir taksiyi durdurdu pazarlık etti.&lt;br /&gt;Öğle yemeği vaktini geçirdik ve böylece bir taksi parası kazandık. Arabanın&lt;br /&gt;arkasına kuruldu, köşeye oturdu, pencereden baktı: Meseleler hızla önünden&lt;br /&gt;geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Kapıyı Sevgi açtı. Ben hazırım. "İşte geldim." Gülümsedi mi? Dikkat&lt;br /&gt;etsene. Çokşaşırsaydı farkederdim. Sen kendi planını uygula, dış etkileri&lt;br /&gt;hesabe katma. Oturma odası kalabalıktı. Eşyayı ve insanları tanıyorum: Benim&lt;br /&gt;koltuğum, Nursel Hanım, kitaplık, halı. Ergun da var. Oysa geç vakitlere kadar&lt;br /&gt;bu kanepede oturup Ergun için nelersöylemiştik. Sevgi de bana karşı çıkıyor.&lt;br /&gt;Çaresizlikten. Tanımadığım insanlar da var, yeni bir sehpa ve bir masa örtüsü&lt;br /&gt;de alınmış. Ergun ne kadar da kibar: "Nasılsın Hikmet?" bir küfür ederim,senin&lt;br /&gt;bile yüzün kızarır. "İyiyim." Beni şaşırtmayın; mesele sizinle ilgili değil.&lt;br /&gt;Bu kısmına hazırlıklı değildim meselenin. Sustu. Buraya susmaya mı geldin?&lt;br /&gt;Fakat günlük hayatlarını yaşıyorlar, ben burada değilmişim gibi davranıyorlar.&lt;br /&gt;Evet, hazırlandılar; beni yenilgiye uğratmak için manevralar hazırladılar. Bir&lt;br /&gt;kere oyun bozanlık ettin sen; piyesin yarısında hiç bir şey olmamış gibi içeri&lt;br /&gt;giremezsin. Girerim. Ben görünmeyen adamım: Sözler beni delip geçer. Ya orum&lt;br /&gt;oysa. Ben de insanım. Hayır canavarsın. Seni hiç konuşmadık mı sanıyorsun?&lt;br /&gt;Terbiyemizden susuyoruz. Beni tanımayanlar: Kim bu adam? Tanıyanlar: Eski&lt;br /&gt;kocası. Anlamıştık. O halde neden sordunuz? Böyle sorular hayatın tadı tuzudur&lt;br /&gt;da ondan. Kim dedi bunu? Tanıyanlar:Biz dedik. Sıkıntılı bir sessizlik. "Kahve&lt;br /&gt;içer misin Hikmet?" Karnım aç ama "İçerim." Sen odadan çık da beni iyice bir&lt;br /&gt;süzsünler. Ulanbiz bunlara hazırdık be! Ben öldüm, sizden mi korkacağım?&lt;br /&gt;Burada bir ölüyü temsil etmeseydim size gösterirdim. Nursel Hanım sordu:&lt;br /&gt;"Nerede oturuyorsunuz?" Gecekonduda. "Uzak biryerde, üç katlı ahşap bir evde."&lt;br /&gt;Albayım burada olsaydı gözleri yaşarırdı. Beyefendiler!Hanımefendiler! Buraya&lt;br /&gt;ben aslında bir iade-i ziyaret yapmak üzere gelmiş bulunuyorum. Yıllar önce&lt;br /&gt;gene yağmurlu bir günde Sevgi beni ziyarete gelmişti. Onun üstünde bir gocuk&lt;br /&gt;vardı: Yeşil bir gocuk. Sonradan öğrendiğime göre bu gocuğu Nursel Hanımdan&lt;br /&gt;almıştı. Ben de kahvede oturdum önce ve ıslanmamak için bir taksiye bindim&lt;br /&gt;geli rken. Aynı ırmağa bir kere daha girmeğe geldim. Yorgun ve hazırlıklıyım.&lt;br /&gt;İnsan aşağılık bir hayvan olduğu için kendimi korumak için geldim. (Dokunaklı&lt;br /&gt;bir konuşma.) Sevgi, beni gördüğünü ve benimle konuştuğunu sizlere&lt;br /&gt;söylemiştir. Yoksa biraz şaşırırdınız. Fakat Hikmet konusu da artık ilginç&lt;br /&gt;olmaktan çıkmıştı. Sevgi'yi de çok sık görmüyordunuz artık. Heyecan&lt;br /&gt;yatışmıştı. Zaman her şeyi halletmişti. Sevgi'yi yolda gördüğüm için mesele&lt;br /&gt;belki biraz alevlenmiştir, o kadar. Sevgi, kahve tepsisiyle girdi; kahveyi&lt;br /&gt;önce ona uzattı.Hikmet fincanı tuttu. Buraya geldiğime göre, bunun bir anlamı&lt;br /&gt;var: Elbette kahve,önce bana verilecek. Fincan elindenkaydı. Çok yavaştutmuşum&lt;br /&gt;demek. Fincanın düşüşünü ve kırılışını seyretti. O sırada düşünmeseydin; iki&lt;br /&gt;işi aynı zamanda yapamadığını bilmem sana nasıl anlatmalı? Zarar yok, denildi.&lt;br /&gt;Var. aklıma çok zararı var. Eskiden telaşa kapılırdım. Şimdi yerin&lt;br /&gt;temizlenişini de fincanın düşüşünde olduğu gibi, aynı kayıtsız gözlerle&lt;br /&gt;seyrettiğime göre demek öldüm; duygu larım öldü, duygularımla ilişkili aklım&lt;br /&gt;öldü. Demek zarar var: Aklıma zarar var. Çünkü sevgi, sen de çok iyi bilirsin&lt;br /&gt;ki, en büyük hazinemiz aklımızdır. Şu şarkıyı koro halinde tek sesle&lt;br /&gt;söylemeliyiz. Böyle programlar düzenlemeliyiz. Tanıdığım bir fincandı bu&lt;br /&gt;kırılan.Oysa onu, tanımıyormuş gibi seyrettim. Hiç bir tepki göstermedim.&lt;br /&gt;"Affedersin," dedi Sevgi'ye: Kırmak istemedim. Ne yaptığımı bilmiyorum. Ne&lt;br /&gt;yaptığımı bilsem, buraya gelir miydim? O başka, dedi Sevgi, gözleriyle. O&lt;br /&gt;halde heyecandan oldu. Her şeyin farkındaolmak, aklımı korumak isterken,&lt;br /&gt;epsini birden kırdım. Yerde hafif bir ıslaklık kaldı, yer bezinin ıslaklığı.&lt;br /&gt;Birazdan kurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Yalnız mı oturuyorsun?" diye sordu Nursel Hanım. Bilge'yle birlikte&lt;br /&gt;gördüler beni. Sen evlenmişsin,  demişti biri de galiba bana. Yoksaçok eskiden&lt;br /&gt;mi söylenmişti bu söz. Yalnız mı oturuyorsun? diye sordular sana. Üst katta&lt;br /&gt;albayım var. "Evet," dedi. Alt katta Nurhayat Hanım var. "Çalışıyor musun?"&lt;br /&gt;dedi Ergun. Bu soru değil. Çalışmadığımı biliyorsunuz. Fakat hiç bir şey&lt;br /&gt;olmamış gibi kabul edemezler ya beni; biraz hesap vermeli. Ben sana&lt;br /&gt;gösteririm. Bir karşı saldırıya geçelim: "Aynı evde mi oturuyorsun Ergun?"&lt;br /&gt;Ergun aldırmadı: "Selim Bey öldükten sonra biraz oturduk. Selim Beyin öldüğünü&lt;br /&gt;biliyorsun, değil mi?" "Duymuştum," dedi zayıf bir sesle. "Cenazesinde&lt;br /&gt;bulunmak isterdim." "Bir yapıp satıcıyla anlaştık ev için," dedi Ergun. "Bize&lt;br /&gt;iki kat verecek." Peki Sevgi'ye ne bıraktı Selim Amca? Miskin ölü, ne olacak?&lt;br /&gt;O halde ne hakla bulunuyorsun bu zavallı kızın evinde Ergun? "Sevgi, Selim&lt;br /&gt;Amcayı çok severdi," dedi hırsla. Neden çekip gitmiyorsunuz? Bizi yalnız&lt;br /&gt;bırakın artık. "Sevgi, ye gelemedi." İyi yapmış. Demek, Sevgi'nin anlattığı ev&lt;br /&gt;yok artık. Bir daha o sokaktan geçemem. "Büyük bir evde oturmak çok&lt;br /&gt;masraflıdır," dedi Sevgi. Duygularını belli etmez, iyi kızdır. Sevgi'ye baktı,&lt;br /&gt;ne giymiş diye. Belki bir gün sorarlar bana: Bu tarihi günde Sevgi'nin&lt;br /&gt;üzerinde ne vardı? Yağmurlu bir gündü; bir şala sarınmıştı. Bilirsiniz Sevgi&lt;br /&gt;çok üşür. "Birden kayboldun," dedi Nursel Hanım. Bu da ne demek? "Bana hiç&lt;br /&gt;uğramadın." Doğru. Dizlerinize kapanarak, ben Sevgi'yi bıraktım Nursel Hanım,&lt;br /&gt;demeliydim; çok ıstırap çekiyorum. Kendimi ele vermeliydim. Nursel Hanım,&lt;br /&gt;bütün bunların sebebini biliyorsunuz. Nursel Hanım, ben aslında sizi&lt;br /&gt;seviyorum. (Saçmalama.) Bu yasak aşkı kalbime gömmek için buradan&lt;br /&gt;uzaklaşıyorum: Gemilere tayfa giriyorum (Hiç de yapamam.) Şimdi oturun da beni&lt;br /&gt;maskara edin bakalım. Albayım, size ihanet ediyorum. Çünkü Nursel Hanımı&lt;br /&gt;seviyorum. Bacakları da fena sayılmaz. Kendine gel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Bu kadar zaman ne yaptın?" dedi Nursel Hanım. Seni düşündüm; başka&lt;br /&gt;işim kalmamıştı da. "Yazmak istiyordum," dedi; "Kafamda bazı oyunlar vardı."&lt;br /&gt;"Biz bu hafta Gogol'un bir piyesini seyrettik," diye gülümsedi Nursel Hanım.&lt;br /&gt;"Çok güzel oynuyorlardı." Oyunun güzel oynandığı, gülümsemenizden belli oluyor&lt;br /&gt;Nursel Hanımcığım; hemen kulise koşup sanatçıları tebrik etmiş bir insanın&lt;br /&gt;mutlu görünümü içindesiniz. Daha kendinize gelememişsinizdir. Hepinizi&lt;br /&gt;kovacağım bu evden! Ben geldim çünkü. Benim gelişimin ne demek olduğunu&lt;br /&gt;bilirsiniz. Nursel Hanım, oyuncuların adlarını sydı. "Onlar Gogol'u&lt;br /&gt;oynayamazlar," dedi Hikmet. "Görmeden nereden biliyorsun canım? Sen de kimseyi&lt;br /&gt;beğenmezsin." Beğenmezdim. "Gogol," dedi, vazgeçti. Kimse de, Hikmet'in&lt;br /&gt;kafasındaki Gogol'u merak etmedi. Gogol yaşamıyor ki artık canım. Oyuncular&lt;br /&gt;yaşıyor, kulisler yaşıyor, gazetelerdeki eleştiriler yaşıyor. Gogol'dan bize&lt;br /&gt;ne? Sözün gelişi Gogol dedik. Sevgi de bu oyunu beğendiyse ben gidiyorum. Bir&lt;br /&gt;adam, eski bir koca, bi e çıkıp geliyor, daha yarım saat olmadan ona Gogol'den&lt;br /&gt;söz ediyorsunuz. Hepiniz aklınızı kaçırmışsınız. Siz ne duygusuz&lt;br /&gt;insanlarsınız. Neredeyse beni de çarklarınızın arasında ezecektiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Birden karşısındaki öteki yabancıları gördü. Hepsiyle tanıştırılmıştım&lt;br /&gt;ama, adlarını unuttum işte. Bu kadını tanıyorum. Terlediğini hissetti. Kadın,&lt;br /&gt;Süleyman Turgut Beyin son karısıydı. Onu tanıştırmamışlardı elbette: Bu kadını&lt;br /&gt;tanıdığımı sanıyorlardı. Odadakilerin yüzlerini inceledi. Hayır, kimse,&lt;br /&gt;Süleyman Beyin iki aylık karısını daha yeni tanıdığımı farketmemiş. "Emekli&lt;br /&gt;bir albay var," dedi. Sevgi, Hikmet'e doğru eğildi: "Efendim?" Hikmet, kolunu&lt;br /&gt;eski koltuğunun yanına dayadı:"Oyunları yazarken bana yardımcı oluyor. Üst&lt;br /&gt;katta oturan  emekli bir albay var da. Hüsamettin Bey. Tiyatroya ve tarihe&lt;br /&gt;meraklı. Beni çok destekliyor." Sevgi başını salladı, "Hep yazmak isterdin,"&lt;br /&gt;dedi. Öyle mi? Hiç hatırlamıyorum. Albayıma ne diyeceğim şimdi? Eski karımla&lt;br /&gt;barıştım albayım. Ne kötü söz. Söylemek, yapmaktan daha zor. "Beni çok teşvik&lt;br /&gt;etti oyunlar için," dedi. "Dünyaya gücümüzü göstermek için çok çalışmamız&lt;br /&gt;gerektiğine inandırdı beni. Beni sabırlı bir dikkatle izledi. Sürekli ve&lt;br /&gt;düzgün bi de çalıştırdı. Önce, oyunların hangi esaslara dayandığını incelemek&lt;br /&gt;gerekiyordu. Genel kuralları öğrenmeliydim. Bunun için de ilk olarak, nelerin&lt;br /&gt;oyun olmadığını, gerçekten ve oyuna benzemeyen başka şeylerden oyunu&lt;br /&gt;nasılayırmak gerektiğini incelemeğe başladık. Albayın derin tarih bilgisi,bize&lt;br /&gt;bu konuda çok yararlı oldu. Çünkü tarihte birçok oyun oynanmıştı, birçok oyun&lt;br /&gt;tekrarlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Albay Hüsamettin Tambay da tiyatroya küçük yaştan heves ederek babası&lt;br /&gt;Mirliva Hasan Paşanın (Müsellah Hasan Bey, ölümü 1343 - 1947) vazifeten&lt;br /&gt;bulunduğu Sazandağ Askeri Sultanisinde mesleki öğreniminin ilk hazırlık&lt;br /&gt;dönemini idrak ederken mektebinin yaz tatili münasebetiyle babası ile birlikte&lt;br /&gt;bir akrabasını ziyaret için gittikleri İstanbul şehrinde o zamanki adıyla&lt;br /&gt;Darülbedayi (aslı: dar-ül-bedayi) bugünkü adıyla Şehir Tiyatrosu'nda&lt;br /&gt;seyrettiği bir temsil vesilesiyle yukarıda bahsi edilen tiyatro tutkunluğu&lt;br /&gt;nüksetmiş ve sonradan bu şehre temelli yerleştikleri zaman Mektebi Harbiye'ye&lt;br /&gt;devamı sırasında bu temsil heyetine gizlice katılarak figüranlık yaptığı&lt;br /&gt;günlerde sanata büyük bir aşkla bağlandığı gibi bu meyanda tesirinden&lt;br /&gt;kurtulamadığı Otello Arabın İntikamı) ve Hamlet (Hain Baba) piyeslerine&lt;br /&gt;özenerek bazı manzum dramlar kalme almaklabirlikte bu hevesi sani, ondaki&lt;br /&gt;oyunculuk hevesi evveline mani olmamış ve bir fırsatını bularak Darülbedayi&lt;br /&gt;rejisörü M.T.R. Hakkı Bey (rahmetli H y) ile tanışmaya muvaffak olmuş ve yaz&lt;br /&gt;mevsimi temsilleri için namzet sıfatıyla imtihana katılan birçok heveskar&lt;br /&gt;arasında temayüz ederek 'Darülbedayi baş rejisörü M.T.R. Kemal' imzasıyla&lt;br /&gt;verilen ve 'I teşrinievvel tarihine kadar muteber' olduğu kaydını taşıyan&lt;br /&gt;'heveskar sınıfı alisine muvakkaten şehir emaneti sanayii aliye ve terakkiyi&lt;br /&gt;nefise encümeni daimisinin muvaffakatiyle' verilen bir karar mucibince sahneye&lt;br /&gt;dahil olduğunu öğrenince o gece sabahlara kadaruyumamış ve sokaklarda dolaşmış&lt;br /&gt;ve baba mesleği askerliği dahi kısa bir müddet için unutmaktan kendini&lt;br /&gt;alamayarak babasının sert tenkitlerine muhatapolmuştu. Büyük şehirde kalmış&lt;br /&gt;oldukları  ilk yaz zarfında, birçok oyundabirbirine karşıt karakterleri olan&lt;br /&gt;figüran rollerini de büyük bir başarıyla canlandıran Hüsamettin Bey,&lt;br /&gt;Polonius'un öldürülmesi olayına karışan Hamlet'i tutuklamak üzere gelen&lt;br /&gt;Rosencratz ve Guildenstern'in emir ve kumandasındaki askerlerden biri olarak&lt;br /&gt;görevini gereği gibi yaptıktan başka,sert bakışlarıyla dabir ç ok seyircinin&lt;br /&gt;dikkatini çekti. Piyesin müellifi izin verseydi, Hamlet'i tutuklamak için&lt;br /&gt;hemen üzerine atılacağından kimsenin şüphesi yoktu. Aynı oyunda -kadro darlığı&lt;br /&gt;yüzünden- aynı zamanda bir adam, bir oyunc, bir yüzbaşı, bir haberci ve bir&lt;br /&gt;gemici gibi isimsiz rolleri de büyük bir hevesle oynamaktan çekinmedi. Bunun&lt;br /&gt;dışında, başka bir figüranın hastalanması üzerine, Cornelius rolünü de geç&lt;br /&gt;vakitlere kadar çalışarak ezberlediği halde, tek konuşmasını kendisiyle&lt;br /&gt;birlikte konuşan Voltimand'ın erken davranması yüzünden söyleme fırsatını&lt;br /&gt;bulamadı. Perde kapandığı zaman onu arayanlar, bir köşede tek başına ağlarken&lt;br /&gt;gördüler. Bütün ısrarlara rağmen, o gece tekrar sahneye çıkmadı ve ikinci&lt;br /&gt;perdede kıral, 'Hoş geldiniz dostlarım,' yerine, sadece Voltimand'a 'Hoş&lt;br /&gt;geldiniz dostum,' demek zorunda kaldı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "İnsanlar istedikleri işlerle uğraşamıyorlar, ne yazık," dedi birisi.&lt;br /&gt;"Bu albayınız da belki tiyatroda kendine önemli bir yer yapardı." Hikmet&lt;br /&gt;itiraz etti: "Albayım bu emelini gerçekleştirmek için, bütün görev süresince&lt;br /&gt;çalışmaktan ve bir gün arzusuna kavuşacağını bildiği için ümit etmekten geri&lt;br /&gt;kalmamıştır. İnsan, içinde böyle yüksek bir gaye taşırsa, yaptığı her iş ona&lt;br /&gt;bu alanda yararlı olur. Ayrıca albay, emekliliğine her gün bir adım daha&lt;br /&gt;yaklaştığını ve yaşamakla amacına ulaşacağını hissetmiştir. Bir gün emekli&lt;br /&gt;olacağını ve bütün gücünü tiyatro üzerinde toplayacağını bildiği için inancını&lt;br /&gt;hiç bir zaman kaybetmemişti. Yıllar boyunca piyesleri izlemiş, bütün tenkit&lt;br /&gt;yazılarını okumuştur. Bu arada zaman bulabilmiş olsaydı, Cornelius hakkında&lt;br /&gt;başlı başına bir oyun da yazacaktı: İçindeki bu eski yarayı tedavi etmek&lt;br /&gt;istiyordu. Askerlikten emekliye ayrıldıktan sonra, gene bu büyük tiyatro&lt;br /&gt;ülküsünü gerçekleştirebilmek için karısından ayrıldı; kendini oyunlara verdi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Hikmet çevresine baktı:Tanımadığı misafirler gitmişti. Galiba yerimden&lt;br /&gt;kalkmıştım bir aralık, birilerinin ellerini sıkmıştım diye düşündü. Sevgi de&lt;br /&gt;odada yoktu. Hayır, gitmemişler; tepsiler tabaklar ve yiyecekler arasında&lt;br /&gt;göründüler. Başı dönüyordu, insanlar üzerinde dikkatini toplayamıyordu. Herkes&lt;br /&gt;yerini aldı. Onu dinlemek üzere hazırlandılar. Benimle boy ölçüşmeyi&lt;br /&gt;düşünemezler. Öğrenmek hevesiyle tutuşan öğrencilere benzer bunlar. İnsan&lt;br /&gt;konuşurken kendini daha kuvvetli hisseder böyle öğrencilerin yanında. Hiç bir&lt;br /&gt;söz boşa gitmez. Yıllar sonra, birdenbire 'Hatırlıyor musunuz?' derler.&lt;br /&gt;'Çaylarımızı içerken bize oyunlardan ve albaydan ne güzel bahsetmiştiniz, ne&lt;br /&gt;kadar heyecanlıydınız, sizin büyük bir oyun yazarı olacağınızı daha o gün&lt;br /&gt;anlamıştık.' Fincanlarını aynı kibarilgiyle tutarlar; size, beklemediğiniz bir&lt;br /&gt;anda, sözlerinizi çoktan unutmuş olduğunuz bir sırada mutluluk verirler.&lt;br /&gt;Birden gecekondunun rahatlığını içinde duydu, Kirkor'un meyhanesindeki&lt;br /&gt;yumuşaklığı yaşadı. Bura ir gecekondu. İşte dul kadın, işte sevdiğim kadın.&lt;br /&gt;Albay nerede? Albayı içimde taşıyorum. Siz, gerçekten benim dışımda yoksunuz&lt;br /&gt;albayım, kızmayın bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Albayım olmadan ben hiç bir şey yapamam," dedi. "Albayım yıllarca&lt;br /&gt;düşünmüş, albayım yıllarca okumuş. Ben onu dünyaya tanıtmak için bir aracıyım.&lt;br /&gt;Benim yaşımda bir insan, tek başına böyle bir görevin üstesinden gelemezdi&lt;br /&gt;elbette. Yüzyılların ağırlığını omuzlarında taşıyamazdı. Ben onun&lt;br /&gt;yarışçısıydım, daha doğrusu yarış atıydım. Kendi bacaklarında eski güç&lt;br /&gt;olsaydı, bana ne ihtiyacı vardı?  'Oğlum Hikmet,' dedi: 'Sen istekli bir&lt;br /&gt;oyuncusun, sana bütün bildiklerimi öğreteceğim.' Önce tekniği iyi bilmek&lt;br /&gt;gerekiyordu.Büyük oyun yazarları bize örnek oldu. Onları tanıdık. Albayım da&lt;br /&gt;bilgilerini benimle birlikte yeniden değerlendirdi. 'Oyunlar,' dedi, 'Oğlum&lt;br /&gt;Hikmet, gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de bazı&lt;br /&gt;güçlükler yüzünden iyi oynanamayan oyunlardır.' Neden gerçeklerden kaçtığımı&lt;br /&gt;ben de böylece anlamıştım. Artık kendimi geliştirmeliydim: soluğumu oyunlara&lt;br /&gt;göre ayarlamalıydım. Bu amaçla her şeyi kullanmalıydım. Bunun için de, önce&lt;br /&gt;her şeyi kulanmasını öğrenmeli. En küçük bir ayrıntı bile önemliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Birer oyun yazarı olarak yaşamağa başladık. Albayım hayatla ilgili&lt;br /&gt;her şeyi biriktirmişti: İnanılmaz bir koleksiyoncuydu. Bütün hayatını, sonunda&lt;br /&gt;oynayacağı büyük oyun için biriktirmişti. Albayım, bir hayat&lt;br /&gt;koleksiyoncusuydu. Hayatının hiç bir bölümünü çöp sepetine atmamıştı; bir gün&lt;br /&gt;lazım olur diye bir köşede saklamıştı. Kendisine yazılan bütün mektupları&lt;br /&gt;biriktirmişti. Kendi yazdığı mektupları da bir süre sonra geri almıştı.&lt;br /&gt;Tanıdıklarıa gider ve 'Mektuplarım zaman aşımına uğradı, onların üzerindeki&lt;br /&gt;hakkınızı kaybettiniz,' derdi. Evet, hayatını büyük bir kıskançlıkla, büyük&lt;br /&gt;bir cimrilikle biriktirmişti. Kimse ondan bir şey alamamıştı. Büyük ve yüksek&lt;br /&gt;amaçlar uğruna her dakikasını, her saniyesini bir kenara koymuştu. Başkalarını&lt;br /&gt;bile, onunla ilgili şeyleri biriktirmeğe zorlamıştı. Kendisine gönderilen&lt;br /&gt;pusulalar, onu evde bulamayan tanıdıklarının kapı altından&lt;br /&gt;attıkları-kartvizitler, makbuzlar, küçük notlar, cep defterleri gibi önemsiz&lt;br /&gt;şeyler bile bir kütüphane dolduracak kada . İnsanın bir yerde muhakkak kendini&lt;br /&gt;ele vereceğini bildiği için, en beklenmedik zamanlarda zayıflık göstereceğini&lt;br /&gt;tecrübesiyle tespit etmiş olduğu için, hiç bir belgeyi küçümsemezdi. Albayım,&lt;br /&gt;yorulmaz bir koleksiyoncuydu. Yolda yürürken başı daima önüne eğik gezerdi.&lt;br /&gt;Birinin yırtıp attığı bir mektup, balkondan düşen bir ev ödevi, arkadaşlarının&lt;br /&gt;can sıkıntısıyla üzerlerine anlamsız şeyler yazdıkları kağıt parçaları, şaşmaz&lt;br /&gt;bir kesinlikle yerini bulurdu. Durmadan cümle biriktirirdi albayım; insana ait&lt;br /&gt;her şeyi bir köşeye koyardı. Oyun alanını genişletmenin gereğine içten&lt;br /&gt;inanmıştı. Beni de, hafızam kuvvetli olduğu için, bu işte kullanmağa&lt;br /&gt;başlamıştı. Gerçeği, iyi oynanan bir oyun hhaline getirebilmek için hiç bir&lt;br /&gt;fedakarlıktan çekinmemek gerekiyordu. İnsanların arasına karıştığımız zaman&lt;br /&gt;da, sabırlı bir yönetmen gibi onlara oyunların kurallarını öğretmeliydik.&lt;br /&gt;İnsanlar, çok kötü oyunlar oynuyorlardı genellikle. Her şeyi ancak bir kere, o&lt;br /&gt;da prova yapmadan, oynamak fırsatını buluyorlardı ; üstelik, iyi bir oyuncuda&lt;br /&gt;bulunması gereken özelliklerden de haberleri yoktu. Böyle uzun bir oyunu, bu&lt;br /&gt;kadar sorumsuzca oynamayı, albayımın aklı almıyordu. İnsanların mimikleri ve&lt;br /&gt;jestleri son derece acemiceydi; diksiyonları inanılmaz bir şekilde bozuktu.&lt;br /&gt;Birçok kelimeyi yanlış söylüyorlardı. Başarısızlıkları bu yüzdendi. Birçok&lt;br /&gt;insan da kendisine uygun olmayan rolü benimsiyordu. İyi bir yönetmenin&lt;br /&gt;varlığına büyük ihtiyaç vardı. 'Anladım albayım,'diye bağırdım bir gün. 'Demek&lt;br /&gt;bunun için insanların arasında bulunmaya katlanamıyorum. Bu yüzden, onlar kötü&lt;br /&gt;oyunlarına başlayınca, kaçacak delik aryıroum.' 'Sende doğuştan tiyatro&lt;br /&gt;sezgisi var,' dedi albayım. 'O halde ne yapalım albayım?' diye ümitsizce&lt;br /&gt;sordum. 'Oyunları düzeltelim,' dedi kısaca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Yaşadığı hayat, onu hemen pratik sonuçlara götürürdü. Ben&lt;br /&gt;korkuyordum. Bu korku, birçok oyuna başlamamı engellemişti. 'Yalnız bu sefer&lt;br /&gt;dikkat edelim albayım' diye yalvardım. 'Bu sefer bir oyuna gelmeyelim. Son&lt;br /&gt;fırsatı da elimizden kaçırmayalım. Bütün ihtimalleri hesaplayalım. Bütün&lt;br /&gt;teknikleri  öğrenelim.  Göründüğümüz kadar olmayalım. Hiç olmazsa,&lt;br /&gt;göründüğümüzden az olmayalım. Hemen tükenmeyelim. Bütün milletlere rezil&lt;br /&gt;olmayalım. Bizden iyi bir oyun çıksın.Mışgibi yapmaktan usandım albayım.'&lt;br /&gt;Albayım, benim gibi telaşa kapılmadı. Her şeyi yeni baştan nasıl ele&lt;br /&gt;alacağımızı anlattı. 'Bütün bildiklerini unut,' dedi bana. 'Zaten fazla bir&lt;br /&gt;şey bilmiyorum albayım,' diye itirafta bulundum. 'Her şeyden önce nefesimizi&lt;br /&gt;iyi ayarlamalıyız oğlum Hikmet,' dedi bana. 'Evet albayım!' diye heyecanla&lt;br /&gt;bağırdım. 'Hemen içkiyi, sigarayı ve boş düşünmeyi bırakıyorum. Bedeva&lt;br /&gt;düşünmek yok artık!' 'Heyecanlanma,' dedi albayım. 'Heyecanlarını boş yere&lt;br /&gt;harcama.' Kendimi tutmak istiyordum. İnanın çok ist . Gene de dayanamadım,&lt;br /&gt;bağırdım: 'Anlıyorum albayım! Her yeteneğimizi hesaplı kullanmalıyız.&lt;br /&gt;Batılılar, kendilerini tutmasını bildikleri için büyük başarılara ulaştılar,&lt;br /&gt;değil mi? Ölsen bir yudum su vermezler. Tabii şimdi anlıyorum: Bakalım bu&lt;br /&gt;suyun sana verilmesi doğru mu? Bakalım sen kimsin? Ya Goethe'nin de aynı suya&lt;br /&gt;ihtiyacı varsa? İlerleme başka türlü olmaz albayım. Onlar da önce çok hesapsız&lt;br /&gt;davranmışlar; bir sürü esaslı insan bu yüzden yok olup gitmiş. Ben de eskiden,&lt;br /&gt;şu zenginler -ama çok zenginler- servetlerinin küçük bir parçasını da neden&lt;br /&gt;banavermezler? Neden böyle sürünüp dururum? diye içimden onlara itiraz&lt;br /&gt;ederdim. Elbette albayım: Önce, suyu hakettiğimi göstermeliyim. Kağıtları&lt;br /&gt;biriktirdiğimiz gibi, heyecanlarımızı da biriktirmeliyiz bundan sonra&lt;br /&gt;albayım.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Büyük bir durgunluk gelmişti bana. Artık bağırmak istemiyordum. İyi&lt;br /&gt;bir yetiştirici olan albayıma kendimi teslim etmenin zamanı gelmişti."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Müzikte de böyledir," diye atıldı Nursel Hanım. "İyi bir yetiştirici&lt;br /&gt;olmadan sonuç alınmaz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Ergun "Ben de bir zamanlar spor yapmıştım," dedi. "Atletizme&lt;br /&gt;çalışmıştım. Antrenör, her şey demektir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Değil mi?" diye bağırdı Hikmet. "İngilizlerin neden sustuğunu artık&lt;br /&gt;anlamıştım. Kendimden utanıyordum. Bütün hayatımca konuşmuştum. Bir cümlesi&lt;br /&gt;aklımda kalmamıştı. Birden dehşete düştüm. Sonra, yok canım, dedim kendi&lt;br /&gt;kendime. Birkaç cümle kalmıştır elbette. Bütün gücümle düşünmeğe çalıştım.&lt;br /&gt;Hayır aklıma bir cümle bile gelmiyordu. Bazı atasözleriyle, çok dinlediğim&lt;br /&gt;için bir kısmı ezberimde olan kötü şiirlerden başka bir şey hatırlayamadım.&lt;br /&gt;İngilizlerin sözlerini bile hatırlayamıyordum; demek onları da okurken kendimi&lt;br /&gt;boş düşüncelere kaptırmıştım. Boş düşünceler bile bir yerde kullanılabilirdi.&lt;br /&gt;İnsan onları olduğu gibi koruyabilseydi titiz bir koleksiyoncu gibi&lt;br /&gt;biriktirebilseydi, onlardan da bir şey çıkabilirdi. Hayır, boş düşüncelerimi&lt;br /&gt;de unutmuştum. Albayım sakindi,'Her şeyin birden unutulmasına çok ihtiyacımız&lt;br /&gt;var,' diyordu. 'Ya hepsini unutmamışsam albayım? Yarım yamalak bildiklerim ya&lt;br /&gt;engel olursa bana?' diyerek, bir endişemi daha açıkça belirttim. 'Her şeyden&lt;br /&gt;önce, soğukka alısın,' dedi. 'Soğukkanlı olmalıyım albayım!' diye bağırdım.&lt;br /&gt;Heyecandan yerimde duramıyordum,  hem de soğukkanlı olmak istiyordum. 'Kendini&lt;br /&gt;yakıp bitirme,' dedi albayım. Ben de kendimi yakıp bitirmedim. Hayır, hiç&lt;br /&gt;bitirmedim. Soğukkanlı, soğukkanlı, soğukkanlı dedim. Kendime.'Bir de&lt;br /&gt;İngilizlere soğuk deriz,' diye acı acı güldüm. Her şeyi ne kadar yanlış&lt;br /&gt;biliyorduk canım. Bizim bu durumumuz kısaca rezaletti. Ellerimle sandalyenin&lt;br /&gt;kenarına sıkı sıkı tutundum; çok soğukkanlı ve çok sağlam bir biçimde durdum&lt;br /&gt;orada. Kendimi o kadar sıkmışım ki, bir süre sonra adelelerim ağrımaya&lt;br /&gt;başladı. 'Elbette albayım,' dedim. 'İdmanımız yok da ondan.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Bu yüzden bütün yarşımaları kaybederiz," diye görüşünü belirtti&lt;br /&gt;Ergun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Evet, bu yüzden kaybediyorduk; birçok yüzden kayediyorduk. Bu nedenle&lt;br /&gt;bacaklarımın ve kollarımın ağrıması pahasına soğukkanlı olmalıydım. Kendime&lt;br /&gt;acımamalıydım. 'Evet, acımak albayım!' diye bağırdım. Henüz bağırmalarımı&lt;br /&gt;kontrol edemiyordum. Henüz, her düüşnceyi,aklıma gelir gelmez söylemek gibi&lt;br /&gt;bir yanlış davranıştan kurtulamamıştım. Kant, elli iki yaşına  kadar&lt;br /&gt;sabretmişti. Ben sabredemediğim için, onun yazdığı bir kelimeyi bile&lt;br /&gt;anlamıyordum. Sandalyeye daha sıkı tutunarak: 'Düşüncelerini olgunlaştırıncaya&lt;br /&gt;kadar beklemelisin Hikmet,' dedim kendime. Ağrılara ve kendine acımaya&lt;br /&gt;boşvermelisin. Birz düşündüm ve sabrettim; sonra, "Bizi bir de bu acımak&lt;br /&gt;mahvediyor albayım,' dedim. 'Başkalarına acımakla başlayan bu tehlikeli duygu,&lt;br /&gt;her zaman kendimize acımakla son buluyor. Kendimize acımaktan, başka işlere&lt;br /&gt;zaman kalmıyor. Acımak, ancak soyut bir düşünce olabilir. Ya da Batılılar gibi&lt;br /&gt;davranır insan: Acıdığı kimse için bir şeyler yapar. Buradan bir yere varır.&lt;br /&gt;Batılılar neden bize bu ğretmiyor? İşin esasını bana söyler misiniz albayım?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Hiç bir şeyin aslını öğretmez onlar," dedi Sevgi. "Sonra bizi pazar&lt;br /&gt;olarak kullanamazlar. Onların yanında yetişsek bile, işin esasını öğrenemeyiz.&lt;br /&gt;Temel bilgileri büyük bir  titizlikle saklarlar. İşte durum meydanda: Bizim&lt;br /&gt;kumaşlarımız neden bu kadar çabuk soluyor?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Her şeyimiz soluyor," diye heyecanla atıldı Hikmet. "Alçaklar! Hayır,&lt;br /&gt;soğukkanlılığımı kaybetmemeliyim. Onlara kızmak da, bir çeşit kendine&lt;br /&gt;acımaktır. 'Kendimize acıyacağımıza kendimizi tanıyalım albayım,' dedim.&lt;br /&gt;'Kendini tanı derler ya; bu sözün gerçek önemini kavrayalım.' 'Doğru,' dedi&lt;br /&gt;albayım. 'Fakat albayım, ben kendim olalı yıllar geçmiş; kendimi tanımadan&lt;br /&gt;geçen yılları unutmuşum. Onları nasıl öğrenmeli acaba?' Birden ümitsizliğe&lt;br /&gt;düştüm. 'Üzülme oğlum Hikmet,' dedi albayım. İşte iyi bir yetiştirici böyle&lt;br /&gt;olmalıydı, değil mi? İnsanın kendini bırakmasına engel olmalıydı. Bu yüzden de&lt;br /&gt;kaybediyorduk. Zaten hangi yüzden kaybetmiyorduk ki? Bunların hepsini saymak&lt;br /&gt;bile güçleşmişti. Fakat, artık ümitsizliğe kapılmaktan korkmuyordum. Albayım&lt;br /&gt;her şeyin çaresini buluyordu. Bununda çaresini buldu, 'Kendimizi başkalarına&lt;br /&gt;sorarız oğlum Hikmet,' dedi. Albayım bu kadar söyledi; ben onun sözlerini&lt;br /&gt;hemen çoğalttım. Zaten her sözü çoğaltıyordum; kötü alışkanlıklarımdan henüz&lt;br /&gt;vazgeçmemiştim. kapı dolaşırız albayım,' dedim. 'Bizi bize anlatın, bizi&lt;br /&gt;durmadan kötüleyin', diye yalvarırız. Bize acımayın. Bize kendimizi tanıtın.&lt;br /&gt;Durun acele etmeyin: Önce kendinizi tanıyın. Önce kendinizi,sonra bizi&lt;br /&gt;kötüleyin. Bize vurun. Kendimize gelmemiz, kendimizi tanımamıziçin bizi iyica&lt;br /&gt;hırpalayın. Artık kaybedecek durumda değiliz. Bu ülkenin artık kaybetmeğe&lt;br /&gt;tahammülü yok. Kendimizi tanıyalım da sonunda yok olalım, zarar yok.'  Albayım&lt;br /&gt;itiraz etti, 'Bir uçtan öteki uca geçme hemen,' dedi. 'Kendini aşırıuçlar&lt;br /&gt;arasında kaybetme.' 'Etmem albayım,' diyerek hemen razı oldum. Kendimi,&lt;br /&gt;yetiştiricime teslim etmiştim. 'Orta yol, değil mi albayım?' diye sevinerek&lt;br /&gt;sordum. Aslında, hemen her söze cevap yetiştirmemeliydim. Ne var ki,&lt;br /&gt;söylenenleri anladığımı o anda göstermek istiyordum. Bu davranışım da, yeni&lt;br /&gt;baştan kurmak istediğim öz varlığıma zararlı oluyordu. Hayır, bir bakıma da&lt;br /&gt;yararlıydı: Kötü huylarımı, dolayısıyla kendimi tanıyordum. Kendimi, bir de&lt;br /&gt;başkalarına sorsaydım, kim bilir ne kadar esa slı olacaktım? Evet, çok akıllı&lt;br /&gt;ve kavrayışlı görünmemeliydim. Çünkü böyle değildim. Biraz aptal olmasını&lt;br /&gt;öğrenmeliydim. 'Bir de Batılıları aptal buluruz, değil mi albayım?' diye&lt;br /&gt;gülerek sordum. 'Onların acelesizliğini, meselenin esasını öğrenmek isteyen&lt;br /&gt;sabırlı durgunluğunu, aptallıkla nitelendiririz. Oysa acele etmek yüzünden&lt;br /&gt;kendimizi bir kere daha ele veririz. Aptal olmalıyız albayım, aptal! Bütün&lt;br /&gt;kurtuluşumuz buna bağlı.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Kurtuluşumuzun bağlı olduğu niteliklerin sayısı bir çığ gibi&lt;br /&gt;büyüyordu. Neredeyse ilk nitelikleri unutacaktık. Bu nedenle, bilimsel de&lt;br /&gt;olmak için, hemen bunları kaydettik.Büyüklü küçüklü otuz yedi neden çıktı&lt;br /&gt;ortaya. Üstelik, işin daha başındaydık. Ben, sayının yüze yaklaşmasından&lt;br /&gt;korkuyordum. Fakat bu meselenin üzerinde durmak gereksizdi. Ön yargıyla yola&lt;br /&gt;çıkılamazdı. İşin gittikçe zorlaştığını albay da görüyordu. Ayrıca, yeni&lt;br /&gt;ilkelerimize göre, biraz da aptal görünmemiz gerekiyordu; aptallar gibi ortaya&lt;br /&gt;atılmak da tehlikeliydi. Bu bizim için kavranması güç bir durumdu. Albayım,&lt;br /&gt;'Eskiler buna tecahülü arifane derler oğlum,' dedi. 'Anlamadım albayım,'&lt;br /&gt;dedim. Oysa anlamıştım; çok duyduğum bir sözdü. Fakat, hemen anlamış görünmek&lt;br /&gt;istemiyordum; bu huyumdan çok çekmiştim. Artık, ilk ortaya koyduğumuz ilkeleri&lt;br /&gt;uygulamağa başlamıştım. Kendimle biraz gurur duydum; çok değil. Çünkü bizim&lt;br /&gt;ilerlememizi engelleyen otuz yedi durumdan on yedincisi, gereksiz gurura&lt;br /&gt;kapılmaktı. Yirmi ikincis on yedinci ilkenin aşırı uygulanması sonunda,&lt;br /&gt;kendini küçümsemek gibi başka bir yanlışlığa sürüklüyordu insanı. Böylece iki&lt;br /&gt;ilkeyi daha uygulamış oluyordum ki, insan biraz kendini tutarsa otuz yedi&lt;br /&gt;ilkeyi birden uygulamak işten değildi. Fakat albayım fazla heyecanlanmamı&lt;br /&gt;istemiyordu; başlangıç için bu kadarı yeterdi. Yirmi dokuzuncu ilke de bize,&lt;br /&gt;iyi başlangıçların tarihimizde çok görüldüğünü, önemli olanın iyi bitirişler&lt;br /&gt;olduğunu bildiriyordu. Baştan çok yorulmamalıydım. Fakat idmanlarımı da hemen&lt;br /&gt;bitirmek istemiyordum. Soluklu olmalıydım. Bunun üzerine albayım, 'Baştan&lt;br /&gt;itibaren tekrarlayalım ki, iyice yerleşsin bunlar,' dedi. Çok haklıydı; her&lt;br /&gt;zaman o durum için gerekli olanı hemen bulup çıkarıyordu. Bana örnek olmak&lt;br /&gt;için, kendisi de bu çalışmalara katıldı; onun yaşında, benimle birlikte koşmak&lt;br /&gt;büyük bir fedakarlıktı. 'Susmalıyız,' dedik 'Susmalıyız.' 'Acele etmemeliyiz,&lt;br /&gt;acele etmemeliyiz.' Ben, 'Heyecanlanmamalıyız,' dedim. Sesim biraz yüksek&lt;br /&gt;çıktı gene. Albayım uyardı. Fısıldayarak , 'Aptallaşmamalıyız,' dedim.&lt;br /&gt;'Kendimizi tanımalıyız, kendimizi başkalarından sormalıyız.' Oluyordu.&lt;br /&gt;'Unutmalıyız albayım,' dedim. 'Kötü günleri unutmalıyız.' Gözlerim&lt;br /&gt;yaşarmıştı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Piyano çalarken de," dedi Nursel Hanım, "Tekrar çok önemlidir.&lt;br /&gt;Başlangıçta da önemlidir, ilerledikten sonra da." "Nasıl başlanır?" diye sordu&lt;br /&gt;Hikmet, heyecanla. Nursel Hanım gülümsedi: "Önce tırnaklarını kemelisin."&lt;br /&gt;dedi. "Uzun tırnakla olmaz." "Duymuştum," diye sevindi Hikmet. "Evet, belki&lt;br /&gt;piyano çalmasını da öğrenebilirim. Hemen bir makas bulalım." Düşündü."Acele&lt;br /&gt;ettim gene," dedi. "Hayır, dağılmamalıyım. İnsan bir şeyi ciddiye almalı. Bir&lt;br /&gt;kadın arkadaşım vardı, bir gün benim gibi piyano meselesinden heyecanlanıp&lt;br /&gt;tırnaklarını kesmişti hemen. Fakat piyanoyu bıraktı sonra; çünkü kendini&lt;br /&gt;ciddiye almıyordu. Böyle bir şeye hakkı olduğuna inananamıyordu. Tırnaklarını&lt;br /&gt;kestiği halde kendini ciddiye almadı. Fakat belki de bu yüzden heyecanı, ciddi&lt;br /&gt;insanlarınkinden daha güzeldi. Neyse. Albayımla ben kendimizi ciddiye&lt;br /&gt;alıyorduk. Otuz yedinci ve en önemli ilkemiz buydu. Evet, biz kendimizi ve&lt;br /&gt;bunları düşünürken aklımızı ciddiye alıyoruz. Çünkü bütün ilkelerimizi&lt;br /&gt;aklımıza dayandırıyoruz. en büyük hazinemiz aklımızdır. Bunu unutmadıkça,&lt;br /&gt;mantığımızı da sağlam tuttukça, onun üzerinde her şeyi kurabiliriz. Piyano da&lt;br /&gt;çalabiliriz, atletizm de yapabiliriz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Hikmet, çevresinin boşaldığını hissetti: Ergun odada yoktu, başkaları&lt;br /&gt;da yoktu. Belki içeri gitmişlerdir gene, diye düşündü. Evi dolaşıyormuş gibi&lt;br /&gt;yaparak odalara göz attı: Kimse yoktu. Demek ellerini sıktım. Odaya döndü:&lt;br /&gt;Nursel Hanımla Sevgi'den başka kimse yoktu. Olabilir, dedi kendi kendine;&lt;br /&gt;biraz dalgın olunabilir, bunda bir zarar yoktur. İnsan sonunda hatırlıyor&lt;br /&gt;işte. Kadınların elbiselerine baktı. Bu elbiseleri de hatırlamalıyım. İnsanın&lt;br /&gt;düşünce ve hafıza gücü sonsuz değildir; onu korumalıyım. Kendimi iyi&lt;br /&gt;hissediyorum. Gülümsedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Nursel Hanım da gülümsedi: "Çok çalışmışa benziyorsunuz." Evet çok&lt;br /&gt;çalıştık. Bu bakımdan kendimizi korumadık; buna tenezzül etmedik. Benim&lt;br /&gt;endişeye düştüğüm zamanlar oldu:'Albayım,' dedim, 'Kendimizi acaba boş yere&lt;br /&gt;harcamıyor muyuz? Ya başaramazsak?' aslında bu korku yersizdi; otuz üçüncü&lt;br /&gt;ilkeye göre, kendini harcama korkusu ve olduğu gibi koruma endişesi de&lt;br /&gt;zararlıydı. Albayım beni yatıştırdı. 'Birilerinin başlaması lazımdı oğlum&lt;br /&gt;Hikmet,' dedi. Aynen böyle söyledi. Çok yorgun olduğumuz bir sırada&lt;br /&gt;konuşuyorduk. Ben kahve pişirmiştim; sigara molası vermiştik. O gün oldukça&lt;br /&gt;yol almıştık. Herhalde yorgunluktan olacak, belirsiz kuruntulara düşmüştüm.&lt;br /&gt;Ayrıca bir odanın içinde, kendi başımıza ve yardımsız çabalamanın da korkusu&lt;br /&gt;vardı. Ülkede kimse bizi desteklemiyordu. Kimse, ne yaptığımızı bilmiyordu.&lt;br /&gt;'Bizi tanıyacaklar mı albayım? Sesimizi duyurabilecek miyiz? Yoksa bir tecrübe&lt;br /&gt;tavşanı ya da bilinmeyen bir bilim adamı gibi, kendimizi kendi üzerimizde&lt;br /&gt;deneyerek yok olup gidecek miyi iştiğimiz işin altından kalkılabilir miydi?&lt;br /&gt;'Giriştiğimiz işin temelleri sağlam,'diyerek endişelerimi dağıttı albayım.&lt;br /&gt;'Aklın temelleri üzerine oturuyoruz.' Ben heyecanlandım. Akıl sözünü duyunca&lt;br /&gt;heyecanlanıyordum. Aklı çok seviyordum. İkimiz de heyecanla ayağa kalkarak 'En&lt;br /&gt;Büyük Hazinemiz Aklımızdır' marşını hep bir ağızdan söylemeğe başladık. Bu&lt;br /&gt;marş, Akıl Cumhuriyetinin milli marşıydı. Bu marş, bizim derinliklerimizden&lt;br /&gt;kopup gelen bir sesti. Albayım zamanında askeri bandoda çalmış olduğu için&lt;br /&gt;müzikten anlıyordu. Marşı o bestelemişti. Hep bir ağızdan söylüyorduk:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                En büyük hazinemiz aklımızdır&lt;br /&gt;                Aklımıza güvenmek hakkımızdır&lt;br /&gt;                Hayatta aklımızdır en güzel şey&lt;br /&gt;                Akılsızlar bize kulak verin hey!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                Biz bu aklı bulmadık sokaklarda&lt;br /&gt;                Görevimiz onu korumaklarda&lt;br /&gt;                Kurtulduk, başka akıllar bize yük&lt;br /&gt;                Aklımızdır hazinemiz en büyük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Ben, aynı zamanda marşın güftesini de yazan albayıma itiraz ettim:&lt;br /&gt;Müzikten anlamakla birlikte şiire aklı ermiyordu: Korumaklarda denir miydi?&lt;br /&gt;Albayım kızdı, daha henüz eski akılların etkisinden kurtulamadığımı ileri&lt;br /&gt;sürdü. İkinci kıtanın üçüncü mısraını anlamamış mıydım? Bu albayımla ben başa&lt;br /&gt;çıkamazdım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Hikmet gözlerini yeniden kaldırdı: Nursel Hanım da gitmişti. Bunu da&lt;br /&gt;görmemiş olamam, diye homurdandı içinden: Giderken haber vermedi bana. Zarar&lt;br /&gt;yok, ne yapalım? Daha iyi oldu: Benden sıkılanlarla işim yok. Yalnız,&lt;br /&gt;Sevgi'nin hangi elbiseyi giydiğini unutma. Görmek istediklerini hatırla yeter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "İşte bunun için Sevgi," diye söze başladı, "Bu yorgunluklar beni&lt;br /&gt;yordu. Bir süre bunları düşündüm sadece. Fakat her zaman seni düşündüm. Ve&lt;br /&gt;sonunda, seni sevdiğimi söylemeğe geldim sana." Başını kaldıramıyordu. "Çünkü&lt;br /&gt;benim durumumu en iyi sen anlarsın. Yalnızlığı ve korkuyu en iyi sen bilirsin.&lt;br /&gt;Yorgunluklar vardılar, fakat ümitsizlik yoktular. Sen bir yerde bulunuyordun.&lt;br /&gt;Yumuşak bir yerdeydin. Sert köşelere çarpmaktan yorulan aklımın durgun ve&lt;br /&gt;sürekli bir aşk içinde ancak seninle birlikte dinleneceğini biliyordum. Bizi&lt;br /&gt;başkaları anlamaz Sevgi. Başkalarının aklı başkadır. Bu yüzden ikimizi hep&lt;br /&gt;garip bakışlarla süzmüşlerdir. Şimdi beni de garip bakışlarla süzenler var.&lt;br /&gt;Ben onlara aldırmıyorum. İnsanların beni beğenip beğenmemeleri umurumda değil&lt;br /&gt;artık. Ben kendimi tanımakla ilgiliyim. Albayımın tavsiyelerini tutmakla&lt;br /&gt;ilgiliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Para meseleleriyle de ilgili değilim. Albayımla birlikte bir şeyler&lt;br /&gt;yaparız nasıl olsa. Çünkü bu arada yazıcılığımızı çok geliştirdik. Nerede ne&lt;br /&gt;söylenmesi gerektiğini çok iyi inceledik. İnsanlara bunu öğreterek hayatımızı&lt;br /&gt;kazanabiliriz. Onları yanlış sözlerin tehlikelerinden kurtarabiliriz.&lt;br /&gt;Hüsamettin Bey yanlış konuşmalar hazırlıyor. Bir daktilo kiraladık; ben de&lt;br /&gt;çoğaltıyorum bu konuşmaları. Törenler için güzel söylevler hazırladık. Nişan&lt;br /&gt;törenlerini izliyoruz gazetelerden. Onlara nikahta, düğünde gerekli olan&lt;br /&gt;konuşmaları, postayla gönderiyoruz. Kitap gibi ödemeli gönderiyoruz. Daha önce&lt;br /&gt;bir mektup yazıyoruz, durumu açıklıyoruz. Postaya parayı ödeyen rahata&lt;br /&gt;kavuşacak. Aşk mektupları, kısa ve uzun yolculuk mektupları da yazdık. Bunları&lt;br /&gt;kırtasiyecilere satmayı düşünüyoruz. Mektup yazmak için zarf-kağıt almaya&lt;br /&gt;gidenler, isterlerse bu hazır mektuplardan da yararlanacaklar. Her birinin&lt;br /&gt;üstünde çok çalıştığımız için, akla gelebilecek bütün ihtimaller üzerinde&lt;br /&gt;durduğumuzu sanıyorum et konuşmalarıyla tiyatro ve sinemadan dönerken&lt;br /&gt;yapılacak yorumların kalıpları üzerindeki çalışmalarımızı sürdürüyoruz.&lt;br /&gt;Kitapları okumadan öğrenmeleri ve üzerinde konuşabilmeleri için insanlara&lt;br /&gt;yararlı olmak amacıyla da çeşitli incelemelerde bulunuyoruz. Bu konuda&lt;br /&gt;meslekten eleştirmecilerin başvurdukları yollardan kaçınmaya çalışıyoruz.&lt;br /&gt;Çünkü görmüşümdür ki, insan bir şey üzerinde çalışır, onu hakkıyla başarırsa,&lt;br /&gt;sonunda muhakkak bir yararını görür. Bunu da albayımdan öğrendim. İnsan parayı&lt;br /&gt;kendine dert edinmemeliymiş; kimse aç kalmazmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Ben kendimi tanımak için, daha çok başkalarıyla görüşüyorum.&lt;br /&gt;Albayımın da yardımıyla eski dostların bir listesini yaptım; onlarla kendim&lt;br /&gt;hakkında konuşuyorum. Geçen gün annemin ve babamın mezarlarını ziyaret ettim.&lt;br /&gt;Taşın üstüne oturup onlarla bir süre konuştum. Onlara sitem edebilirdim. Neden&lt;br /&gt;albayım kadar olamadınız? Benimle uğraşmadan beni hayata gönderdiniz?&lt;br /&gt;diyebilirdim. Demedim. Neden bu kadar erken öldüklerini de yüzlerine vurmadım.&lt;br /&gt;Yalnız kendimle hesaplaşmak istiyordum. Onlar öldükten sonra neler yaptığımı&lt;br /&gt;anlattım: Senden ayrılmıştım, gecekonduya yerleşmiştim, çalışmıyordum, param&lt;br /&gt;gittikçe azalıyordu, kötü rüyalar görüyordum. Sonu belirsiz bir takım işlere&lt;br /&gt;girmiştim, belki de ölüme yaklaşmıştım, evet onların ölümleri bana da&lt;br /&gt;bulaşmıştı, yakınımdan geçmişti. Bana inanılmaz gelen bu ölümlerden sonra&lt;br /&gt;başka ne yapabilirdim? Annem, benim ölümden korktuğumu bilirdi; bunu bildiği&lt;br /&gt;halde gene de ölmüştü. Tabii ben, bu ölümlerin hesabını sormadım onlardan.&lt;br /&gt;Benim onlara karşı çıkacağımı, çünkü bunu beceremeyeceğimi düşünüyorlardı.&lt;br /&gt;Beni yalnız bıraktıkları için fazla üzgün görünmüyorlardı; öldükleri için&lt;br /&gt;yaşayanlara acımıyorlardı. Belki ben sizin kadar yaşamam, dedim onlara. Benim&lt;br /&gt;ne olacağımı bilebilir misiniz? Ben de size acımıyorum işte, dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Başka tanıdıklara da uğradım. Onların ayağına gittim. (İnsanlar&lt;br /&gt;bundan hoşlanırlardı.) Nazmi evlenmişti. Şehrin uzak bir yerinde, karanlık bir&lt;br /&gt;mahallede oturuyordu. 'Yakında elektrik verecekler buraya' diye ümitliydi.&lt;br /&gt;Oturduğu daireyi satın almıştı. İki çocuğu olmuştu. Küçük çoçuğunu kucağına&lt;br /&gt;alarak, bana uzattı. Çocuk, 'Be-ba,' gibi anlamsız sesler çıkardı elini bana&lt;br /&gt;uzatarak. Bir zamanlar kimseyi beğenmeyen Nazmi, bu seslere hayrandı.&lt;br /&gt;Anlattığına göre Behçet'in oğlu daha iki sesi bir araya getiremiyordu. Bu&lt;br /&gt;çocuk muhakkak büyük adam olacaktı. Radyo çalarken de başını o tarafa doğru&lt;br /&gt;uzatıyordu. Demek müziğe de kabiliyeti vardı. Sonra, saman gibi sarı bir kadın&lt;br /&gt;mutfaktan çıktı; sıcak sudan kızarmış elini bana uzattı 'Oğlumu nasıl&lt;br /&gt;buldunuz?' diye sordu. Ben çocukları sevmiyordum; onları çok aptal buluyordum.&lt;br /&gt;Allahtan ben hiç çocuk olmamıştım. Bir yıl sonra Nazmi'nin oğlu üç heceyi bir&lt;br /&gt;arada çıkaracaktı; bu, ömür törpüleyici bir işti. İnsan da çocukla birlikte&lt;br /&gt;aptallaşıyordu zam ikçe. İşte Nazmi de başını çocuğun karnına dayıyor ve&lt;br /&gt;'Ulu-dulu' gibi sesler çıkarıyordu; çocuk gibi anlamsızlaşıyordu. Başını&lt;br /&gt;kaldırarak, 'Karım bize güzel yemekler yapar şimdi,' dedi. Bir başka anlamsız&lt;br /&gt;yaratık olan karısı da çok kötü yemekler yaptı. Yağsız ve çorba gibi sulu olan&lt;br /&gt;bu tatsız tuzsuz şeyleri yemek boyunca övdü durdu Nazmi. Ev yemeğinin&lt;br /&gt;iyiliklerini sayıp döktü. Oysa, lokantalarda daha iyi yemek yapıyorlardı.&lt;br /&gt;Sonunda ben de onlar gibi aptallaştım, lüks lambasının ışığında yediğimiz&lt;br /&gt;yemeklerin iyi olduğundan, insanın kendi evinde oturmasının yararlarından söz&lt;br /&gt;ettim.Nazmi de bana, 'Alay mı ediyorsun?' demedi. Ben de ona, 'Nedir senin bu&lt;br /&gt;durumun?' demedim. Birbirimize birşey demedik. Ben ona, kendimi soracaktım;&lt;br /&gt;yemekler, be-ba'lar, sarışın kadınlar arasında ne diyeceğimi unuttum. Yemekten&lt;br /&gt;sonra, lamba ışığında kitaplarımızı okumağa çalışırken ona, eski günlerden,&lt;br /&gt;çatışmalarımızdan filan bahsettim; bütün suçun bende mi olduğunu sordum.&lt;br /&gt;Soruyu anlamadı: Benim ona yaptıklarım ı hatırlamıyordu. En kötüsü bana&lt;br /&gt;yaptıklarını da unutmuştu. Ben anlattıkça, artık önden üç tanesi altın olan&lt;br /&gt;dişlerini göstererek gülüyor, 'Söylemişimdir herhalde,' ya da 'Bak sen şu&lt;br /&gt;işe,' diyordu. Bizi anlamadan dinleyen karısına da 'Bak neler söylemişim bir&lt;br /&gt;zamanlar, insanların kalplerinde ne fırtınalar yaratmışım,' der gibi baktı. Bu&lt;br /&gt;sırada çocuk, yerden bitti birdenbire. Babasına bir kalem uzattı. 'Yemekten&lt;br /&gt;sonra bilmece çözerim de,' dedi Nazmi, 'Akıllı oğlum, bana bunu hatırlatıyor.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Biz böyle olmamalıyız. Sevgi; böyle olmak istesek de böyle&lt;br /&gt;olmamalıyız. Biliyorsun, albayımla çalışmağa başladıktan sonra, kötü oyun&lt;br /&gt;yazmak ve oynamak yasak, dedik. Ülkemize ve insanlarımıza karşı bir görevimiz&lt;br /&gt;var. Nazmi gibi, çocuk akıllı olsun diye, mutfak raflarına üstün mamalar&lt;br /&gt;dizemeyiz. Ne tedbir alınırsa alınsın, çocuklar aptal olur. Sen de karnındaki&lt;br /&gt;böyle bir çıkıntıyı bol elbiselerin altında saklayamazsın. Biz albayımla her&lt;br /&gt;şeyi kararlaştırdık, nasıl yaşayacağımızı tespit ettik. Bundan sonra hata&lt;br /&gt;yapmayacağız. Çılgın bir kalabalığın ortasında nereye döneceğimizi bilmeden&lt;br /&gt;koşup durmayacağız. Kime ne söylediğimizi çok iyi bileceğiz. Kendimizi&lt;br /&gt;tanıyacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Sonra ayrıldım Nazmi'den. Benimle otobüs durağına kadar yürüdü,&lt;br /&gt;elindeki fenerle bana yol gösterdi. Tam zamanında çıkmıştık evden: Son otobüs&lt;br /&gt;ışıklarını yakmış, beni bekliyordu. Nazmi her şeyi ayarlamıştı; oğlu gibi o da&lt;br /&gt;akıllıydı. Ben otobüse binerken sarıldı bana, öpüştük. (Bu adama bir zamanlar&lt;br /&gt;kızardım.) Otobüs köşeyi dönünceye kadar bana el fenerini salladı. (Belki&lt;br /&gt;biraz daha salladı sonra.) Otobüse binerken, 'Yalnız oturuyorum, istersen bir&lt;br /&gt;gün uğra bana," dedim Nazmi'ye. Biletçi'nin surat asmasına rağmen, adresi&lt;br /&gt;yazdırıncaya kadar otobüsü beklettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Bir gün de Dumrul'a gittim. Karışık bir sokakta, çok yüksek bir&lt;br /&gt;apartmanın çatı katında oturuyordu. Burası daha önce bir çamaşırhaneymiş.&lt;br /&gt;Kapıcı Dumrul'un en üst katta oturduğunu söyledikten sonra ben merdivenleri&lt;br /&gt;çıkarken ters ters bakmıştı bana. Kapıcılar, sevmedikleri kiracıların&lt;br /&gt;ziyaretçilerine böyle bakarlar. (Dünyada çok sevgisizlik vardı.) Dumrul beni&lt;br /&gt;karşısında görünce çok şaşırdı. Çoktandır kimse beni görünce böyle&lt;br /&gt;şaşırmamıştı. Çıplak bir masanın üzerine gazete kağıdı sermiş, sucukla şarap&lt;br /&gt;içiyordu. Önce konuşamadı, dili dolaştı. Birkaç şişe devirdiği anlaşılıyordu.&lt;br /&gt;Odada perde yoktu. (Çok yüksekte oturduğu için onu kimse görmüyormuş.) Ayakta&lt;br /&gt;sallanıyordu. İki sokak köpeği gibi bakıştık. Birbirimizi kokladık . 'Allah&lt;br /&gt;allah şuna bak' dedi. Başka bir sözedemedi. Bana dokundu, her tarafımı&lt;br /&gt;yokladı. Beni eksenim etrafında çevirdi her doğrultudan baktı bana. 'Otur&lt;br /&gt;birader,' dedi. Bir çay fincanı da banagetirdi, fincana şarap doldurdu. 'Ben&lt;br /&gt;çok içemiyorum artık, Dumrul,' d Allah allah olur mu?' diye güldü. 'içince&lt;br /&gt;kötü rüyalar görüyorum Dumrul,' dedim ona. Beni dinlemedi, 'Haydi bakalım&lt;br /&gt;içelim,' dedi. Neden geldin? Nereden çıktın? diye sormadı.Beni görünce,&lt;br /&gt;kimsenin şaşırmadığı kadar şaşırdığı halde, böyle sorular sormadı. Odanın&lt;br /&gt;çıplaklığı için özür dilerdi, 'İnsana lazım olan bir yatak,' dedi 'Bir de&lt;br /&gt;kitaplar.' Ukalalık için böyle söylemedi. Bütün eşya bundan ibaretti. 'Bir de&lt;br /&gt;daktilo tabii,' 'Fakat çabuk yazamıyorum daha.' 'Ben karımdan ayrıldım,&lt;br /&gt;Dumurl,' dedim. 'Yaa,' dedi, 'Çok şaşırdım.' dedi. 'Hiç tahmin etmiyordum.'&lt;br /&gt;Oysa, biliyorsun Sevgi, seninle ilk kavga ettiğimiz sabah bizimle birlikteydi.&lt;br /&gt;'Eeee ne var ne yok?' dedi ve güldü. Çok içki içmiş olduğu için gülüyordu.&lt;br /&gt;Elindeki çay fincanını, çay fincanıma vurarak, 'Haydi bakalım,' dedi. 'İçki&lt;br /&gt;bize de dokunmuyor mu sanıyorsun?' Bana hemen nerede oturduğumu sordu,&lt;br /&gt;adresimi aldı. Birdenbire gelişime ve senden ayrılışıma, durmadan şaştı.&lt;br /&gt;Başkalarına da gittim Sevgi. Hemen hepsiyle bir takım küçük olay lar&lt;br /&gt;yaşamıştım, bana bir zamanlar dokunan küçük olaylar. Bunun dışında onlara&lt;br /&gt;kendimden pek bir şey vermemiştim; bu yüzden onlardan da pek bir şey alamadım.&lt;br /&gt;Çoğunu güldürmüştüm bir zamanlar; bu yüzden, beni gülerek karşıladılar. Oysa&lt;br /&gt;ben insanları ağlatmak istiyordum. Hiç olmazsa ben ağlayabilseydim. Babamla&lt;br /&gt;annemin sağ olduğu sırada bize çamaşıra gelen bir Fatma Hanım vardı, radyoda&lt;br /&gt;okunan mevluda ağlardı. Sonra annem de katılırdı bu ağlamaya. Ben onları&lt;br /&gt;paylardım. 'Sen anlamazsın,' derlerdi. Gerçekten anlamıyordum. Nasıl&lt;br /&gt;ağlıyorlardı, hiç bir şey anlamadıkları halde? Şimdi ben de, söylediklerimi&lt;br /&gt;anlamasalar bile bana ağlamalarını istiyorum. Belki de sözlerimin tam&lt;br /&gt;anlaşılammasını, gene de benim için ağlanmasını istiyorum. İnsanları&lt;br /&gt;ağlatmanın bu kadar güç olduğunu bilmezdim. Aslında, kendimi de&lt;br /&gt;ağlatamıyordum. Kendimi heyecanlandırma yeteneğinden yoksun kalmıştım. Bir&lt;br /&gt;bakıma iyiydi bu: Otuz yedi ilkemize uygundu. Fakat ben de kupkuru olmuştum&lt;br /&gt;işte. Sonunda büsbütün kuruyup yok olacaktım. İşte Sevgi, bu acıklı sona&lt;br /&gt;varmadan önce buraya gelerek, seni eskisi gibi sevdiğimi söylemeğe karar&lt;br /&gt;verdim. Bunu kafamda çok kurdum, içimde çok yaşadım; kaç kere kapıya kadar&lt;br /&gt;geldim. Uzun provalar yaptım. Albayımla da bu meseleyi üstü kapalı konuştum.&lt;br /&gt;Sonunda seni eskisi gibi sevdiğimi söylemeğe karar verdim. Söze başlamak için,&lt;br /&gt;bundan iyi bir giriş bulamadım: Seni eskisi gibi seviyorum Sevgi. Belki uzun&lt;br /&gt;bir süre susmalıydım önce. Sonra gözlerine bakmalıydım. Ya da boşluğa bakarak&lt;br /&gt;boğuk bir sesle konuşmalıydım. Hepsini düşündüm, hepsini oynadım. Sonunda,&lt;br /&gt;seni eskisi gibi sevdiğimi söylemeğe karar verdim. Bundan daha iyisini&lt;br /&gt;bulamadım bulamadım. Arkadaşlarım da bana yardımcı olmadı. Onlara da sormak&lt;br /&gt;isterdim ne yapmak gerektiğini. Oysa bir zamanlar benimle bu konuda çok&lt;br /&gt;uğraşmışlardı: Yolda gördüğüm kadınlara, bir toplantıda tanıştırıldığım&lt;br /&gt;kadınlara, bir barda masama gelen kadınlara neler söylemem gerektiğini bana&lt;br /&gt;uzun uzun talim ettirmişlerdi. Buraya gelmeden önce, aynanın karşısında&lt;br /&gt;kendimi çok seyrettim, fakat uygun bir davranış bulamadım. Daha önce de&lt;br /&gt;seyretmiştim aynada kendimi: Arkadaşlarımın öğrettikleri sözleri denemiştim.&lt;br /&gt;Fakat kadınlar, acemi bir oyuncu olduğumu hemen anladılar: Lütfen yerinize&lt;br /&gt;oturun, dediler. Söz birliği etmiş gibi hep bir ağızdan, 'Lütfen yerinize&lt;br /&gt;oturun,' dediler. Ben de lütfen y erime oturdum. Çünkü, ben söz dinleyen bir&lt;br /&gt;erkektim. Herkesin sözünü dinledim. Kendini kötülersen sana acırlar bütün&lt;br /&gt;kadınlar, denildi bana. Ben de kendimi acındırmak için gittim kadınların&lt;br /&gt;ynaına: Lütfen yerinize oturun, dediler. Lütfen yerinize oturun. Sonunda&lt;br /&gt;kendime, ben acıdım. Şimdi yerimden kalkmak, sana yaklaşmak istiyorum. Lütfen&lt;br /&gt;yerine otur, diyecek misin bana?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Başı ağırlaşmıştı. "Başımı taşıyamıyorum," diye söylendi. Başını&lt;br /&gt;kaldırdı: Sevgi yoktu. "Hayır," dedi kendi kendine. "Gitmiş olamaz. Herkes&lt;br /&gt;gidebilir, Sevgi gidemez. Bunu çok iyi biliyorum. Bunun provasını çok yaptım.&lt;br /&gt;Burası onun evi. Hesapta bu yoktu." Çevresini inceledi. Sevgi yoktu. Sevgi'nin&lt;br /&gt;evinde değildi. Bütün vücudunu bir ter kapladı. "Demek eve dönmüşüm," diye&lt;br /&gt;mırıldandı. "Bu sefer de ben allahaısmarladık dedmişim. Elimi uzatmışım.&lt;br /&gt;Yatağıma uzandığıma göre demek böyle yapmışım. Sözü bir yerde bitirmesini&lt;br /&gt;becerememişim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Yatakta yan döndü, yorganı üstüne çekti, "Uykum var," dedi.&lt;br /&gt;"Uyumalıyım."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-5533029427694290982?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/5533029427694290982/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/tehlikeli-oyunlar-dan-kesitler-1-en.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5533029427694290982'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5533029427694290982'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/tehlikeli-oyunlar-dan-kesitler-1-en.html' title='tehlikeli oyunlar&apos; dan kesitler- 1 (En Büyük Hazinemiz Aklımızdır )'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-6288412564072157514</id><published>2009-06-16T20:37:00.000+03:00</published><updated>2009-06-16T20:38:46.342+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oğuz atay'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='korkuyu beklerken'/><title type='text'>Unutulan/ Oğuz Atay</title><content type='html'>"ben tavan arasındayım sevgilim!" diye bağırdı delikten aşağı doğru. "eski kitaplar bugünlerde çok para ediyor. bir bakmak istiyorum onlara." son sözlerimi duydu mu? "orası çok karanlıktır; dur, sana bir fener vereyim." iyi. durgun bir gün. bütün hayatım boyunca sürekli bir ilgi aradığımı söylerdi birisi bana. gülümsediğimi gösteren bir ayna olsaydı; biraz da ışık. "bir yerini kırarsın karanlıkta." delikten yukarı doğru bir el feneri uzandı. fenerli elin ucundaki ışık, rastgele önemsiz bir köşeyi aydınlattı; bu eli okşadı. el kayboldu. ne düşünüyor acaba? gülümsedi: yine mi düşünüyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yıllardır bu tozlu, örümcekli karanlığa çıkmamıştı. işığı gören bazı böcekler kaçıştılar. korku; fakat yararlı olacağını düşünmek kuvvetlendirdi onu. belki de hiçbir şey söylemeden başarmalıydım bu işi. benden bir karşılık beklemiyor. ona yardım etmek mi bu? bilmiyorum, bazen karıştırıyorum; özellikle, başımda uğultular olduğu zamanlar. onun gibi düşünmeyi bilmek isterdim. bana belli etmemeye çalışarak izliyor beni. çekiniyor. acele etmeliyim öyleyse. feneri yakın bir yer tuttu; annesiyle babasının resimleri. aralarında eski bir ayakkabı torbası, kırık birkaç lamba. neden hiç sevmediler birbirlerini? ölecekler diye öylesine korkmuştum ki. torbayı karıştırdı: tuvaletle gittiğim ilk baloda giymiştim bunları. her gecve biriyle dışarı çıkardım, dans etmek için aman allahım! nasıl yapmışım bunu? ellerinin tozunu elbisenin üstüne sildi. mor ayakkabılarına baktı: buruşmuşlar, küflenmişler. sol ayağına giydi birini: ölçülerin hiç değişmemiş. utandı, yine de çıkaramadı ayağından. topallayarak bir iki adım attı. sonra resimlere yaklaştı, diz çöktü, yan yana getirdi onları. dirseğiyle tozlarını sildi biraz. beni de kendilerini de anlamadılar. ne kadar ağlamıştım. aşağıda onlara bir yer bulabilir miyim? koridorda sandık odasında... saçmalıyorum. onları unutmadım, onları unutmadım. babasının yüzünde gururlu bi rsomurtkanlık vardı. aynı duvara asamam onları. evin düzenini hızla gözünün önünden geçirdi. yan yana olmak istemezlerdi; mezarda bile. resimlerden birini aldı; feneri yere bırakmıştı, hangi resmi aldıüğını bilemedi. yüksekçe bir yere koydu onu. biraz telaşlanmıştı; dizini bir tahtaya çarptı. sendeledi, yere düştü; hafif bir düşüş. kalkmaya cesaret edemedi; emekleyerek fenerin yanına gitti. bir torba daha. boşalttı: eski fotograflar! amacından uzaklaşıyordu. bana baskı yaptığını düşünmemeliyim. yüzüne karşı söylesem bile, içimden geçrimemeliyim bunu. acdeleyle resimleri yere yaydı, el fenerini dolaştırdı tozlu karartılar üzerinde. başka bir eve çıkmış olabilirdim, bir daha hiç görmeyeceğim birine bırakmış olabilirdim bütün bunları. resimleri karıştırdı: ne kadar çok resim çektirmişim yarabbi! çoğu da iyi çıkmamış. gülümsedi: o zamanlar ne kdar uzunmuş etekler! çirkin bir uzunluk. duruşlar da gülünç kim bilir hangi filmden? arakamı dönüp yürüyormuş gibi yapmışım da birden başımı çevirmişim. kime bakmışım acaba? aynı elbiseyle bir resim daha. yanımda biri var. resim çok tozlanmıştı. tozlu da olsa tanıyor insan kendini. parmağını ıslattı diliyle; tozlar önce çamur oldu, sonra... ilk kocasının gülümseyen yüzünü gördü parmağının ucunda. aman yarabbi! bir zamanlar evliydim ben de... sonra yine evliydim. insan bir günde varamıyor bir yere, ne yapalım? nereye? tanımlayamadığım, bir ad veremediğim duygular yüzünden ne kdar üzülmüştük. eğildi, bir avuç resim aldı yerden: bu resim çekilmeden önce, nasıl hiç yoktan bir mesele çıkarmıştım, sonra da yürüyüp gitmiiştim. sonra ne olmuştu? sonra... buradasın ya... bu evde. demek sonra ghiçbir şey olmadı onunla ilgili. ne kötü, ne de iyi bir şey: demek ki hiçbir şey. ama bunu hissetmedim; geçişler öyle sezdirmeden oldu ki... hayır, düşüncelerin karıştı; basit anlamıyla sözlerin... bununla ne ilgisi var? fakat ben... ondan kaçarken, nasıl oldu da birden başımı çevirip bu resmi çektirdim. hep böyle mi durdum resimlerde? yükzekçe bir yere oturdu, başını ellerinin arasına alıp düşünmeye başladı. onun da yüzü kim bilir nasıldı? herhalde ben suçluyum, resim çekilirken değil... belki o sırada haklıydım, muhakkak haklıydım. çok daha önce... çok daha önce...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir an önce kitaplara ulaşmak istedi, geriye doğru bu sonsuz yolculuk bitsin istedi. eski balo ayakkabısını ayağından çıkarmaya çalıştı. sonra arkası kapalı yumuşak terliklerini bulamadı bir türlü. sendeleyerek el fenerine doğru yürüdü. ilerdeki köşede olmalıydı kitap sandığı. fakat orada kitap sandığına benzemeyen karanlık çıkıntılar vardı. feneri bu garip yığına doğru tuttu. korkuyla geri çekildi: biri vardı orda, oturan buir. feneri alıp bütün gücüyle deliğe kaçmak istedi, kımıldayamadı. korkusuna rağmen fenerle birlikte, ona yaklaştı. ne yapmışsa korkusuna rağmen yapmıştı hayatı boyunca. yoksa çoktan kaybolup gitmişti. feneri onun yüzüne tuttu: aman allahım! eski sevgilisi yatıyordu yerde. tozlanmış, örümcek bağlamış; tavan arasındaki her şey gibi. kitap sandığına ver resim tahtalarına örümcek ağlarıyla tutturulmuş eski bir heykel gibi. sağ kolu bir masanın kenarına dayalı; parmakları kalem tutar gibi aşağı ayrılmış, boşlukta. dizleri titredi, dişleri birbirine çarptı, ayağının altından kayıp gitti döşeme; kayarken de ayağına çarpan resim masası devrildi. kol yine boşlukta kaldı: örümcek ağlarıyla tavana tutturulmuştu. bu eliyle ne yapmak istedi:? bir şeyler mi yazmaya çalıştı? ne yazık, hiçbir zaman bilemeyeceğim. sol yerdeydi., bir tabanca tutuyordu. ah! kendini mi öldürdü yoksa? olamaz!bir şey yapsaydı ben bilirdim; her şeyi söylerdi bana. öyle konuşmuştuk. beni bırakmazdı yalnız başıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonra hatırladı: bir gün tavan arasına çıkmıştı eski sevgilisi, şiddetli bir kavgadan sonra. ikisinin de, artık dayanamıyorum, dediği bir gün. ayrıntıları bulmaya çalıştı: belki de büyük bir tartışma olmamıştı. biraz kavgalıydılar galiba. gülümsedi bu biraz sözüne kızardı. onu tavan arasında bırakıp sokağa fırlamıştı. öleceğini hissediyordu. peki ama neden? bilmiyuordu; duygunun şideeti kalmıştı aklında sadece. sonra 'onu' görmüştü sokakta: bütün mutsuzluğuna, kendini zayıf hissetmesine, ölmek istemesine rağmen 'onun' gözlerindeki ilgiyi, insanıalıp götüren başkalığı fark etmişti nedense. o gün eve yalnız dönmüştü tabii. ne kadar daha çok gün eve yalnız döndüm onda sonra da. şimdi karşımda konuşsaydı. 'ne kadar dah çok' olur mu? deseydi. titreyen dizlerinin üstüne çöktü, el fenerini tutu onun yüzüne: gözleri açıktı, canlıydı. bakamadı, başını karanlığa çevirdi. sonra baktı yine; onu, ölüm kalım meselelerinde yalnız bırakmayan gücünden yararlandı yine. hiç bozulmamış; geç kalmasaydım böyle olmazdı belki. üzüldü. fakat hiç değişmemiş; son gördüğüm gibi, gözleri bile açık. yalnız, gözleribn bu canlılığında bir başkalık var: her şeyi bildiği halde duygulanamayan bir ifade. görünüşüme bakma, içim öldü artık diye korkuturdu beni. inanmazdım. öyle şeyler bulup söylerdi ki öldüğü halde. belki beni izliyor yine. yerini değiştirdi. benimle ilgili değilsin diyerek üzerdim onu. hayır bakmıyor bana. belki de düşünüyor. birden konuşmaya başlardı. bütün bunları ne zaman düşünüyorsun diye sorardım ona.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne zaman düşündüğünü bir türlü göremiyorum. hayır, gerçekten ölmedi; çünkü ben yaşayamazdım ölseydi. bunu biliyordu. bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum ama sen bir yerde var olursan yaşayabilirim ancak demiştim. nasıl olursan ol, var olduğunu bilmek bana yeter demiştim. bunu kavgadan çok önce söylemiştim asma çalışmamızın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordu. sonra onu bir süre görmek istemediğim halde, onun orada olduğunu bildiğim halde, tavan arasına bir türlü çıkamadığım halde onu düşündüğümü, onsuz yaşayamayacağımı biliyordu. sonra neden aramadım? bür türlü fırsat olmadı; her an onu düşündüğüm halde hep bir engel çıktı. aşağıda yeni se4sler, yeni gürültüler duyduğu için inmedi bir süre herhalde. oysa biliyordu: aramızda, hiçbir yeni varlığın önemi yoktu; konuşmuştuk bütün büunları. ben de onun inmesini beklemiş olmalıyım. beni üzmek için inmediğini düşündüm önceleri. sonra... bir türlü olmadı işte. çıkamadım: gelenler, gidenler, geçim sıkıntısı, yemek, bulaşık, evin temizliği 'onun' bakımı (çocuk gibiydi, kendisine bakmasını bilmiyordu), babamla annemin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, önümde hep yapılması gereken işlerin yığılması. orada tavan arasında olduğunu unuttum sonunda. (onu unutmadım tabii). ne bileyim, daha mutsuz insanlar vardı; onlarla uğüraştım. tavaqn arasında bu kadar kalacvağını da düşünemedim herhalde. bir yolunu bulup gitmiştir diye düşündüm. başka nasıl düşünebilirdim? yaşamam için, onun her an var olması gerekliydi. başka türlü hissetseydim, ölmüştüm şimdi. ayrıca, kaç kere tavan arasına çıkmayı içimden geçirdim. hele kendini öldürdüğünü duysaydım, muhakkak çıkardım. dargın olduğumuza filan bakmazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;duydum mu yoksa? bir keresinde yukarıda bir gürültü olmuştu galiba, rüzgar bir kapıyı çarptı sanmıştım. fakat nasıl olur? onun tavan arasına çıkmasından günlerce sonra duymuştum bu sesi. ve ben günlerce bir köşeye büzülüp kalmıştım. hiçbir yere çıkamamıştım. ateş etmişti demek. yoksa kalbine... titreyerek eğildi: kalbine bakmalıyım. elbisesinin sol yanı çürümüştü; elinin hafif bir dokunuşuyla dağıldı. içinden bir sürü hamamböceği çıkarak ortalığa yayıldı. onun bakımıyla ilgilenmedim, elbiselerini hiç gözden geçirmedim; belki de dikmedğim bir sökükten yemeye başladılar hamamböcekleri onu. deliği büyüttüler sonunda. eliyle elbisenin altını yokladı. neyse iç çamaşırlarından öteye geçememişler. derisi olduğu gibi duruyor. teni çok sıcak sayılmaz ama kalbi yerindedir herhalde. korkara göğsünün sol yanına dokundu: işte orada biliyorum. başka türlü yaşayamazdım çünkü. (çünkü'yü cümlenin başında söylemeliydim, şimdi kızacak. evet, her an onun sözlerini düşünürek yaşadım, şimdi acaba ne der diye düşündüm.) yalnız bu kadarı çürümüş. iyi. şimdi onu nasıl inandırabilirm bütün bu süreyi onunla birlikte yaşadığıma? onun unutmuş gibi yaşarken onu düşündüğüme?anlamaz, görünüşe kapılır, anlamaz. başkasına rastladığım için, bu yeni ilişlkinin her şeyi unutturduğunu düşünür.oysa her şeyi hatırlıyorum; tavan arasına çıktığı gün bu elbiseyi giydiğini bile. el fenerini ölünün üzerinde dolaştırdı: örümcek ağlarının gerisinde sesli bir görünüşü var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yalnız ağların arasından elimi, onun kalbine götürdüğüm yer biraz karanlık. rüya gibi bir resim. birlikte hiç resim çektirmemiştik. bir sürü şey gibi bunu da yapamadık nedense; bir türlü olmadı. bir koşuşma, durmadan bir şeylerle uğraşma... neden koşuyorduk, acelemiz neydi? tavan arasına çıktığı güne kadar, bir şeyin arkasından hep başka bir şey yaptık, hiç durmadık, hiç tekrarlamadık. sonra köşemde kaldım günlerce; ne yedim ne düşündüm. sigara içtim durmadan. evi yaşanmaz bir duruma getirdim sonunda. bir savaş sonu kargaşalığı sardı her yanı. düzen içinde yaşamayı bir bakıma sevdiğim halde, dayanılmaz bir pislik ve pasaklılık içinde çırpındım. belki de böylece kendimi cezalandırmış oldum. sokağa fırlamak, 'ona' gitmek için, öldürücü bi rümitsizliğe düşmek istedim. kim bilir? belki de, kendim için böyle kötü şeyler düşünmemi istersin diye söylüyorum bunları. fakat senin öleceğini, kendini öldüreceğini hiç düşünmedim. uzak bir yerde, hiç olmazsa görünüşte sakin bir yaşantı içinde olacağını hayal ettim senin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işığın altından kaçmaya çabalyan bir hamamböceği takıldı gözüne, kendine geldi. el feneriyle izledi böceği: çirkin yaratık, yukarı çıkmaya çalışıyordu ağlara takılarak. böceğin ayakları, elbiseyi parçalar diye korktu. yıllar geçmişti, küçük bir dokunuşa dayanamzdı, kim bilir? işte, boynundan yukarı doğru çıkıyor, yanağında biraz sendeledi: sakalı biraz uzamış da ondan; zaten her gün tıraş olmayı sevmezdi. yanaktan ukarı çıkan böcek, şakağa doğru gözden kayboldu. el fenerini oraya tutsam mı? hayır. korktu; fakat yarı karanlıkta kurşunun deliğini gördü. titreyerek geri çekildiği sırada, aynı delikten çıktı hamamböceği: bacaklarının arasında küçük, pürüzlü bir parça taşıyordu. dehşete kapılarak feneri deliğin içine tuttu: işınlar, kafatasının iç duvarlarında yansıdı. eyvah! böcekler beynini yemişlerdi, en yumuşak tarafını. belki de hamamböceği son parçayı taşıyordu. kendini tutamadı: "seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?" dedi. aşağıdan, başka bir deliğin içinden sevgilisinin sesini duydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"bir şey mi söyledin canım?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;elini telaşla kitap sandığına soktu. "hiç" diye karşılık verdi aceleyle. "kendi kendime konuşuyordum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: 9pt;"&gt;&lt;b&gt;Kaynak: &lt;/b&gt;Korkuyu Beklerken, İletişim Yayınları&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-6288412564072157514?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/6288412564072157514/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/unutulan-oguz-atay.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/6288412564072157514'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/6288412564072157514'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/unutulan-oguz-atay.html' title='Unutulan/ Oğuz Atay'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-6156444769258082857</id><published>2009-06-16T20:33:00.001+03:00</published><updated>2009-06-16T20:37:10.479+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oğuz atay'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='korkuyu beklerken'/><title type='text'>Demiryolu Hikayecileri / Oğuz Atay</title><content type='html'>Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağbaşı kasabasında, bir demiryolu&lt;br /&gt;istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yanyana üç&lt;br /&gt;kulübemiz vardı. Ben, genç yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikaye satıcılığı&lt;br /&gt;yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü istasyonumuza tren çok seyrek&lt;br /&gt;uğruyordu. Ayrıca, yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız&lt;br /&gt;söylenemezdi. Öğleden sonra gelen posta trenlerinde daha çok elma, ayran ve&lt;br /&gt;sucuk-ekmek satılırdı. Bu saatlerde genellikle biz hikayeciler uyurduk.&lt;br /&gt;Böylece gece için de dinlenmiş olurduk: çünkü bizim bütün ümidimiz, gece&lt;br /&gt;yarısından sonra geçen tek eksprese bağlıydı. Öteki seyyar satıcılar bu&lt;br /&gt;saatlerde uyanıp gelemezlerdi çoğu zaman. Bizim de (hikayeciler) uyuyarak gece&lt;br /&gt;ekspresini kaçırdığımız olurdu. Oysa istasyon şefiyle de aramız iyiydi; fakat&lt;br /&gt;nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru.&lt;br /&gt;Ona da hak veriyorduk bir bakıma: Makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu,&lt;br /&gt;bütün işaretleri düzenliyordu; trenlere bilet satmak, kapıları açmak,&lt;br /&gt;kapamak.. bütün işler tek bir adamın üzerindeydi. Ona yaranmak için sık sık&lt;br /&gt;bedave hikayeler veriyorduk; gene de bizi uyandırmayı unutuyordu bazen. Çoğu&lt;br /&gt;zaman, kendiliğimizden uyanmak zorundaydık. Bütün gün de hikaye yazdığımız&lt;br /&gt;düşünülürse, bunun pek kolay bir iş olmadığı ortadaydı. Evet, öğleden&lt;br /&gt;sonraları uyuyorduk; ama genellikle akşam üzeri ilham geliyordu ve gecenin geç&lt;br /&gt;saatlerine kadar yakamızı bırakmıyordu. Bu `yakamızı bırakmıyordu' sözüyle&lt;br /&gt;alay ediyordu istasyonun şefi; biz de böyle anlarda, onun tek başına&lt;br /&gt;çalıştığını, her işe tek başına yetişemeyeceğini unutarak şiddetle&lt;br /&gt;eleştiriyorduk onu: İstasyon şefliği odasına bitişik kulübelerimize kadar&lt;br /&gt;zahmet edemez miydi ekspresin geldiği sıralar? Aynı işyerinde çalışan&lt;br /&gt;memurlar sayılırdık bir bakıma. Üstelik bazı geceler, yemeği bile unutarak&lt;br /&gt;elle yazdığımız hikayeleri, istasyon şefinin odasındaki tek daktiloda temize&lt;br /&gt;çekiyorduk. Hikayeciliğe ilk ben başladığım için daktilo yazarken ilk sırayı&lt;br /&gt;bana veriyorlardı arkadaşlarım. Fakat ben sıramı genellikle genç yahudiye&lt;br /&gt;veriyordum. Bu zayıf ve hastalıklı genç yahudiyi çok seviyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Evet, bir bakıma demiryolu idaresinin memurları sayılırdık: kulübelerimiz&lt;br /&gt;de istasyon binası için ayrılan la,,alana kurulmuştu, üstelik hepsi bir&lt;br /&gt;örnekti ve istasyon binası ile aynı mimari özellikleri taşıyordu. İstasyon&lt;br /&gt;şefi gülerek, "memur hikayeciler" diyordu bize. Sonra o bitip tükenmez&lt;br /&gt;tartışma başlıyordu: Hayır biz memur konumu içinde düşünülemezdik: Bir kere&lt;br /&gt;parça başına ücret alıyorduk. Ayrıca bu ücret, ekspres yolcuları tarafından&lt;br /&gt;ödendiği için resmi bir ödeme sayılmazdı. Siz esnaf hikayecilersiniz diyordu&lt;br /&gt;istasyon şefi bize. Aslında ben memeur ya da esnaf olarak nitelendirilmek&lt;br /&gt;istemiyordum; biz sanatçıydık. Ayrıcalı bir durumda olmalıydık. Ne var ki&lt;br /&gt;ayran, elma ve sucuk-ekmek satıcılarının uyanık olduğu gecelerde birbirimizi&lt;br /&gt;iterek yolculara mallarımızı beğendirmeye çalışırken `ayrıcal bir durumda'&lt;br /&gt;olduğumuz söylenemezdi. Biz de öteki satıcılar kadar bağırıyorduk malımızı&lt;br /&gt;satmak için. Tabii genç yahudinin pek sesi çıkmıyordu; genç kadın da yiyecek&lt;br /&gt;satıcılarıyla perona inen yolcular arasında sıkışıp kalıyordu. Zaten satacak&lt;br /&gt;çok malımız da yoktu. İstasyon şefinin köhne daktilosunda her hikayeden ancak&lt;br /&gt;bir iki kopya çıkarabiliyorduk. Son kopyalar da oldukça silikti, bunlara pek&lt;br /&gt;alıcı bulamıyorduk. Hikayeler bir iki kere satılmadı mı eskiyor, onlara&lt;br /&gt;müşteri bulmak güçleşiyordu. Çünkü güncel konuları işleyen hikayeler&lt;br /&gt;yazıyorduk ve bir iki günlük modası geömiş hikayeleri uzattığımız zaman&lt;br /&gt;yolcular yüzlerini buruşturarak, "Bunları biliyoruz, yeni şeyler yok mu?"&lt;br /&gt;diyerek bayat hikayelerimizi suratımıza fırlatıyorlardı. O zaman da elma ve&lt;br /&gt;ayran satıcılarına kaptırıyorduk sıramızı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Başka güçlüklerimiz de vardı: tren her zaman bizim kulübelerin önünde&lt;br /&gt;durmuyordu. Birinci perona çoğu zaman yük vagonlarını yaklaştırıyordu&lt;br /&gt;isatsyon şefi. Bu yüzden ekspres, ikinci hatta, üçüncü perona (bunlara `peron'&lt;br /&gt;denirse) yanaşmak zorunda kalıyordu. Yiyecek satıcıları bu durumu daha önceden&lt;br /&gt;öğrendikleri için, treni oralarda bekliyorlardı. Biz hep son dakikada&lt;br /&gt;uyandığımız için, uyku sersemi çoğu kere önceyük vagonlarına çarpıyorduk&lt;br /&gt;telaşla. Sonra vagonların çevresini dolaşmak, rayların arasından gece&lt;br /&gt;karanlığında dikkatlice geçmek gerekiyordu. Trenin durduğu yer de iyi&lt;br /&gt;aydınlatılmıyordu. Özellikle bu, bizim için çok önemliydi: Küçük hasır&lt;br /&gt;sepetler içinde tomarlar halinde duran hikayelerimiz, hemen satılmıyordu. Her&lt;br /&gt;yolcu tomarları (genellikle hırpalayarak) açıyor, hiç olmazsa sayfalara bir&lt;br /&gt;göz atıyordu. Karanlık işimizi zorlaştırıyordu. Satırları iyi görmedikleri&lt;br /&gt;için baştan savma bir göz gezdirdikten sonra geri veriyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Satışlar iyi gitmiyordu. Savaş yıllarıydı. Ekmek bile pahalıydı. Ayrıca,&lt;br /&gt;sık sık karartma yapılıyor, istasyonun ölgün ışıkları eserlerimizi büsbütün&lt;br /&gt;aydınlatmaz oluyordu. Böyle gecelerde çalışmak da anlamsızlaşıyordu. Kara&lt;br /&gt;perdelerini sıkı sıkıya örttüğümüz pencerelerimizin gerisinde, mavi kağıtlara&lt;br /&gt;sardığımız lambaların donuk ışığında, satılıp satılmayacağı belirsiz kısa&lt;br /&gt;hikayelerimizi yazmaya çalışıyorduk. Allahtan, aldıkları malı doğru dürüst&lt;br /&gt;incelemden, üstelik iki misli para vererek kapışan yataklı vagon yolcuları&lt;br /&gt;vardı. Bunlar yemeklerini yemekli vagonda yedikleri için bizim pis&lt;br /&gt;ayrancılara, elmacılara ve sucuk-ekmekçilere (özellikle onlara) aldırmazlardı.&lt;br /&gt;Ülkede taze olarak hikaye satılan tek istasyon olduğu için bizim ünümüzü de&lt;br /&gt;duymuşlardı. Onlara her zaman ilk kopyayı ayırırdık, titiz müşterilerdi. Ne&lt;br /&gt;var ki onların da rahat yataklarından kalkmaları kolay değildi. Gene de bir&lt;br /&gt;kolayını bulmuştuk: Yataklı vagon memurlarına bşrkaç kuruş vererek yolcuları&lt;br /&gt;bizim istasyonda uyandırmalarını sağlıyorduk. (Ayrıca her gelişlerinde bedava&lt;br /&gt;birer hikaye alıyorlardı bizden. Okuduklarını pek sanmıyorum. Herhalde elden&lt;br /&gt;düşme satıyorlardı). Yataklı vagon yolcuları da olmasa halimiz haraptı.&lt;br /&gt;Bunlardan bazılarıylailişkiler de kurmuştuk. Acıklı durumumuzu bildikleri&lt;br /&gt;için, onları geçirmeğe gelen dostlarının getirdikleri pasta, kurabiye gibi&lt;br /&gt;yiyecekleri bize de verdikleri olurdu. Genellikle geceleri çalıştığımız için&lt;br /&gt;çok acıkıyorduk. Hikayeleri geceleri yazıyor, geceleri temize çekiyor,&lt;br /&gt;geceleri satmaya çalışıyorduk. Ekspres uzaklaştıktan sonra yorgun argın&lt;br /&gt;istasyon binasına döner; bekleme odasında, yataklı vagon yolcularının&lt;br /&gt;verdikleri kurabiyeleri yerdik. Bazen öteki satıcılar da gelirdi bizimle&lt;br /&gt;birlikte. Ayrancı, satamadığı ayranından ikram ederdi bize; nasıl olsa ertesi&lt;br /&gt;sabaha kadar ekşiyecekti ayranı. Bize biraz acıyorlardı galiba. Elmacı da -her&lt;br /&gt;zaman değil- bir elma soyardı bizim için. Biz onlara satamadığımız&lt;br /&gt;hikayelerimizi veremezdik: Hiçbiri okuma yazma bilmiyordu. Sadece&lt;br /&gt;sucuk-ekmekçi bazen hikayelerimizden -hangimizinki olursa olsun- isterdi, son&lt;br /&gt;kopyalardan olmak şartıyla: İnce kağıttan olduğu için sigara sarıyordu&lt;br /&gt;hikayelerimize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bazen, neşeli olduğum zamanlar, yani satşlar iyi gitmişse, yiyecek&lt;br /&gt;satıcılarına hikayelerimi okurdun. (Genç kadın buna karşıydı).&lt;br /&gt;Sucuk-ekmekçiyle elmacı daha ilk satırlarda uyuklamaya başlardı, fakat sonuna&lt;br /&gt;kadar kalırlardı bekleme odasında. (Hikayenin sonuna doğru da uyanırlardı.)&lt;br /&gt;Ayrancı bütün dikkatiyle dinlerdi beni; bu ilgi hoşuma giderdi. Elimden&lt;br /&gt;geldiği kadar hikaye kahramanlarının konuşmalarını canlandırmaya çalışırdım&lt;br /&gt;okurken. Sonunda sucuk-ekmekçi başını sallar, kötü günler yaşıyoruz diyerek&lt;br /&gt;içini çekerdi. Olur böyle şeyler derdi elmacı da: İnsan neler görüyor&lt;br /&gt;yaşadıkça. Satıcıların acıklı öykülerini anlatan hikayeler de yazmıştım.&lt;br /&gt;Bunları dinlerken ayrancı bile uyuklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    İstasyon şefinin de yazdıklarımıza aldırdığı yoktu: fakat nedense, her&lt;br /&gt;hikayemizden muhakkak bir kopya alır ve bunları özenle dosyalayarak ayrı bir&lt;br /&gt;dolapta saklardı: Yönetmelikler böyle gerekiyormuş. Demiryolları idaresinin&lt;br /&gt;toprakları içinde yazlıldıkları için 248. maddenin kapsamına giriyormuş bizim&lt;br /&gt;durumumuz. Kanun maddelerinden söz edilince ben elimde olmayarak kızardım:&lt;br /&gt;Bizim durumumuzu düzeltecek, bize deistasyon toprakları içinde şerefli bir yer&lt;br /&gt;verecek yasalar yok muydu? Bizi sucuk-ekmek yasalarıyla bir tutan anlayışa her&lt;br /&gt;zaman karşıydım. Gene uzun bir tartışma başlardı: İstasyon şefi dolaplardan&lt;br /&gt;kara kaplı kitaplar indirir, yiyecek satıcıları hakkında Sağlığı Koruma&lt;br /&gt;Yasalarının uygulandığını ileri sürerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bence durum gittikçe kötüleşiyordu. Genç yahudi gittikçe zayıflıyordu.&lt;br /&gt;Bence gizli bir hastalığı vardı. Onu tedavi ettirecek paramız yoktu.&lt;br /&gt;Demiryolları hastanesi de bizi kabul etmiyordu. Ben kızıyordum istasyon&lt;br /&gt;şefine: Bizi 248. maddenin kapsamına sokarak elimizdn hikayeleri neredeyse&lt;br /&gt;zorla almasını biliyordu. Daha kestirme bir ulaşımı sağlamak için bizim&lt;br /&gt;istasyona uğramayan bir demiryolu yapılacağı söylentileri de dolaşıyordu.&lt;br /&gt;Artık sadece posta trenleri uğrayacaktı buraya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Üzüntüler içindeydim, üstelik aşık olmuştum. Elbette, üçüncü kulübede&lt;br /&gt;oturan genç kadına aşık olmuştum. Bir gece, bizi tanımayan bir yataklı vagon&lt;br /&gt;memuru onu iterek vagon kapısından dışarı atmıştı. Seyyar satıcıların yataklı&lt;br /&gt;vagona girmesi yasaktı. Genç kadın tozlu yerlere düşmüş, sepeti, hikayeleri&lt;br /&gt;ortalığa saçılmıştı. Onu teselli ettim, saçlarını okşayarak ağlama, dedim.&lt;br /&gt;Peronda ikimizden başka kimse yoktu. Öteki satıcılar çabuk satmışlardı&lt;br /&gt;mallarını, hemen ayrılmışlardı istasyondan; son zamanlarda onlarla aramız iyi&lt;br /&gt;değildi: Yataklı vagonlara kapalı şişelerde, Sağlığı Koruma Yasalarına uygun&lt;br /&gt;olarak hazırlanmı gazoz, saydam kağıtlara sarılmış sucuk-ekmek filan satmak&lt;br /&gt;istiyorlardı. Yataklı vagon memurunu da ayarlamışlardı. Yarabbi, her gün neden&lt;br /&gt;yeni sıkıntılar çıkıyordu? Bu doymak bilmeyen yataklı vagon yolcuları da,&lt;br /&gt;yemekli vagonlarda o kadar yemek yedikten sonra -kim bilir neler yiyorlardı-&lt;br /&gt;geceyarısından sonra gene acıkıyorlardı. Allahtan geçici bir tüzük maddesi&lt;br /&gt;bulmuştuk ve henüz yatklı vagona yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı bu yüzden.&lt;br /&gt;Bu münasebetsiz yasa da bir ay sonra yürürlükten kalkıyordu. İkimiz -genç&lt;br /&gt;kadınla ben- gece soğuğunda titreyerek birbirimize sarılmıştık. Bizi bu&lt;br /&gt;kasabaya hangi rüzgar atmıştı? Ne kötü şartlar altında çalışıyorduk. Yiyecek&lt;br /&gt;satıcılarıyla, tren memurlarıyla, açlıkla ve sefaletle uğraşmaktan sanatımızı&lt;br /&gt;doğru dürüst yapamıyorduk. Her şeyden önce doğru dürüst kitabımız bile yoktu.&lt;br /&gt;Kitap almak için büyük şehire gidecek tren paramız bile yoktu. Bu şartlar&lt;br /&gt;altında bizden ne beklenebilirdi? Düşündükçe durumumuzun ümitsizliğini ve&lt;br /&gt;garipliğini daha iyi anlıyordum: Aslında istasyon binasının yanında bize ktu&lt;br /&gt;gibi odalar vermekle demiryolları idaresi hiç de bizim yararımıza&lt;br /&gt;çalışmamıştı. Gündüzleri gürültüyle düdük çalarak geçen trenler yüzünden&lt;br /&gt;sürekli uyuyamıyorduk. Yazdıklarımızın da değeri bilinmiyordu: Geçen&lt;br /&gt;gecelerden birinde genç ve düzgün yüzlü bir yataklı vagon yolcusu, kendisine&lt;br /&gt;daha önce sattığımız hikayelerin bir kısmını tanınmış bir eleştirmene&lt;br /&gt;gösterdiğini ve bu ünlü yazarın da hikayeleri çok basmakalıp ve modası geçmiş&lt;br /&gt;bulduğunu söylemişti. Yağmur çiseliyordu, sepetteki hikayelerin dış sayfaları&lt;br /&gt;ıslanıyordu. Sonbahardı. İnce ve her tarafı sökülmüş kazağımın içinde&lt;br /&gt;titriyordum. Bu şartlarda daha iyi ne yazabilirdim? Birden genç yataklı vagon&lt;br /&gt;yolcusuna sinirlenerek buz gibi bir sesle, isterseniz geri verin hikayeleri,&lt;br /&gt;paranızı da alın demiştim. Aslında yalan söylüyordum: Cebimde meteliğim yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bunları düşünerek dalıp gitmiştim. Çevremin farkında değildim. Tren&lt;br /&gt;uzaklaşmıştı. Birden kollarımın arasında genç kadını gördüm. Bana sokulmuş,&lt;br /&gt;başını göğsüme dayamıştı. Onu öptüm. Hikaye sepetlerimizi koluma taktım,&lt;br /&gt;uzaktan ışıkları görünen istasyonumuza doğru yürüdüm. O gece genç kadınla&lt;br /&gt;üzmitsizliğin ve yalnızlığın verdiği karışık duygular içinde seviştik. Şimdi&lt;br /&gt;bu satırları yazarken, öteki satıcıların, asık suratlı istasyon şefinin ve&lt;br /&gt;rayların arasında sıkışıp kalmış kulubemde yazmış olduğum bir günlük&lt;br /&gt;hikayelerimin ucuz duyarlılığına kapılmış olmaktan korkuyorum. Evet genç&lt;br /&gt;kadını seviyordum, sık sık onun kulübesine giderken yahudinin evinin önünden&lt;br /&gt;geçmek zorunda kalıyordum ve bu durumdan sıkılıyordum. Genç yahudinin de&lt;br /&gt;hastalığı ilerlemişti. Artık her gece, eskisi gibi hikaye satmaya çıkamıyordu;&lt;br /&gt;hikayelerinin sayısı da gittikçe azalıyordu. Son günlerde onun hikayelerini de&lt;br /&gt;ben yazmaya başlamıştım. O kadar halsizdi ki bu yardıma bile itiraz&lt;br /&gt;edemiyordu. Kendini iyi hissettiği zamanlar masanın başına geçiyor çok kısa&lt;br /&gt;hikayeler yazıyordu. İstasyon şefi bunları az buluyor ve şimdi&lt;br /&gt;hatırlayamadığım bir yönetmelik maddesine göre, kulübelerimizin kirasını&lt;br /&gt;çıkarmamız için daha çok yazmamız gerektiğini ileri sürüyordu. Yazdığımız&lt;br /&gt;konulara, hatta yazış biçimimize bile karışır olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Ben o sıralarda aşk hikayeleri yazmaya başlamıştım. İstasyon şefi,&lt;br /&gt;dedikodulara yol açacağını ileri sürerek bunlara da engel olmak istedi. Onun&lt;br /&gt;bütün hareketlerine boyun eğiyorduk. Buradan atılırsak, böyle içinde yazma&lt;br /&gt;kulübeleri olan başka bir tren istasyonu nereden bulacaktık? Sevgilim,&lt;br /&gt;istasyon şefinin yemeklerini pişirip söküklerini dikiyordu, mesele çıkmasın&lt;br /&gt;diye. İstasyon şefi bizi küçümsüyordu, yanılmıyorsam aslında her zaman&lt;br /&gt;küçümsemişti. Şimdi de demiryollarının sayesinde ekmek yediğimizi ileri&lt;br /&gt;sürerek sadece bu konuda hikaye yazmamızı istiyordu. Kendisini örnek&lt;br /&gt;veriyordu: Hiç istasyon şefi demiryollarının dışında iş yapıyor muydu? Ona boş&lt;br /&gt;yere her gün demiryolları ile ilgili konular bulmanın zorluğunu anlatmaya&lt;br /&gt;çalıştım. Aslında bizim bu işe yanaçmayacağımızı biliyordu. Güç şartlar&lt;br /&gt;altında sürdürmeğe çalıştığımız yaşayışımızda yeni bir endişe kaynağı yaratmak&lt;br /&gt;için üst makamlara aleyhimizde raporlar yazacağını söyleyerek bizi tehdit&lt;br /&gt;ediyordu. Öteki satıcılarla da bozuşmuştuk. Ülkenin bu ıssız köşesinde birkaç&lt;br /&gt;kişiden ibaret küçük topluluğumuzda huzur içinde yaşamayı beceremiyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    İçimin yorulduğunu hissediyordum. Her gece yarısı yarım kalan uykular,&lt;br /&gt;tren düdükleri, anlayışsız ve cahil ya da rahat ve kendini beğenmiş bir&lt;br /&gt;müşteri kalabalığına yeni hikayeler bulma zorunluluğu, hastalığı gittikçe&lt;br /&gt;ağırlaşan genç yahudi ve gittikçe huysuzlaşan istasyon şefimiz.. hangi tarafa&lt;br /&gt;yetişeceğimi bilemiyordum. Sevgilim de yorgun ve bezgindi; onun da&lt;br /&gt;hikayelerine yardım etmek zorundaydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Düşücemin bulandığını seziyordum. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerim&lt;br /&gt;gittikçe zayıflıyordu. Günlerin nasıl geçtiğini izleyemiyordum artık.&lt;br /&gt;Hikayelerim için güncel olaylar bulmakta, insanları ve maceraları birbirine&lt;br /&gt;bağlamakta eski becerim kalmamıştı. Önemli olayları bile öğrenemiyordum çoğu&lt;br /&gt;zaman. Evet bazı olayları biliyordum: Savaş bitmişti. Cephelerden akın akın&lt;br /&gt;dönen askerler geçiyordu trenler dolusu. Onlardan kırık dökük bilgiler&lt;br /&gt;toplayarak savaş hikayeleri yazdım bir süre. Bu arada bir çok şeyi&lt;br /&gt;hatırlayamıyordum: Savaş bizim ülkemizde mi geçmişti? Yoksa uzak çöllerde mi&lt;br /&gt;savaşılmıştı? Topraklarımız genişlemiş miydi, daralmış mıydı? Genç yahudi&lt;br /&gt;bitkin gülümsemesiyle karşılık veriyordu bana: Bizim istasyon hep aynı yerde&lt;br /&gt;kaldığına göre, bunların önemi var mıydı? Top sesleri duymadığımıza göre,&lt;br /&gt;savaş hiçbir zaman bizim istasyona yaklaşmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Sonra, hikayelerime asık suratla göz gezdiren yataklı vagon yolcularının&lt;br /&gt;yüzlerinden savaş biteli çok olduğunu anladım. Bir yolcu da şehir isimlerinde&lt;br /&gt;önemli yanlışlıklar yapmaya başladığımı söyledi bir gün. Yöneticilerimizin&lt;br /&gt;adlarını da birbirine karıştırıyor ya da unutuyordum. Öyle ya yıllardır insan&lt;br /&gt;adlarını hiç yüksek sesle söylememiştim. İstasyon topluluğumuzda yıllardır&lt;br /&gt;birbirimize seslenmiyorduk. Böyle bir gereği hiç duymamıştık. İstasyonun adı&lt;br /&gt;bile, sadece yan duvara, badananın üstüne yazıldığı için silinip gitmişti,&lt;br /&gt;unutulmuştu. Gereğinde kelimeleri aramak için bir sözlüğümüz bile yoktu. Her&lt;br /&gt;gün yazmak zorunda olduğum hikayelerin dışında kalan kelimeleri&lt;br /&gt;hatırladığımdan da kuşkuluydum. Yiyecek satıcılarıyla konuşmuyorduk. İstasyon&lt;br /&gt;şefi de aksiliğini artık yalnızca hareketleriyle ifade eder olmuştu. Genç&lt;br /&gt;yahudi artık konuşamayacak kadar hastaydı. İstediklerini başıyla işaret ederek&lt;br /&gt;belirtiyordu. Genç kadınla sessizce sevişiyorduk. Bu duruma kısa sürede&lt;br /&gt;alıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Aslında geçen sürelerin kısalığı hakkında kesin bir yargıya varamıyordum.&lt;br /&gt;Alışmaktan başka çarem yoktu bu duruma. Artık çok genç değildim. Hikaye&lt;br /&gt;yazmaktan başka bir iş de bilmiyordum. Artık büyük şehire gidemez, kendime&lt;br /&gt;yeni bir hayat kuramazdım. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerimiz de&lt;br /&gt;gittikçe kendiliğinden azalıyordu. Gazetelerin pahalanması ve artık trenden&lt;br /&gt;başka araçlarla taşınması yüzünden önce güncel olaylarla ilişiğimizi kestik.&lt;br /&gt;Sonra yeni demiryolu hattı açıldı ve ekspres haftada bir gün uğramaya başladı.&lt;br /&gt;Bu benim de işime geliyordu. Artık bir çırpıda biten ve beni telaşla peşinden&lt;br /&gt;koşturan kısa hikayeler yazmak istemiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bütün gün odamdan çıkmadan yazıyordum. Yalnız bitişikteki kunduracının&lt;br /&gt;gürültüsü aklımı karıştırıyordu. Çünkü artık genç yahudi yoktu; bir süre önce&lt;br /&gt;ölmüştü. Aslında ben yanıma genç kadının taşınmasını istiyordum. Ne var ki&lt;br /&gt;istasyon şefi, ben daha bu isteiğimi belirtmeye fırsat bile bulamadan bir gün&lt;br /&gt;-bir süre önce- kunduracıyla göründü. Adam da hemen yerleşti. Bu dağ başında&lt;br /&gt;onun da işi bizimkinden iyi sayılmazdı. Kunduracıya genç kadının kulübesine&lt;br /&gt;geçmesini teklif etmeyi düşünüyordum. Bu düşüncem de sanırım çok uzun&lt;br /&gt;sürmüştü. Çünkü bir gün onun kulübesine gittiğim zaman, yani ona bu teklifimi&lt;br /&gt;bildirmek için.. neyse biraz aklım karıştı. Fakat şöyle olmuştu: Yani genç&lt;br /&gt;kadın bir süre önce gitmişti. Evet kulübesi boştu. Benim uzun hikayelerimden&lt;br /&gt;birini yeni bitirdiğim ve uyuyakaldığım bir gece, trene binip gitmişti. O&lt;br /&gt;günlerde kafam daha da karışıktı. Bu uzun hikayelerim nedense hiç satmıyordu.&lt;br /&gt;Ben de haftada bir satış yaptığım için galiba biraz fazla istiyordum.&lt;br /&gt;Hikayelerin de açık ve seçik olduğu söylenemezdi. Günlerimi yarı aç yarı tok&lt;br /&gt;geçiriyordum. Bir gün -yani bir süre sonra- bir yolcu daha önce -bir süre&lt;br /&gt;önce- kendisine satmış olduğum hikaye hakkında ağır eleştirilerde bulundu.&lt;br /&gt;Sayfa numaraları da karışıktı. Ben de ona bir haftadır aç olduğumu söyledim.&lt;br /&gt;Hayır söylemedim. Bunu başka bir yolcuya -bir süre sonra- söyledim. Bir süre&lt;br /&gt;önceki yolcuya her şeyi bilerek yaptığımı anlatmaya çalıştım. Birçok şeyi&lt;br /&gt;unutuyordum.Fakat eleştiriler konusunda hassastım. Böyle zamanlarda, bir de&lt;br /&gt;çok endişelendiğim zamanlarda eski canlılığımı buluyordum. Sonra kaybediyordum&lt;br /&gt;-bir süre sonra. İstasyon şefi beni atacağını, artık bir işe yaramadığımı&lt;br /&gt;söylediği zamanlar endişeleniyordum mesela. Oysa, pek alıcı bulamamakla&lt;br /&gt;birlikte, daha iyi hikayeler yazdığımı sanıyordum. Kundura tamircisi de&lt;br /&gt;dünyada olup bitenler hakkında bir şeyler anlatıyordu. Bunların neler olduğunu&lt;br /&gt;şimdi tam olarak hatırladığımı sanmıyorum. Fakat karışık ve akıl erdiremediğim&lt;br /&gt;bir dünyayı anlatıyordu tamirci. Ona okumağa çalıştığım hikayelerimi de&lt;br /&gt;dinlemiyordu. Oysa ben onların gittikçe ifade edilmesi güç bir açıdan gittikçe&lt;br /&gt;daha büyük değer taşıdığını seziyordum. Bunu tamirciye anlatamıyordum. Çünkü&lt;br /&gt;gitmişti, beni yalnız bırakmıştı. Son konuşmamızdan sonra -bir süre sonra&lt;br /&gt;tabii- istasyondan ayrılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bu, son yazdığım hikayelerden biri. Bunun gibi daha birçok hikaye birikti.&lt;br /&gt;Hikayelerimin hepsi kafamda. Hepsini çok iyi hatırlıyorum. Henüz hhepsini&lt;br /&gt;yazmış olmayabilir. Şimdi bazı geceler, eski alışkanlığımla, gece yarısı&lt;br /&gt;uyanıyor ve bu yeni hikayelerimi sepetime -ya da genç kadının sepetine, ya da&lt;br /&gt;şimdi ölmüş bulunan genç yahudinin sepetine- özenle yerleştiriyorum,&lt;br /&gt;demiryoluna çıkıyorum. Artık tren geçmiyor buradan. Son günlerde istasyon&lt;br /&gt;şefini nedense ortalarda göremiyorum. İzinli olduğunu sanıyorum -çünkü&lt;br /&gt;yıllardır hiç tatil yapmamıştı. Onun elbiseleri de şimdi benim üzerimde.&lt;br /&gt;Giderken yerine beni bırakmış olmalı. Trenler de nedense uğramıyor. Neyse,&lt;br /&gt;bunlar önemsiz ayrıntılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Korkuyorum, çünkü buradan gitmek istiyorum. Bakkal daha veresiyeyi&lt;br /&gt;kesmedi. Fakat bu durum artık bir süre daha bile süremez. Bakklandan utandığım&lt;br /&gt;için soramadım, bir zamanlar -bir süre önce- aynı çekingenlik yüzünden kundura&lt;br /&gt;tamircisine de soramamıştım: Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres&lt;br /&gt;bilmiyordum. Yani hiçbir adres bilmiyordum. Bana inanmazlardı, bunun için&lt;br /&gt;utanıyordum. Bana herhangi bir adres söyler misiniz? diyemezdim. Oysa herhangi&lt;br /&gt;bir adres yeterliydi benim için. Bir zorluk daha vardı o zamanlar. Şimdi de&lt;br /&gt;var -yani bir süre geçtiği halde- kendi adresimi de bu mektupta yazmak sorunu&lt;br /&gt;beni düşündürüyor. Bu hikayemi, ekspres ya da posta treni artık -belki de&lt;br /&gt;sadece belirli bir süre için- geçmediği halde, bir yolunu bularak&lt;br /&gt;okuyucularıma -artık müşterim kalmadı- iletebilsem bile, nerede bulunduğumu&lt;br /&gt;nasıl anlatacağım? Bu sorun da beni düşündürüyor. Ama gene de ona yazmak, hep&lt;br /&gt;onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerde olduğumu bildirmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    &lt;span style="font-style: italic;font-size:130%;" &gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 9pt;"&gt;&lt;b&gt;Kaynak: &lt;/b&gt;Korkuyu Beklerken, İletişim Yayınları&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-6156444769258082857?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/6156444769258082857/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/demiryolu-hikayecileri-oguz-atay.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/6156444769258082857'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/6156444769258082857'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/demiryolu-hikayecileri-oguz-atay.html' title='Demiryolu Hikayecileri / Oğuz Atay'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-5137628294233633152</id><published>2009-06-14T23:33:00.007+03:00</published><updated>2009-08-02T02:30:02.924+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yalnızlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='özdemir asaf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tercihi yalnızlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='engin düz'/><title type='text'>yalnızlık denemesi-1 / Engin DÜZ</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;tercihe bağlı ve zorunlu olmak üzere ikiye ayırmak gerekiyor kanımca. öncelikle tercihi yalnızlığa değinmek gerekiyor. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:lucida grande;"&gt;tercihi yalnızlık&lt;/span&gt; asla yaşanılamayan bir yalnızlık türüdür  aslında. insan bir noktadan sonra kendinden dahi sıkılır bir duruma gelebiliyor yalnızken ve kendinden kurtulmanın tek yolu akla gelen ilk yol oluyor. bu da tercihi yalnızlığı yaşanılası olmaktan öte varolan bir olgu haline getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;font-size:130%;"&gt;Tercihi yalnızlık&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;..&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;insanın yalnızlığı tercih etmesi yani sosyalliğini bir köşeye itmesi bir başına mevzuyken bunda başarısız olması ise tamamen tartışmaya mahal vermeyecek derecede kabul görmüş bir tabudur. aslında &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;metin üstündağ&lt;/span&gt;' ın yalnızlıkla ilgili şu yazdıkları bize yalnızlıkta sınır olmadığını iyice hissettiriyor:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;"bazi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;kendim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;bile&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;kendime&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;kalabalik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;geliyorum"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yalnızken insan kendiyle olan ilişkisinden bir müddet sonra sıkılmaya başlıyor. gittikçe derinleşen bir kuyuya dönüyor kendi-kendine sohbetleri. ilk başlarda bu kuyudan aşağı doğru inmek bir heyecan, orda görülen karanlık bir huzur verse de zamanla bu tersine dönüyor. acizliğin tavan yaptığı noktaların zivesidir yalnızlık. ne üzerinde bir giysi kalır ne de isminin başında bir niteleme sıfatı.. çıplaklığı anlarsın, çıplaklığı hiçbir şeyle bağdaştırmazsın.. ne gün başlasın istersin ne gün bitsin.. ortada bir yerde kalırsın..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tercihi yalnızlığın başlangıç noktasını anlatan en güzel cümlelerden biri de &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ahmet altan&lt;/span&gt;' a aittir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"yanimda kimse olmadigindan degil yalnizligim, yalniz oldugumu soyleyebilecegim kimse olmadigi icin yalnizim ben." (&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;kalabalıklar içinde yanlızlık&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;tam olarak burda başlar yalnızlık ama nerde bittiği hala meçhuldur. ne diyordu  &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;özdemir asaf &lt;/span&gt;yalnızlık için "insanın kendine mektup yazması ve donup donup onu okumasıdır." o mektubu yazmak yalnızlığı başlatır ama kaçıncı okuyuşta bitecektir.. bu yalnızlığın sona ermesiyle ilgili en kabul gören görüş bir müddet sonra alışılmaya başlanılması ve sona ermesidir. bunun gerçek olma ihtimali yoktur. bu ve benzeri cümleler yalnızlıktan bihaber kalabalık ortamlarda söylenmiştir ve o kalabalığın kabul edeceği en güzel sözlerdendir. ayrıca yalnızlığın kendini sevmein doruk noktası gibi bir tanım yapmakta bir o kadar yanıltıcı ve anlamsızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insanın her zaman yalnız olduğu bir gerçektır ama burda bahsedilen yalnzılık düşünsel konularda ve bazı dönüş noktalarında direksiyonu tek başına yönlendirmek olarak tanımlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yalnızlığın en güzel tariflerini yapan şairler; yalnızlık konusundaki en başarısız kişilerdir. yalnızlığı anlatan her cümle yalnzılık bittikten sonra kalablığa kavuşma hevesiyle yazılır. (misal bu cümle)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yalnzılık bir tercihse eğer her zaman için geçici bir haldir bu çünkü yalnızlık gittikçe artan bir dozaja sahiptir. öyle bir an gelir ki kendine söyleyeceğin cümleyi daha önce defalarca söylemişsindir ve kelime kelime ezberindedir. bu asla planlanamaz ve bir tokat misali çarpar size ve bu bahaneyle kalabalığa doğru koşarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yalnzılığı yaşama halleri ve yalnızlıkla iyi giden şarkılar, kitaplar, içkiler, mekanlar tarif edilir bunların hiçbiri gerçekle uyuşmaz. bunların hiçbiri yalnızlığın varlığında tat veren olaylar değildir. kafa dinlemek, kafa dağıtmak, biraz düşünmek, biraz üzülmek, ayrılık acısını yaşamak için birebir olan bu örnekler yalnızlıkla asla karşılaşmamışlardır. hayatı biraz anlamak ve kendinle tanışmak için iyi bir fırsat olması dışında faydası olmayan bir haldir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Gerçek yalnızlık&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"yalnız değilim  çünkü ben  varım"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;i&lt;/span&gt;ntihara doğru, sona doğru atılan ilk adımdır. aslında adım olarak tanımlamak doğru olmadı, istemsizce olduğunu göre.. tercihi yalnızlık kimsesizlikle bağdaştırılamazken zorunlu olarak yaşanan bu durum kimsesizlik olarak görülebilir. eğer kimse yalnız olduğunuzu bilmiyorsa tam o zaman yalnızsınızdır. bu ne kadar acı olsa da gerçektir. yalnzılık tercihken bilinen bir şeyler vardır yada atılacak adımlar, bir müddet için dahi olsa söylenecek sözler, yürünecek bir yol vardır ama siz istemediyseniz yalnız kalmayı dümdüz bir ovada, bomboş bir ovada bir müddet gökyüzüne bakmaktan (içine dönmekten gayrı) yol yoktur zaten buda bir yol değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gerçek yalnızlık bir dost değildir. dünyanın en anlamlı monologlarının kötü şahididir. işte felsefe, işte insan denilecek noktada susup sizi iyice bunalıma sürükleyen bir düşmandır. yaşadığınız her günden utanmanızı, yaşayacağınız her günden korkmanızı sağlayacak olan şimdiki zaman zararıdır. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;hiçkimseyken herkese duyulan hasrettir&lt;span style="font-style: italic;"&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;bu yalnızlık bir serzeniş değildir, bu yalnızlık bir eylem değildir. parantez içinde yazılan cümlelerin yutulmasıdır. asıl anlatılmak istenen her şeyin kafada bir sağa bi sola vurmasıdır. tek kişiye ait olmayan her şeyin özlenmesidir. bir cinayete ortak olma isteğidir. son için başlangıçtır. sonu &lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;başlangıç gibi gösterip bir meçhule yönlendirendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kurduğum her cümlede size anlatmaktan kaçındığımdır, çıplaklığımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;(kalabalığım yazıma engel oldu)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-5137628294233633152?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/5137628294233633152/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/yalnzlk-denemesi-1.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5137628294233633152'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5137628294233633152'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/yalnzlk-denemesi-1.html' title='yalnızlık denemesi-1 / Engin DÜZ'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-6983405419590880386</id><published>2009-06-13T21:31:00.004+03:00</published><updated>2009-08-02T02:20:59.128+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hikmet benol'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tehlikeli oyunlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oğuz atay'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tutunamayanlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='engin düz'/><title type='text'>HİKMET BENOL: yalnızlık dininin başarısız peygamberi / Engin DÜZ</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:webdings;"&gt;ne diyordu hikmet benol(h.b.): &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:webdings;font-size:130%;" class="posts" id="gi958326"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"oysa ben o zamanlar yalnızlığın dinini yayıyordum. "ben tanrı misafiriyim, kendisnin çok selamı var size" diyordum evlerinden içeri girerken. gülüyorlardı&lt;/span&gt;."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir de şöyle bir şey mi diyordu: &lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:webdings;font-size:130%;" class="posts" id="gi958274"&gt; &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"yalnızlığımızın ve horgörülmüşlüğümüzün tüm şiddetiyle hepinizi yerden yere vuracağız"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;şu bambaşkaydı: &lt;span style="font-style: italic;font-size:180%;"&gt;"&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:180%;"&gt;kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:webdings;font-size:130%;" class="posts" id="gi958274"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;daha neler neler&lt;/span&gt;: &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:webdings;font-size:130%;" class="posts" id="gi2311145"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- "çocuk kalmak iyiymiş, biz de iyi kaldı&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:webdings;font-size:130%;" class="posts" id="gi958274"&gt;k albayım&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:webdings;font-size:130%;" class="posts" id="gi2311145"&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;a class="bkz" onclick="return bkc('2311145','albay%FDm')" title="(bkz: albayım)" href="http://www.itusozluk.com/goster.php/albay%fdm"&gt;&lt;/a&gt;; medeniyet bizi bozamadı!"&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:webdings;font-size:130%;" class="posts" id="gi958274"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- "&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:webdings;"&gt;gerçek başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür.birimi insandır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;" class="posts" id="gi1434262"&gt;"kimsenin benim aklımdan geçirdiğim kadınlarla, aklımdan geçirdiklerimi yapmağa hakkı yoktu"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-  &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;" class="posts" id="gi2011462"&gt;"aklımın içini örümcek ağları sardı; kafamın sandalyelerinde elbiseler, gömlekler, çoraplar birikmeye başladı..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;" class="posts" id="gi958350"&gt;"yazalım albayım. işte kalem işte ıstırap albayım"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;" class="posts" id="gi958350"&gt;"ha ha"&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;" class="posts" id="gi958350"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;- "...Kendinden veriyorsun ve durmadan eksiliyorsun. Oysa bazı insanlar oldukları gibi kalarak elde ederler istediklerini. Ben kanımı damla damla süzerek veriyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- "kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun? bütün hayatımca bu cam kırıklarını beyin zarımın üzerinde taşımak ve onları oynatmadan son derece hesaplı düşünmek zorundayım. bir filimde görmüştüm doktor : senin gibi gene bir doktor olan ve sözüm meclisten dışarı, delice planlar kuran frankeştayn adlı biri, büyük bir bilimadamını öldürerek, beynini çalıyordu. ona karşı koymak istiyen iyi niyetli bir genç adam da frankeştayn'la mücadele ederken, içinde beynin bulunduğu kavanoz kırılıyor ve cam kırıkları bu üstün beyne batıyordu. biliyorsun filmlerde böyle iyi niyetli genç adamlar olmasa her şeyin sonu çok kötü biter; üstelik bu işin sonu, iyi niyetli adam rağmen çok kötü bitti: cam kırıkları hiçbir zaman beynin üzerinden tam manasıyla temizlenemedi; çünkü beynin zarını zedelemesinden korkuldu. bence bu tehlike göze alınmalıydı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- ".. hayır, kelimeler aldatıcıydı; kelimeler, bizi gerçeklerden uzaklaştıran küçük tuzaklardı. Sevgi, o gece daha birçok şey düşündü, birçok şey hissetti. neler olduğu sorulursa ' şey ' kelimesinden başka türlü tarif edemeyeceği bir sürü şey. allahım, dedi sonunda; ne olurdu bütün bu ' şey 'leri anlatabilecek gücüm olsaydı."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"öyle demeyin doktor. Ben bugüne kadar hiçbir ıstırabuımı bilinçaltına itmeyi başaramadım. Bu yüzden çok boş kaldı orası. Özellikle gecekonduya geldikten sonra, bütün rezilliklerimi çekinmeden sergiledim. Hatta bunları birer marifetmiş gibi göstermeğe çalıştım. Bu ülkede eksikliğini duyduğum 'insanın kendisiyle hesaplaşma meselesi'ni bizzat kendime uygulayarak bu meselenin ilk kurbanlarından oldum. Aslında, meselenin ciddiyetine dayanamadığım için, oyunlarla durumu örtbas etmeye çalıştım."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Bilge, seni son gördüğümden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi..."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Siz bilmezsiniz albayım: İnsanlık tek başına kollarımda can verdi. Yanında kimseler yoktu."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-style: italic;"&gt; ".. iyi bir öğrenci değildim. hepiniz dünya çapındaydınız. devler savaşı yapıyordunuz. herkesin gözüne bakmak zorunda olduğumu sanıyordum. savaş bitsin istiyordum; fakat anlaşmaya hiç niyetiniz yoktu. sizleri izlemekten yorulmuştum. acaba şimdi ne yapacak? bu söze kızdı mı? düşünür dururdum. sonra kendimi teselli ederdim: onlar kendi başlarının çaresine bakarlar. oyunlarınızı heyecanla seyreden saf bir seyirci gibiydim. "&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Olmadı, kısmet değilmiş albayım. Mutfak temizliğiyle olmuyormuş. Uyanınca boynuma sarılmıştı uykulu kollarıyla. Ben de bütün iş bundan ibaret diye sevinmiştim, tabakların suları bile akmadan onları kurulamıştım, beni azarlamıştı, çünkü kurulama bezleri hemen ıslanmıştı, ondan azarlamıştı, beni bu kadar seven ve ikide bir kollarını boynuma saran kadın neden böyle önemsiz bir mesele için beni azarlamıştı? İyi niyetlerle iyi eserler verilemeyeceğini neden hatırlatmıştı? Neden neden neden albayım?"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Eski düzene isyan ediyorum ve eski düzenin değişmesine karşıyım. Ha-ha."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"  .. fakat ne yazık ki, insan hayatında trajedi daha çok albayım. insan, çarkları tersine çeviremiyor. ah, ne olurdu bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım! seni, bütün kötülüklerinle birlikte seviyoruz, diyorlar ya, ondan istemiyorum işte. sevseler de neden hiç unutamıyorlar? genel af ne zaman çıkacak albayım? hani bütün sonuçlarıyla suçları affeder ya, ne zaman kavuşacağız ona? ' gözlerini kapadı: ' genel affı görür gibi oluyorum albayım.' gülümsedi. ' delileri de affederler mi acaba?  "&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"ulkemizde en cok yetisen koyludur. koylu, butun iklimlerde yetisir. koylunun yetismesi icin cok emek vermege ihtiyac yoktur. koylu bozkirda yetisir, yaylada yetisir, ormanda yetisir, dagda yetisir, kurak iklimde yetisir, sulak iklimde yetisir. cabuk buyur, erken meyva verir. kendi kendine yetisir, kendi kendine meyva verir. biz koyluleri cok severiz. sehre gelirlerse onlardan kapici ve amele yapariz... ulkemizde tarim urunleri yetisir.kuru uzum ve incir yetisir. once islak yemisler yetisir. onlari, gunes olan yerlerde kurutarak kuru yemis yetistiririz. ingiltere’ye gondeririz, onlar da bize gercek gonderirler. biz, o gerceklerden, kendimize gore gercekler yetistirmeye calisiriz. son yillarda, kuru uzum ve incirin yanisira, koylu de gondermeye baslamisizdir. bu koyluleri, once sehirlerde biraz yetistiririz; tam olgunlasmadan (yolda bozulmasinlar diye) baska ulkelere gondeririz. onlar da bize doviz gonderirler. halk muzigi gondeririz; sofor plagi gonderirler, aranjman gonderirler..."&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;(ha ha)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;hikmet benol' un sözleriyle başlamak en iyisidi diye düşünüyordum. böyle bir giriş hoş oldu. onu hatırladık  ve üzülmekten korktuğumuz için güldük yine. (ha ha)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;artık bir bilinmez değildir Hikmet' in; Sevgi ile yaşarken sevgisiz, Bilge ile yaşarken  bilgisiz olduğu, adının anlamının tersine kayan bir kişi olduğu..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hikmet akıldan geçmesi &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;tehlikeli&lt;/span&gt; cümlelerle &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;oyunlar &lt;/span&gt;oynayan birisidir. bu oyunlar beklediği gibi sonlanmamıştır. yeniden doğmak ve sıfırdan başlamak için gittiği "gecekonduda" yeni oyunlar yazacaktır ve bu ülke zaten bir oyun yeri olarak en güzel sahnesi olacaktır.. ama olmamıştır.. kalemle kağıt buluşmamıştır.. hikmet geçmişinden, anılarından kurtulamamıştır. onları anlatmakla, her şeyi hatırlamakla meşguldur.. kendine yüklediği bütün misyonların bir hiçle sona ermesinden yorulmuş ve muhteşem bir sona doğru adımlar atmaya başlamıştır. görünmemesi gereken her şeyi görmüş, sefaletin her cümlesini duymuştur. (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;allah belasını versin&lt;/span&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;temiz kalmak için çabalar veren bir kişidir aslında hikmet. karısı uyurken bulaşıkları yıkar ve her şeyin çözülmesini bekler. hüsamettin albayı arkadaşıyla konuşurken mutfakta bulaşıkları yıkar bunu belli etmemeye çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hikmet tehlikeli oyunlar oynamaktadır bunun farkındadır, bizde bu oyunların bize değen noktalarında acı çekerken onun dışında büyük bir ironin seyircileri oluruz. &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;oğuz atay&lt;/span&gt; belki de benzer acıları, kaygıları yaşadığı; insanları tanımaya başladığı , yalnızlığın karanlığına kapıldığı bir vakitte yazmıştı bu romanı. aslında oğuz atay günlüğünde bahsediyordu hikmet &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;benol&lt;/span&gt;' dan o bölümle ilgili bir alıntı yapalım günlüğünden:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Bugünlerde kendimden bahsetmek isteği yok. Bu deftere ikinci kitabım hakkındaki düşüncelerimi yazmak istiyorum.Aklımdan bir şeyler geçiyor ara sıra. Unutuyorum. Geldiği anda bu deftere yazmalıyım. Tutunamayanlar gibi sayfa bir diye başlamak olmaz. Çok dağılıyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hikmet'in yaşantısında en önemli noktalardan biri başkalarından çok şey beklemesi, ümt etmesi ve devamlı gerçek dışı hayaller kurması başkaları için ve sonunda devamlı bozulması ve bu kendine yaptığı baskı ve kurduğu fanteziler yüzünden, karşsısındakileri yaşadığı sırada değerlendiremeyişi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hikmet hep birilerini gelmesini bekliyor kendisine, kimse gelmeyince gidceği yer ölüm oluyor. böyle bir son bütün kitap boyunca akıllarda dolaşıyor zaten ama kitabı okurken yavaş yavaş hikmet benol gibi düşünen sayfa çeviricileri (sen-ben-o vs..) bunu kabullenemiyoruz.. kimse kendi sonunu görmek istemiyor. kimse bu çok sevdiği başarısız karakterin ölmesini istemiyor.. kimse hikmetsiz bir hayat istemiyor.. hikmet sadece ölümü doğru gitmiyor bilginin yapamadığını, sevginin varamadığını gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;böyle bir yazı yazmışken bahsedilmesi gereken bir mektup var. biliyorum hemen o mektup geldi aklınıza. tekrardan bu mektubu okumak ve o anı tekrar hatırlamak bize bir şey katmaz ama çare yok, kelimeler oraya doğru gidiyor. (ha ha)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;sevgili bilge, bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;olsaydım. ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;sana, durup dururken yazmak zorunda &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;kalmasaydım.&lt;/span&gt; bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;insanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;bırakmasaydım. kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;düşmeseydim. bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;olsaydım. sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi bilge, aklını başına topla. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;ben iyi değilim bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;diyebilseydim. gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. hiç olmazsa &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimde geri dönmek istiyorum&lt;/span&gt;, ya da &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;dönüyorum cinsinden bir yenilgiye&lt;/span&gt; sığınabilseydim. kendime, söyleyecek söz &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;bırakmadım. kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. aslına bakılırsa, bu sözleri &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. sen, aşk ve her şeyin olduğu &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;günlerde böyle kararlar alınamazdı. yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;kararlar. şimdi her satırı, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;bu satırı da neden yazdım?&lt;/span&gt; diyerek öfkeyle bir &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;öncekine ekliyorum. aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. çünkü başka türlü bir &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. oysa, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;sevgili bilge&lt;/span&gt;, aziz varlığımı &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;artık ara sıra kaybettiğim oluyor. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;fakat yaralı aklım, henüz  gidecek bir ülke &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;bulamadığı için bana dönüyor şimdilik&lt;/span&gt;. biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;terkedinceye kadar gidipgelenazizvarlık masalınakimse inanmayacaktır. bazı &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;durumundadır. bu bir çeşit alın yazısıdır. bu alın yazısıda başkaları &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. bir alın yazısı da ölümün &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;        ben ölmek istemiyorum. yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;bu nedenle,sevgili  bilge, mutlak bir yalnızlığı mahkum edildim. (insanların &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. durup dururken insanlara &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) hiç kimseyi &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;görmüyorum. albay da artık benden çekiniyor. ona bağırıyorum. (bütün bunları &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. fakat &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;bunlar yazı, sevgili bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;        geçen sabah erkenden albayıma gittim. bugün sabahtan akşama kadar &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;radyo dinleyeceğiz, dedim. bir süre sonra sıkıldı. (insandır elbette &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;sıkılacak. benim gibi bir canavar değil ki.) bunun üzerine onu zayıf &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakkı olmadığını yüzüne bağırdım. (ben &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;yalnız kalmalıyım. başka çarem yok.) bazen nurhayat hanıma gidiyorum; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;karşılıklı susarak oturuyoruz. konuşmamak ne iyi, bir bilsen. insan elbette &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;konuşmak istiyor; dert yanmak, haklı çıkmak istiyor. fakat kelimeleri insana &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;ihanet ediyor, insan kendine ihanet ediyor. kendinden nefret ediyor. dul kadın &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;iyi: bana kahve pişiriyor, sigaramı yakıyor. onun yanında biraz huzura &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;kavuşuyorum. pilleri, kutusundan büyük bir radyosu var; onu dinliyoruz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;nurhayat hanım sıkılmıyor. bazen dul kadının evinde, bir iki söz ettiğim &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;oluyor: kendi kendime konuşur gibi. nurhayat hanım hiç söze karışmaz; aman &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;işte biri konuşmağa başladı varlığını ortaya koydu, dur ben de bir şeyler &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;söyleyeyim kişiliğimi göstereyim gibi küçük çabalamalar  &lt;/span&gt;içinde değildir dul kadın. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;onunla oyunlar dinliyoruz radyodan. yıllardır sesleri değişmeyen, fakat adları &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;farklı olan oyuncuların piyesleri; aynı heyacanlı titreşimler, aynı yükselip &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;alçalmalar. sanki yıllardır sürüp giden uzun bir oyunu parça parça oynuyorlar. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;kahkahalar atıyorlar - çocukluğumdan beri dinlediğim kahkahalar. aynı kapıları &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;yıllardır açıp kapıyorlar. aynı güç durumlarda kalıyorlar. yavaş konuş bizi &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;duyacak diyorlar, siz burada ne arıyorsunuz bakalım diyorlar. ben yalnız &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;sesleri dinliyorum, anlamlarla ilgili değilim.kuş sesi dinleyerek huzur &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;duyanlar varmış; onlar gibiyim. haberleri de, belli konular üzerindeki &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;konuşmaları da, tartışmaları, açık oturumları, reklamları da, özel programları &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;da aynı şekilde dinliyorum. her kuşun kendine özgü bir sesi var: sözleri &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;dinlemeden hangi program olduğunu biliyorum bu yüzden. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;        dul kadının inanılmaz bir hoşgörüsü var: her çeşit müziği dinliyoruz &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;üstüste. bizim dilimizden şarkılar da var galiba: çünkü sözlerini anlar gibi &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;olyorum. dul kadınla ben, senin anlayacağın, soyut bir durumdayız; daha &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;doğrusu her şeyin özüyle ilgilieniyoruz: meyvaların yalnız suyunu içiyoruz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;birer sigara yakalım mı nurhayat hanım? diyorum. yakalım hikmet bey, diyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;songünlerde bana 'bey' diyen bir dul kadın kaldı. görüyorsun ben de kaçamak &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;yapıyorum: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yalnızlığı dul kadınla aldatıyorum&lt;/span&gt;. ne yapayım? beni olduğum gibi &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;kabul ediyor. sen,yalnız iyi programlarımı dnlemek istedin. alaturka çaldığım &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" class="posts" id="gi57480"&gt;zaman düğmemi kapatmak istedin. belki gerçek canavar ben değilim.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;bu mektubu yazmak sadece kelemlerle ilgili bir olay değil. hikmet her ne kadar tersini söylese de bilgeye bize gerçeği söylemekten çekinmiyor. kendimize bir mektup yazacak olsak bile bu kadar açık olamayız, hep bi ihtimaller, hep başka ihtimaller akılları kurcalar ve biz kendimize "hikmet  ben ol" diyemeyiz.oğuz atay' ı farklı kılan durum tam burda başlıyor. o soyadları boşuna seçilmiyor. onlara asla ihanet edilmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hikmet her şeyiyle bu ülkede yaşıyor.  aklıyla bu ülkede yaşıyor. ülkemizin 2.5 tarafının denizlerle çevrili olduğunu açıkça söylüyor. arkadaşları bıraktığı yerde kendisi bir ömürü bırakıp ölüme gidiyor ve arkadaşları bir durak olmaktan öteye gitmiyor. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"sevgi onun gerçek adı değildir"&lt;/span&gt;. bazı cümleler unutulmuyor.  &lt;span style=";font-family:webdings;font-size:130%;" class="posts" id="gi958274"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:130%;"&gt;kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hikmet yorgun bir karakter en çok bu özelliğini seviyorum, birde kışın üşümesine rağmen içlik(sıcak fanilalar) giymiyor pantolunun altına. demek ki üşümesinide biliyor hikmet, ölmesinide. tek yapamadığı yaşamak. kabul ediyor zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"kabul etmiyoruz bazen"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-family:georgia;font-size:78%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;not: yarım bir çalışmadır. kitaptaki bütün hikmetlere değinilecektir. geçmişin ve yalnızlığın izleri iyice deşilecektir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="emenu" id="m958201"  style="visibility: hidden; text-align: right;font-family:webdings;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;"&gt;&lt;a title="giri numarasını kopyala" href="http://www.itusozluk.com/goster.php/@958201" onclick="return cp(958201,this,true);"&gt;&lt;span class="entryid"&gt;@958201&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;a title="tüm giriyi kopyala" href="javascript:kopi('958201');"&gt;&lt;span class="entryid"&gt;[k]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;  &lt;span id="vt_958201"&gt;&lt;script&gt;buton(':)',"takdire şayan bir esermiş","vote(958201,1);",'','');&lt;/script&gt;&lt;input onmouseover="this.id='butover'" onmouseout="this.id=''" onmousedown="this.id='butdown'" onmouseup="this.id=''" title="takdire şayan bir esermiş" class="but" onclick="vote(958201,1);" value=":)" type="button"&gt; &lt;script&gt;buton(':O',"bilmiyorum ne olacak","vote(958201,0);",'','');&lt;/script&gt;&lt;input onmouseover="this.id='butover'" onmouseout="this.id=''" onmousedown="this.id='butdown'" onmouseup="this.id=''" title="bilmiyorum ne olacak" class="but" onclick="vote(958201,0);" value=":O" type="button"&gt; &lt;script&gt;buton(':(',"oha falan oldum","vote(958201,2);",'','');&lt;/script&gt;&lt;input onmouseover="this.id='butover'" onmouseout="this.id=''" onmousedown="this.id='butdown'" onmouseup="this.id=''" title="oha falan oldum" class="but" onclick="vote(958201,2);" value=":(" type="button"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;input onmouseover="this.id='butover'" onmouseout="this.id=''" onmousedown="this.id='butdown'" onmouseup="this.id=''" title="yazara mesaj atayım" class="but" onclick="ow('/msjgonder.php?kime=betty blue&amp;amp;giri=@958201',400,260);" value="msj" style="" type="button"&gt; &lt;input onmouseover="this.id='butover'" onmouseout="this.id=''" onmousedown="this.id='butdown'" onmouseup="this.id=''" title="betty blue hakkında her şey" class="but" onclick="ow('/userinfo.php?user=betty blue', 350,400);" value="?" type="button"&gt; &lt;input onmouseover="this.id='butover'" onmouseout="this.id=''" onmousedown="this.id='butdown'" onmouseup="this.id=''" title="favorilere ekle" class="but" onclick="ow('/addfav.php?id=958201',400,150);" value=":D" type="button"&gt;&lt;/span&gt;&lt;script type="text/javascript"&gt;entrymenu(958201,'betty blue',16,'5aadf7');&lt;/script&gt;&lt;span class="entryid" style="display: none;" id="vto_958201"&gt; verdiğiniz oy kaydedildi (&lt;a href="http://www.itusozluk.com/goster.php?t=hikmet+benol&amp;amp;rf=us#" style="font-size: 10px;" onclick="xajax_voteundo(958201);return false;" title="verilen oyu siler, yok eder"&gt;yanlış oldu ters oldu&lt;/a&gt;) &lt;/span&gt;&lt;script&gt;buton("msj","yazara mesaj atayım" ,"ow('/msjgonder.php?kime=betty blue&amp;giri=@958201',400,260);",'','30');&lt;/script&gt;&lt;script&gt;buton('?',"betty blue hakkında her şey","ow('/userinfo.php?user=betty blue', 350,400);",'','');&lt;/script&gt;&lt;script&gt;buton(':D',"favorilere ekle","ow('/addfav.php?id=958201',400,150);",'','');&lt;/script&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:130%;" class="posts" id="gi958274"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;'' yalnızlığımızın ve &lt;/span&gt;horgörülmüşlüğümüzün tüm şiddetiyle hepinizi yerden yere vuracağız'&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style=";font-family:webdings;font-size:130%;" class="posts" id="gi958326"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-6983405419590880386?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/6983405419590880386/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/hikmet-benol-yalnzlk-dininin-basarsz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/6983405419590880386'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/6983405419590880386'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/06/hikmet-benol-yalnzlk-dininin-basarsz.html' title='HİKMET BENOL: yalnızlık dininin başarısız peygamberi / Engin DÜZ'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-5554031186689740586</id><published>2009-01-12T12:56:00.001+02:00</published><updated>2009-08-03T01:08:53.458+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikret başkaya'/><title type='text'>Küresel Kapitalizmi Meşrulaştıran Söylemler (fikret başkaya)</title><content type='html'>Bilim, şeylerin gerçeğini ortaya çıkarıyorsa, görüntüyle gerçek arasındaki uyumsuzluğu teşhir ediyorsa bilimdir. Şimdilerde bilim denilen bilim tanımına denk düşmek bir yana, bilimin inkârına dönüşmüş durumda. Küresel kapitalizm çağında bilim ve teknoloji, mülksüzleştirmenin, kâr etmenin, yıkımın, manipülasyonun, alıklaştırmanın hizmetinde. Dolayısıyla asıl bulunması gereken zeminin karşıtına savrulmuş, misyonunun ve varlık nedeninin inkârına dönüşmüş durumda. Artık amaç şeylerin, olayların, süreçlerin neden ve nasılını bilince çıkarmak, gerçeğin izini sürmek, gerçeği örten sis perdesini dağıtmak değil, üstünü örtmek, mistifikasyon yaratmak. Teknoloji için de aynı şey söz konusu, artık araç, amacın yerini almış veya araçla amaç yer değiştirmiş, tersyüz olmuş durumda. Şimdilerde insan tekniği kullanmıyor, teknik insanı kullanıyor... Bilim eleştireldir veya eleştirel değilse bilim değildir denmiştir. Lâkin, küresel kapitalizm çağında bir bilim dalında ‘uzmanlık’ almanın, ünvan sahibi olmanın koşulu, bilimsel namusu ve entellektüel dürüstlüğü kurumun giriş kapısında bırakmadan mümkün değil. Bilimsel namusu, entellektüel dürüstlüğü ‘emanete’  teslim etmeden, insanlığından soyunmadan, kendinden menkul bilim camiasına dahil olmak, bir ‘uzmanlık’ veya ünvan ‘kazanmak’ nerdeyse imkânsız. [Elbette her zaman ve her koşulda istisnalar vardır ve istisnalar kuralı doğrulamak içindir denmiştir]. Herşey eleştirel bilinci yok etmek üzere kurgulanıyor ve emekçi çoğunluk sayısız araçlar [medya, gösteri endüstrisi, televizyon dizileri, reklâmlar, futbol, vb.] devreye sokularak alıklaştırılıyor. Bilimi ve sanatı kendilerinden menkûl, anlı şanlı ‘hocalar’, ‘ünlü sanatçılar’ egemen odağın [büyük hırsızların densin] hizmetindeki propaganda makinesini yağlamakla meşguller... Eleştirel bilinci tahrip etmedeki katkıları karşılığında, sömürüden ve yağmadan pay alıyorlar. Aldıkları payın büyüklüğü performanslarının ölçüsü sayılıyor... Bilim cemaatinin ve sanatçı taifesinin kendi varlık nedenlerine ve misyonlarına neden ve nasıl yabancılaştıkları, sömürü düzeni tarafından nasıl araçlaştırıldıkları,  bunun da ne anlama geldiği üzerinde önemle ve ısrarla durmayı gerektiriyor. Zira bilimci cemaati karartmanın, alıklaştırmanın, sanatçı taifesi de artık kirletmenin hizmetinde...&lt;br /&gt;Küresel Kapitalist Saldırıya [Emperyalizme] Eşlik Eden Bazı Söylemler&lt;br /&gt;Kapitalizm, sermayenin yeniden üretimi, daha doğrusu genişletilmiş ölçekte yeniden üretimidir. Dolayısıyla genişleme ve yayılma dinamiği ve eğilimi sistemin mantığına içkindir. Bu nitelikten ötürü de, kapitalizm emperyalizm üretmeden, emperyalizm militarizm ve savaş olmadan, hegemonya da düşmansız varolamaz. Emperyalizm ne arizî bir şeydir ne de kapitalist gelişmenin belirli bir evresinde ortaya çıkmıştır, sisteme içkin [mündemiç], süreklilik arzeden bir temel eğilimdir. Fakat global ölçekte sınıf mücadelesinin veya güçler dengesinin seyri, ezilen halkların ve sömürülen sınıfların mücadelesi ve direnci, kapitalist küreselleşmenin sınır ve kapsamını belirler. Nasıl her bir tekil kapitalist, sermayesini sürekli büyütmeden varolamazsa, ileriye doğru kaçmaya mahkûmsa, bir sömürü metabolizması olan kapitalist sistem de bir bütün olarak genişlemeden, yayılmadan, yeni alanları kapsamadan ve kendi mantığıyla uyumlandırıp/dönüştürmeden varlığını sürdüremez. Kapitalizm sadece bulunduğu mekânların dışına taşma dinamiği taşımaz veya sadece yatay [coğrafi] alanda genişlemez [prekapitalist alanları etkisi altına alma anlamında], aynı zamanda dikey olarak da genişler. Başka türlü ifade etmek istersek, halen kapitalist üretim ilişkilerinin geçerli olduğu alanda tüm insan ilişkilerini metalaştırır, her yere derinlemesine nüfûz eder. Fakat kapitalist saldırı tek başına yol alamaz ve kalıcı olamaz. Saldırıya ideolojik saldırının eşlik etmesi, bir dizi kelime, kavram ve söylemin zihinleri işgal etmesi, ezilen/sömürülen kitlelerin bilincinin sömürgeleştirilmesi de gerekir. Her cerrahî operasyonda narkoza ihtiyaç duyulması gibi... Velhasıl her türlü egemenlik biçimi, meşrulaştırmaya/kabullendirmeye ihtiyaç duyar ve bu amaçla ideolojik bir söylem oluşturmak esastır. Esasen bu her türlü egemenliğin vazgeçilmez kuralıdır. Şimdilerde küreselleşme denilen emperyalist saldırıyı meşrulaştırıp/kabullendirmeyi amaçlayan bir dizi söylem ortalığı kaplamış durumda. Fakat söz konusu kavramlar ve söylemler ne yeni ne de orjinal, yaklaşık ikiyüzelli yıllık kapitalist modernitenin kavramları. Sadece ısıtılıp sofraya konuyor... Eğer sömürü ideolojik egemenliği varsayıyorsa, ideolojik kölelik olmadan yol alamıyorsa, ideolojik saldırı ancak karşı ideolojik saldırıyla etkisizleştirilebilir. Karşı ideolojik saldırının başarısı veya bilincin özgürleşmesi de, pratik mücadeleye eklemlendiğinde mümkündür. Dolayısıyla ideolojik teşhir eylemi önemlidir ama yeterli değildir. Bu da demektir ki, kavramların ve söylemlerin yaygınlığı ve etkinliği, sınıflar mücadelesiyle ve güçler dengesiyle doğrudan ilgilidir. Sömürge halkları tarih sahnesine çıkıp, sömürgeciliği tasfiye etmek üzere kapsamlı bir karşı saldırıya geçmedikleri dönemde, sömürgecilik ve anti-sömürgecilik kavramları kullanılmıyordu. O dönemler boyunca sömürgeci-emperyalist devletlerin söylemi geçerliydi ve olup/bitenler [sömürgecilik] olumlu, gerekli ve normal bir şey olarak sunuluyordu. Sömürgecilik uygarlaştırıcı misyonun bir gereği sayılıyordu. Sömürgecilik ve anti-sömürgecilik kavramları, sömürge halkları geçerli statüyü parçalamak üzere tarih sahnesine çıktıklarında yaygın kullanıma ulaştı. Şimdilerde kapitalist saldırının ortaya çıkardığı tahribat ve yıkım, kapitalizmin beşyüzyıllık tarihinde görülmemiş boyutlarda, ama kapitalizm, emperyalizm, sömürü, eşitlik, sosyal eşitsizlik, sosyal adalet, vb. kavramlar nerdeyse kullanımdan düşmüş gibi. Onların boşalttığı alanı küresel kapitalist saldırıyı meşrulaştırıp/kabullendiren bir dizi kavram ve söylem dolduruyor: İnsan hakları, demokrasi [aslında kastedilen liberal demokrasi veya piyasa demokrasisidir!], sivil toplum ve sivil toplumu güçlendirme retoriği, çokkültürcülük[doğrusu kültüralizm], totalitarizm, sürdürülebilir kalkınma, vb. Bunun nedeni, sınıfsal güç dengesinin sermaye lehine dönmüş olması ve ona eşlik eden teorik eleştiri zaafıdır. Bu durum Coca-Cola aydınlarının neden etkinlik sağladıklarını, köpeksiz köyde nasıl değneksiz gezebildiklerini de açıklıyor...&lt;br /&gt;Şimdilerde insan hakları söylemi küresel kapitalizmin araçlaştırdığı söylemlerin başında geliyor. İnsan hakları standardının yükseltilmesinden çok söz ediliyor da bunun gerçek dünyada bir karşılığı olup/olmadığı, kimin için ne anlama geldiği tartışma konusu yapılmıyor. Bir taraftan insanı insanlıktan çıkaran bir süreç hızla yol alırken, insanca yaşamanın temelleri aşındırılırken, bu dayatmanın faillerinin insan haklarından söz etmesi çelişik değil mi? Neoliberal ekonomik ve sosyal politikalar sonucu her geçen gün daha çok insan mülksüzleşir, proleterleşir, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan yoksun bırakılırken, ortak yaşam alanları yok edilirken, herşey metalaşıp paralılaşırken, insan insana, insan doğaya daha çok yabancılaşırken, doğal çevre tahribatı derinleşirken, insan hakları nasıl gelişecek, gerçekleşecek? Aslında insan hakları diye bir şey yok ve olmadı ama öyle güçlü bir söylem zaman zaman piyasaya sürüldü. Söz konusu olan, yasalar karşısında biçimsel eşitlikti, hiçbir kıymet-i harbiyesi de yoktu. Kaldı ki, yasaları yapanlar çekleri imzalayan mülk sahibi sınıflardı. İnsan ve yurttaş haklarından söz ediliyordu ama insanların hakları yurttaşların haklarından farklıydı. Yurttaş sayılmak için mülk sahibi ve eğitimli olmak gerekiyordu ki, insanlar oyunun dışında kalmışlardı. “İnsanlar” ancak uzun ve zorlu mücadeleler sonucunda oyuna ‘kısmen’ dahil olabildiler. İnsanların doğuştan, vazgeçilmez hakları vardır demek bir şey söylüyormuş gibi yapıp hiçbirşey söylememektir. Zira bu dünyada soyut, hayali bir insan yok... Bir topluluğun üyesi ve toplulukta belirli bir konuma sahip işçi, çiftçi, mülk sahibi veya proleter, işsiz veya aç... velhasıl sınıfsal bir aidiyete sahip. İşsiz veya bir gelirden yoksun olan, gelecek kaygısı taşıyan bir birey için insan hakları söylemi ne anlama gelebilir? Böyle bir durumda herkes yasalar karşısında eşittir demek, reel eşitsizliği hayali bir eşitlik söylemiyle yok saymak değil midir? İnsan hakları söylemi, özü itibariyle politik mahiyetteki bir sorunu hukuk düzleminde çözmenin mümkün olduğu gibi temelli bir yanılsamaya dayanıyor. Kaldı ki, hukuk da kanuna indirgeniyor, kanunu kimin neden yaptığı sorusu atlanıyor, kötü olabileceği kabul edilmiyor... Aslında söylem sanıldığından daha da tahripkâr. Sistem tarafından çıplaklaştırılmış, yalnızlaştırılmış bireyin tek başına hak aramasının mümkün olduğu düşüncesini içeriyor ve onu bütünüyle etkisizleştirmeyi, pasif, edilgen, iradesiz bir nesneye dönüştürmeyi, velhasıl özne olmaktan çıkarmayı amaçlıyor. Üretmek ve yaşamak için hiçbir imkâna ve araca sahip olmayan, yaşamak için emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan bireyin kendini gerçekleştirmesi, haklarını savunması nasıl mümkün olabilir? Proleterin politik bir özne haline gelip politik etkinlik sağlayabilmesinin yegâne yolu, örgütlü/kolektif mücadeleyle politik sürece katılmasıdır. Aksi halde ‘yurttaş’ sayılması mümkün değildir. Fakat kapitalist toplumda politik alanla ekonomik alan birbirinden koparılmış durumda. Emekçi sınıf ekonomik alanın yönetimine dahil edilmiyor, sadece -o da her zaman değil- oy kullanmasına izin veriliyor. Oysa ekonomik alanın yönetimi mülk sahibi kapitalist sınıfın tekelinde kaldıkça, oy atmanın, oyunun figüranı olmak dışında bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Şimdilerde insan hakları söylemi, emekçi sınıfların kolektif mücadelesini etkisizleştirmenin ve emperyalist saldırıyı meşrulaştırmanın aracı, önce uluslararası hukuk aşındırılıyor, sonra da bir ‘haklı savaş’ söylemi icat ediliyor... Artık insan hakları standardının yetersiz olduğu düşünülen ülkelere savaş açmanın yolu açılmış demektir... Şimdilerde insan hakları söylemi sömürüyü gizlemenin, kitleleri oyalamanın, emperyalist saldırıyı dayatmanın ve/veya meşrulaştırmanın bir aracına dönüşmüş durumda. Böylelikle dünyadaki mevcut güç ve iktidar ilişkilerinin meşrulaştırılıp/ kabullendirmesini, yeniden üretmesini sağlayan ideolojik araçlardan biri...&lt;br /&gt;Küresel kapitalizmin söylemlerinden biri de sivil toplum, sivil toplum örgütleri [STK]  sivil toplumu güçlendirme. Sivil toplum söylemi, insan hakları söylemini tamamlıyor. Emekçi sınıfların kolektif mücadelesine [sendikalara, vb.] savaş açılmışken, sivil toplum söylemiyle neyin murâd edildiği açık değil mi? Sivil toplum örgütü denilenler aslında içi boş midye kabuğu olmanın ötesinde bir kıymet-i harbiyeye sahip değiller ama önemli bir ideolojik işlev gördükleri kesin. Gerçek anlamda sivil toplum örgütü olsalardı, sorunun kökenine inerlerdi ve neoliberal küreselleşme tarafından tehdit edilen çıkarları savunurlardı. Benim yalan üretme dükkânları dediğim think tank’lar sivil toplum örgütü denilenlerin ideolojik arka planını oluşturuyor. Ortalığı kaplayan sivil toplum örgütleri, küresel kapitalist saldırının, emperyalizmin ortaya çıkardığı devasa yıkımı gözden uzaklaştırmanın, kabullendirmenin aracı, dolayısıyla asıl işlevleri ideolojiktir. Sorunlar çözülüyor, çözülebilir, çözüm yoluna girdi/giriyor izlenimi yaratılıyor. Mücadele alanı boşaltılarak, kitleler gerçek mücadele alanının dışına atılmak isteniyor. Sömürünün, sınıfların, sınıf mücadelesinin söz konusu örgütlerin kitabında yeri yok... Apolitik olmayı marifet sayıyorlar. Oysa, sosyal ilerleme ve demokrasinin derinleşmesi, ulusal özerkliğin pekiştirilmesi için mutlaka politik mücadele gereklidir. Söz konusu örgütler ‘apolitik’ olarak kaldıkça, sadece küresel kapitalist saldırıyı meşrulaştırabilirler. Genel bir çerçevede Eklektik ve uzlaşmacı olan söz konusu kuruluşların temel bir zaafı da sermayeden ve devletten bağımsız olmamaları veya doğrudan sermaye ya da devletler tarafından finanse edilmeleri... Kimi zaman da devletler veya sermaye tarafından kurduruluyorlar... Açıkça sistem karşıtı ve gerçek anlamda alternatif bir projenin taşıyıcısı olmayan, siyaseti etkilemek bir yana egemen siyaset odakları tarafından araçlaştırılan söz konusu STK’ların teşhir edilmesi büyük önem taşıyor.&lt;br /&gt;Demokrasi söylemi de küresel kapitalizmin [emperyalizmin] sözcüleri, akıl hocaları, burjuva siyasetçileri tarafından çok kullanılıyor. Aslında söz konusu olan liberal demokrasi veya piyasa demokrasisidir. Üretim araçlarının mülkiyeti dar bir mülk sahibi sınıfın elinde toplanmışken, kamusal alan diye bir şey kalmamışken, ne var ne yoksa özelleştirilmişken, vb. demokrasiden söz etmek abesle iştigal değilse, insanlarla alay etmektir. Zira, kapitalizmin politik alanda gerçek bir demokratik işleyişe izin vermesi mümkün değildir. Ekonomik alanda yabancılaşmış [üretim, tüketim, dolayısıyla yaşamak için gerekli araçlardan yoksunluk durumu] bireyin, politik planda kendini gerçekleştirmesi, kendi kaderinin efendisi olması mümkün müdür? Kaldı ki, söz konusu olan şimdilerde inandırıcılığını bütünüyle kaybetmiş, tam bir sirk oyununa dönüşmüş olan temsili demokrasidir ve temsili demokrasi başlangıçta gerçek demokrasinin önünü kesmek üzere ‘icat edilmişti’. Aslında demokrasiden söz edenler sömürü, yağma ve talan özgürlüğünün hiçbir engelle karşılaşmadan yol almasını sağlayan bir pratikten söz ediyorlar. Zaten asıl söz konusu olan da bir seçim ve temsil mistifikasyonundan başkası değil. Mevcut durumda insanlar oy kullandıkları anda tüm haklarından vazgeçtiklerini ifade etmiş oluyorlar ve seçtiklerini sandıkları da asla onları temsil etmiyor. Başka türlü söylersek insanların kaderi parlamentolarda belirlenmiyor. Büyük sermayenin hizmetindeki merkezlerde, çokuluslu denilen şirketin yönetim bürolarında, ‘uluslararası’ denilen ama uluslarla ilgisi retorikten ibaret olan kurumlarda, vb. belirleniyor... Retoriğe rağmen gerçek dünyada asıl söz konusu olan, demokrasinin gerçekleşmesi, derinleşmesi değil, sınırlı demokratik hakların ve pratiklerin de tasfiye edilmesidir. Dolayısıyla söylemle gerçek durum arasında bariz bir uyumsuzluk söz konusu...&lt;br /&gt;Herhalde son dönemin en zehirli, en çok yanılsama yaratan ve en yaygın söylemi sürdürülebilir kalkınmadır. Oysa gerçek dünyada kalkınma diye bir şey yok. Kapitalizm koşullarında mümkün de değil. Kapitalizmde geçerli olan sermayenin büyümesidir ve sermayenin büyümesinin kalkınma diye bir şey üretmesi mümkün değildir. Tam tersine, sermayenin tekyanlı çıkarını gerçekleştirmek amacıyla kurgulanmış bir ortamda sermaye sadece sosyal kötülükleri artırabilir ve ekolojik felâketi tetikleyebilir. Nitekim öyle oluyor. Geçerli retorikte önce sermayenin büyümesine [genişletilmiş yeniden üretimine densin] ekonomik büyüme deniyor ve GSMH ile ölçülüyor, sonra da GSMH artışı kalkınmayla özdeş sayılıyor. Dolayısıyla neyin büyüdüğü, büyümenin ne olduğu, kimin için ne anlama geldiği tartışılmıyor. Kalkınma İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında oluşan ‘yeni statükoyu’ meşrulaştırıp dayatmak, sömürgeciliğin klasik/doğrudan versiyonunun ‘tasfiyesi’ sonucu ‘bağımsızlığa kavuşan’ devletleri ve bir bütün olarak de ‘çevre’ [periferi] denilen bölgeleri emperyalist sistem içinde tutmak için icat edilmişti. Başka türlü söylersek, uygarlaştırma misyonundan nöbeti devralmıştı. Bir zamanlar uygarlaştıranlar bundan sonra kalkındıracaktı... Fakat söylemin ipliğinin pazara çıkması için fazla zaman gerekmemişti. Daha 1970’lerin başına gelindiğinde söylemle gerçek durum arasındaki uyumsuzluk bariz bir biçimde ortaya çıkmıştı. Artık önüne bir niteleme sıfatı koymadan kavramı kullanmak zorlaşmıştı. Kalkınma kavramının önüne bir dizi niteleme sıfatı getirilerek kullanılmaya başlandı. İşte endojen[içe dönük] kalkınma, bir başka kalkınma, sosyal kalkınma, alternatif kalkınma, vb. 1980’li yılların sonuna doğru da sürdürülebilir kalkınma keşfedildi ve BM Çevre ve Kalkınma Programı’nın [UNDEP] düzenlendiği zirvelerin ikincisi olan Rio Zirvesinden sonra da müthiş bir kullanım yaygınlığına ulaştı. Şimdilerde önüne sürdürülebilir sıfatı getirilmeden kullanılan bir kelime ve kavram yok gibi... Oysa daha önce başka yerde yazdığım gibi, söz konusu olan tam bir zihinsel akrobasidir. Eğer gerçek dünya’da kalkınma diye bir şey yoksa, onun önüne sürdürülebilir sıfatının getirilmesi tam bir oxymore’dur. Bilindiği gibi Kadim Grekçe’de oxymore, yan yana gelmesi caiz olmayan, zıt anlamlı [antinomik] iki kelimeyi yan yana getirmeye deniyor. Kapitalist mantık geçerliyken, çevreye duyarlı, çevre tahribatını kritik eşiğe taşımayan bir ekonomik büyüme, dolayısıyla da kalkınma mümkün değildir. Zira sermaye birikiminin mantığı, her seferinde daha çok üretmeye ve daha çok tüketmeye, kirletmeye, yok etmeye mahkûmdur. Oysa sürdürülebilir kalkınma ‘gelecek kuşakların durumunu tehlikeye atmayan, dolayısıyla doğanın kendini yenilemesini tehlikeye atmayan bir ekonomik büyümenin mümkün olduğu görüşüne dayanıyor... Dünyanın bugünkü manzarasına bakmak söylemin ne anlama geldiğini görmeye yeter...&lt;br /&gt;Çokkültürcülük ve totalitarizm söylemleri için de benzer bir durum var. Sınıf farklılıklarını yok saymak üzere başka farklılıklar öne çıkarılıyor. Etnik, dinî, mezhepsel, kültürel farklılıklar asıl sorunu oluşturuyormuş gibi bir izlenim yaratılarak, kapitalist yağma ve emperyalist saldırı meşrulaştırılmak isteniyor. Elbette insanların kendi geçmişlerini, farklılıklarını merak etmeleri, araştırmaları, kendi geçmişleriyle yüzleşmeleri, tarihsel mirasa sahip çıkmaları, kimliklerini ifade etmeleri önemsiz değildir ama kültüralizmsöyleminin misyonu başka... Amaç toplumları bir arada tutan bağları koparmak ve toplum sınıflarını saldırıya açık hale getirmek, iktidarsızlaştırmak, kültüra-lizm söyleminin asıl zaafı da kültürlerin tarihsel aşındırmanın etkisinden muaf olduğu, ebed-müddet geçerli olduğu düşüncesidir. Oysa kültürler ve hiçbir kültür değişimden, tarihsel aşınmadan muaf değildir. Totalitarizm söylemiyse daha kötüyü ön plana çıkararak, insanları korkutmak, mevcut kepazeliğe razı etmek gibi bir işlev görüyor...&lt;br /&gt;Şimdilerde insanlık tarihte eşine rastlanmayan müthiş bir saldırıyla karşı karşıya. Bunun kapitalizmle insan soyunun nihai mücadelesi olduğunu söylemek bir abartma değil. Ya kapitalizm insanlığı ve uygarlığı yok edecek ya da bu sefil süreç tersine çevrilecek... Bir orta yol mümkün değil, üstelik zaman da daralmakta... Bu saldırıya da ancak teorik eleştiriyle ve örgütlü mücadeleyle karşı çıkılabilir. Elinizdeki kitapta yer alan yazılar, karşı duruşun önemini ve aciliyetini kavrayanların eseridir. Bu kör gidişi durdurmak, tersine çevirmek ve insana gerçekten yaraşır, doğayla uyumlu bir dünya ve insan toplumu yaratmak gayet mümkündür. İnsan kendi ölümünü engelleyemez ama insanlığın ölümünü pekâlâ engelleyebilir denmiştir... Yeter ki, başta yeryüzünün lânetlileri olmak üzere, bu süreçten zarar görenler, felaketli gidişin faili olmayanlar, durumun vehâmatinin ve aciliyetinin, kendi potansiyel güçlerinin bilincinde olsunlar ve o potansiyeli realize etme iradesini, cesaretini, basiretini ve yeteneğini ortaya koyabilsinler... Bu dünyada hiç bir şey insan iradesinden ve insanın bilinçli eyleminden bağımsız, kendiliğinden ortaya çıkmadığına göre...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kardelen, 20 Mart 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Bu makale özgür üniversite kitaplığından yayınlanan "küresel kapitalizmi meşrulaştıran söylemler" adlı kitabın önsözüdür&lt;br /&gt;---05 Nisan 2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/542761028415832544-5554031186689740586?l=beyazdegil.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://beyazdegil.blogspot.com/feeds/5554031186689740586/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/01/kuresel-kapitalizmi-mesrulastran.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5554031186689740586'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/542761028415832544/posts/default/5554031186689740586'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://beyazdegil.blogspot.com/2009/01/kuresel-kapitalizmi-mesrulastran.html' title='Küresel Kapitalizmi Meşrulaştıran Söylemler (fikret başkaya)'/><author><name>"en"</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16032619234486060506</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-542761028415832544.post-4570510618755219069</id><published>2009-01-12T12:46:00.002+02:00</published><updated>2009-08-09T13:24:45.641+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadir cangızbay'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KALKINMA'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikret başkaya'/><title type='text'>Kalkınma: Bir Efsanenin Sonu  (FİKRET BAŞKAYA)</title><content type='html'>&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;br /&gt;“İnsan ancak üstesinden gelebileceğini&lt;br /&gt;aklının kestiği durumları problem edinir”.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kadir Cangızbay&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar [kendi ürettikleri] efsanelere inanırlar ama efsanelerin gerçek dünyada bir karşılığı olmadığı gibi, mantıkî bir tutarlılığa sahibolmaları da gerekmez. İnsanlar çok uzun bir tarihsel dönemde kendi beyinlerinin eseri olan efsaneler [mitler] tarafından ‘köleleştirildiler’. Kapitalizmden sonra efsaneler biçim değiştirdi, bu sefer de  [elbette eski tür efsaneler ve yabancılaşmalar az-çok etkisizleşmekle birlikte, varlığını sürdürmeye devam etti] kendi emeklerinin ürünü olan metaların [sermaye densin] kölesi durumuna geldiler. Tarih boyunca efsanelerin biçimi değişse de işlevi hep aynı kaldı. Aydınlık felsefesi sonrasında ve kapitalizm çağında artık efsaneler devrinin kapandığı, aklın, bilimsel düşüncenin egemen olduğu ileri sürüldü. Aslında söz konusu olan aklın egemenliği değil, sermayenin egemenliğiydi ama, geçerli ideolojik yabancılaşma, zihinsel bulanıklık yaratarak gerçek durumun bilince çıkarılmasını önledi. Zira, kapitalist egemenlik çağında yeni bir fetiş üretilmişti: Bilim… Bundan sonra yapılan herşey, ‘bilimsellik’ kılıfına sokuluyor ve öyle sunuluyordu. Velhasıl bilimselliği tartışılmasını engelliyordu…&lt;br /&gt;Kalkınma son yarım yüzyılın en yaygın efsanelerinden biri olsa da,  ‘ilkel topluluklar’ ve kadîm uygarlıklar dönemindeki bir çok efsane gibi uzun ömürlü olamadı. Bir efsanenin önemi veya ‘dayanıklılığı’, onun insan bilincinin derinliklerine yerleşme gücüyle doğru orantılıdır. Bu yüzden kimi efsaneler diğerlerinden daha uzun ömürlü olabiliyor. Elbette ‘Kalkınma’ başka efsanelerin devamı veya sürdürücüsüydü, “ilerleme”, “modernleşme”, “sekülerleşme” ideolojisinin bir versiyonu ve devamı olarak ortaya çıkmıştı.  Avrupa merkezli ideolojik yabancılaşma, dünyanın geri kalanının da [Avrupalıların köleleştirdiği, sömürgeleştirdiği, yarı-sömürgeleştirdiği, beşeri ve doğal kaynaklarını yağmaladığı, talan ettiği, sömürdüğü, kültürlerini tahrip ettiği, egemenliği altında tuttuğu ülkeler ve bölgeler] Batı [emperyalist ülkeler] gibi zengin ve müreffeh olabileceği, olması gerektiği görüşünü vaaz eder. Böyle bir şeye inanmak için kapitalizm, onun işleyiş ‘yasaları’, ortaya çıkardığı, çıkarmak zorunda olduğu kutuplaşma, oligarşik zenginlik, hiyerarşi, ekolojik yıkım, vb. hakkında kara cahil olmak gerekir… Eğer birinin zenginliği diğerinin yoksulluğu pahasına mümkün oluyorsa, eğer aradaki ilişki eşitliğe dayanmıyorsa, sömürü, egemenlik ve tabiiyet ilişkisiyse, birinin konumu diğeri tarafından belirleniyorsa ya da visa versa…  biri diğeri gibi olabilir mi? Hem kölelik sitemi yerinde kalıp hem de kölenin de efendi gibi olabileceğini ileri sürmenin bir kıymet-i harbiyesi var mıdır? Hiyerarşik yapılarda hiyerarşinin alt kesiminde yer alan unsurlarla üstte yer alanların karşılıklı konumları ve hiyerarşideki işlevleri, hiyerarşik yapıyı “belirler”,  yeniden üretir ve sürekliliğini sağlar. Bir sınıf ordusunda en altta yer alan askerlerden başlayarak kademe kademe bir hiyerarşi oluşmuş durumdadır. Asker çoğunluğu ile komuta kademeleri arasında bir “belirleyicilik” ilişkisi söz konusudur. Hem hiyerarşinin devamını savunmak hem de sıradan her askerin bir gün genelkurmay başkanı olabileceğini düşünmek ne kadar abes ise, hiyerarşik kapitalist sistem yerinde kaldıkça, piramidin tabanında yer alan ülkelerin de bir gün emperyalist ülkeler gibi olabileceğini ileri sürmek de aynı derecede abestir. Kapitalist patron tarafından sömürülen bir işçi,  işçi-kapitalist ilişkisi (sömüren-sömürülen) veri iken, patronu gibi zengin olmayı belki hãyâl edebilir, ama, bunun gerçek dünyada bir karşılığı yoktur. Eğer çok ‘şanslıysa’, önce işçi olmaktan çıkması ve başka işçilerin emeğini sömürmesi gerekir… Söylemeye gerek yoktur ki, [eski] şanslı işçinin durumu sadece bir istisnadır ve istisnalar kuralı doğrulmak içindir…&lt;br /&gt;Öyleyse nasıl oluyor da insanlar kendi ülkelerinin de bir gün dünya ekonomileri ve toplumları piramidinin tepesinde yer alan ve dünyanın geri kalanının kaderini belirleyen emperyalist ülkeler gibi olabileceğine, bunun sadece mümkün değil, aynı zamanda arzulanır bir şey olduğuna inanıyor? İnsanların gerçek dünyada bir karşılığı olmayan, üstelik hiçbir mantıkî iç tutarlılığı da olmayan şeylere inanması oldukça yaygın bir durumdur ve doğrudan ideolojik yabancılaşmayla ilgilidir. İdeoloji zihinsel bir kurgu aracılığıyla gerçekliği yok saymak, inkâr etmektir. Piramidin tabanında [Üçüncü Dünya] yer alan hemen tüm ülkelerde [özellikle de ayrıcalıklı azınlıklar ve eğitimden geçmiş diplomalılar olmak üzere] insanlar,  sömürgeci-emperyalist ülkelerdeki gibi [genellikle bunlara topluca ‘uygar dünya’ denir] ‘zengin ve kalkınmış’ olacağına “inanır”. Bu aşamada ideolojik yabancılaşma devreye giriyor ve kendi konumu ve gerçekliğiyle ilgili durumun bilince çıkması engelleniyor. Dünya sisteminin hiyerarşik niteliğini tartışmaya yanaşmadan ve hiyerarşiyi aşmayı hedeflemeden, mevcut yapı, işleyiş, tabiiyet, sömürü, egemenlik ve bağımlılık ilişkilerine dokunmadan, kendi durumunun da “iyileşeceğini” sanmak tuhaf değil mi?  Gerçekten kapitalist dünya sisteminin çevresinde [piramidin tabanında] yer alan ülkelerdeki insanlar, özellikle de eğitimden geçmiş olan diplomalılar ve politikacılar, kendi ülkelerinin de sadece ‘kalkınmışlık kriterleri’ bakımından değil başka bakımlardan da emperyalist dünya gibi olabileceğine inanır. Kendi ülkesinde de Batı’daki gibi temsilî demokrasi olabileceğine, dahası sosyal demokrasi olabileceğine inanır. Böyle bir şeye inanır zira, ekonomik yapıyla siyasi işleyiş arasındaki ilişkiden habersizdir. Eğer söz konusu ilişki hakkında fikir sahibi olsaydı, en azından nasıl olup da dünyadaki 180 kadar devletten sadece 20-25 kadarında Batı tipi “temsili demokrasi” olduğunu, ama, geri kalanında aynı şeyin bir türlü mümkün olmayışının nedenini kavrayabilirdi. 150 kadar ülkenin tamamında Batı’daki siyasi modelin olmayışının bir kaza ya da tesadüf eseri olmadığını anlardı… Eğer, kendi ülkesindeki temsilî demokrasi yokluğuyla emperyalist ülkelerdeki “temsilî demokrasi” arasındaki belirleyicilik ilişkisi hakkında yanılsama içinde olmasaydı, bir şeyi olmadığı yerde aramaya da kalkmazdı.  Kapitalist dünya sisteminin çevresinde yer alan egemenlik altındaki ülkelerde “aydın denilen” diplomalı taifenin ve onun aracılığıyla da toplum çoğunluğunun bilinci Avrupa merkezli ideoloji tarafından dağlanmış durumdadır. Bu durum ister istemez bir İngiliz atasözünü hatırlatıyor: “ A blind man in a dark room looking for a black cat that is not here: Kör adam karanlık odada bulunmayan kara kediyi arıyor”… Batı’da temsilî demokrasi ve sosyal demokrasi mümkün olabilir, zira, dış sömürü yoluyla dünyanın zenginliğine el koyan taraftır [Bu ülkelerin kapitalistleri sadece kendi ülkelerinin emekçilerini sömürmez, dünyanın geri kalanını da sömürür ve oradan kaynak transfer eder],1 Üçüncü Dünya’da böyle bir şey mümkün olamaz, zira sömürülen, kaynakları emperyalist merkezlerce kullanılan, biçimsizleştirilen taraftır. Birinde sosyal demokrasi oyununun oynanabilmesi, ancak diğerlerinde bunun olanaksız kılınmasıyla mümkündür. Dolayısıyla birinin durumuyla diğeri arasında belirleyicilik ilişkisi vardır. Buradan emperyalist ülkelerde bir dönem [1950-1980] geçerli olan welfare State [Refah Devleti] de denilen modelin sadece burjuvazinin tek yanlı bir ‘tercihi’ saymak doğru olmaz. Eğer işçi sınıfının dayatması ve ‘komünizm korkusu’ olmasaydı, refah devleti diye bir şey olmazdı...&lt;br /&gt;Sorulması gereken sourunun sorulması, tartışılması gerekenin tartışılması, asıl hikmetinden sual olmaz “modern bilim” sayesinde engelleniyor. Bilimsellik kılığına sokulan her ideolojik safsata, her türlü hürâfe, asgari akıl ve hayâ unsuru dâhi içermeyen zihinsel kurgular dokunulmazlık kazanıyor… Burjuva ideolojisinin en önemli yapıcı unsurlarından biri “iktisat bilimi” denilendir. Üniversitelerde okutulan “iktisadın” birincisi, bilimle bir ilgisi yoktur; ikincisi ve dolayısıyla gerçek dünyada olup-bitenlerle de bir ilişkisi yoktur. Bilimle, dünyanın gerçekliğiyle bir ilgisi yoktur ama ideolojiler, efsaneler, hurafeler, safsatalar, büyüler… Dünyasıyla yakından ilgilidir. Ortalama bir ‘iktisada giriş’ kitabı “ihtiyaçlar sonsuz, kaynaklar kıttır”la başlar, onu başka kesinlikler izler: işte insanlar bencildir, en az çabayla en çok tatmine ulaşmak ister, yegâne ereği maddi zenginliğini artırmaktır, vb. Kırk yıl boyunca bu saçmalığı tekrarlayan anlı şanlı iktisat profesörü bir kere bile “gerçekten öyle mi” sorusunu sormayı akıl etmez. Koskoca profesör sormaz da öğrencisi sorar mı?  Sormazlar zira, ‘bilim öyle diyor!.. ’Her şeyin sonlu olduğu bir dünya’da ‘ihtiyaçlar’ neden sonsuz olsun? Oysa, insanın ihtiyaçları denilen bir elin beş parmağını geçmez: beslenme, barınma, giyinme, seyahat ve iletişim, nihayet tedavi olma… Bu yazının ileriki bölümlerinde “ihtiyaçlar sonsuzdur” mavalının sistem için neden gerekli olduğu, bunun sebeb-i hikmeti üzerinde kısaca da olsa duracağız.&lt;br /&gt;Elbette çağdaş büyücülüğün etkinliğini artırmak için başka şeyler de yapılıyor. İktisat dalında Nobel ödülleri dağıtılıyor. İdeolojik safsataları önce ‘bilim’ sayıp sonra da adına ödül koymak rahatsız edici değil mi? Görünen o ki, bu saçmalık pek rahatsızlık yaratmış değil. Nobel ödülü alan zevata şöyle bir bakın. İçlerinde kapitalist üretim tarzını bilimsel bir perspektiften hareketle eleştiren birine rastlayamazsınız. Eğer sözde ‘iktisat bilimi’ denilenin asıl misyonu kapitalist yağmayı, sömürüyü, hiyerarşiyi ve egemenliği meşrulaştırmaksa, onu eleştiren bir düşünce adamına ödül verilir mi? Eğer eleştirel bir tavır içindeyse ödül almak bir yana, işe siyaset ve ideoloji karıştırdığı, saf bilimden saptığı ileri sürülerek “suçlanacaktır.” Oysa ‘eleştirel değilse bilim de değildir’ denmiştir… Bir Üçüncü Dünya Hükümeti [Şili] kendi ülkesinin Dünya ekonomileri hiyerarşisindeki konumunu sorgulayıp, ülkesinin kaynaklarını kendi halkı için kullanmaya yöneldiğinde, emperyalist odaklarca [ABD] bir darbeyle iktidardan uzaklaştırılıyor [saygı değer Allende] ve halkçı iktidarı deviren cunta şefinin [Pinochet] ilk işi Nobel Ödüllü bir İktisat Profesörünü [Milton Friedman] göreve çağırmak oluyor2. Artık o aşamadan sonra söz konusu ülkenin ekonomisi ‘bilimsel esaslara göre yönetilecek, işe siyaset ve ideoloji karıştırılmayacaktır…’ Şimdilerde ‘iktisat ulemasının işleviyle Orta Çağda üçüncü sınıf papazların işlevi arasında tam bir özdeşlik görmek mümkündür. Zira, işlevleri aynı: Mistifikasyon yaratmak, kafaları bulandırmak, şeylerin, toplumsal olguların ve süreçlerin anlaşılmasının ve aşılmasının önünü kesmek. Elbette misyonları ve işlevleri başkalarının kafasını bulandırmak olanların kendi kafalarının da bulanık olması işin doğası gereğidir.&lt;br /&gt;Sömürge ve yarı sömürge statüsündeki ülkelerde [Şimdilerde gelişme yolundaki ülkeler ya da ‘Güney’ deniyor], dünya ekonomiler piramidinin tabanında yer alan ülkelerde köklü bir avrupamerkezli ideolojik yabancılaşma geçerlidir. Bu ülkelerde özellikle eğitimden geçmiş diplomalılar taifesi, bu yabancılaşmadan en çok yara alan kesimdir. Bu kesim kendi gerçekliğine yabancılaşmış durumdadır. Artık kendi gerçekliğini kendi gözüyle göremez durumdadır. Kendi konumunu ve durumunu Batılının gözüyle ‘görür’… Kendi ülkesinin de Batı gibi olacağına îmânı tamdır. Bu vesileyle bir hatırlatma yapmamak olmaz. Üçüncü Dünya’nın sömürüsünden söz edilirken, ekseri bu ülkelerdeki sınıfsal yapı gözden kaçıyor, en azında öyle bir izlenimin ortaya çıkma olasılığı yüksektir. Sömürgeciliğin ve emperyalizmin başlangıcından beri sömürge ve yarı-sömürge, [son dönemde yeni-sömürge] statüsündeki ülkelerde, emperyalizmle bütünleşmiş, çıkarları ortak iki kesim var oldu. Bunlardan birincisi komprador [veya taşeron] burjuvazi, diğeri de genel olarak “aydın” denilen eğitim görmüş kesimdir. Üçüncü Dünya’nın diplomalıları Avrupa merkezli ideolojik yabancılaşmadan en çok nasiplenen kesimdir. Bu kesim bir çeşit sömürgeci emperyalist ülkelerin ideolojik taşeronudur. Bu işlev milliyetçilik söylemiyle kabullendiriliyor. Elbette bunları sadece ideolojik yabancılaşmanın kurbanları saymak doğru değildir. Toplumun eğitimden geçmiş kesimleri, yoksul çoğunluğa göre her zaman ve her yerde ayrıcalıklı konumdadırlar, Ekseri emperyalist dünyadaki ‘benzerlerine’ yakın bir yaşam standardına sahiptirler. [En azından öylesi özlemleri vardır]  Sadece Batı idolojisininin değil, onun yaşam ve tüketim kalıbının da temsilcisi durumundadırlar. Komprador burjuvaziyse, doğrudan emperyalizmim, [şimdilerde çokuluslu şirketlerin] bir uzantısıdır. Söz konusu iki kesimin sınıfsal çıkarları emperyalizme kurulmuş eşitsiz ilişkilerin devamını sağlıyor. Dolayısıyla Üçüncü Dünya ülkelerinin sınıfsal yapısını dikkate almayan tahliller beyhûdedir… O halde iki şey: Birincisi söz konusu olan proleter ulus değildir; ikincisi, ulusal çıkar veya milli yarar diye bir şey mümkün değildir...&lt;br /&gt;1. Kapitalizmin kör mantığı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel mülkiyete, rekabete, ücretli emek sömürüsüne, ileri teknolojiye sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesine dayalı kapitalist üretim tarzının sahneye çıkıp egemen olmasıyla,  insanla toplum, doğayla toplum, insanla doğa arasındaki ilişki radikal bir değişikliğe uğradı. Fakat, asıl can alıcı ‘yenilik’ üretimin kullanım değeri için değil, değişim değeri için yapılıyor olmasıydı. Prekapitalist dönemde üretim, kullanım değeri için yapılırdı ve bu durum birey ve doğa bakımından hayatî olumsuz sonuçların ortaya çıkmasını engellerdi. Hiç değilse ortaya çıkan olumsuzluklar, belirli sınırlar dahilinde kalır, bir gezegen riski ortaya çıkmazdı. Kapitalist sistemde üretimin amacı insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, değişim değeri üretmektir. Pazar için  [değişim değeri] üretmenin gerekçesi de kâr etmektir. Fakat, kâr elde etme hedefi dâhî nihai hedef değildir. Üretim süreci sonunda elde edilen kâr da, yeniden yatırıma yönlendirilmek, üretim çevrimine dahil edilmek durumundadır. Sonuç itibariyle kapitalist üretim, ‘üretim için üretim’, dolayısıyla sermayenin yeniden üretimi biçimini alır. Kapitalist rekabet, sistemin dinamizmini oluştururken, her bireysel kapitalisti de sürekli olarak ‘ileriye doğru kaçmaya’ zorlar. Her bireysel kapitalist ayakta kalabilmek için rekabetçi konumunu korumak ve güçlendirmek durumundadır. Bu amaçla hem emek sömürüsünü derinleştirmek hem de her seferinde daha ileri teknolojilere sahibolmak, sermayesini büyütmek zorundadır. Başka türlü ifade etmek gerekirse, rekabetçi konumunu koruyabilmek, ayakta kalabilmek için sürekli büyümek zorundadır. Aslında bu durumu ‘üretim çılgınlığı’ olarak tanımlamak mümkündür. Sürekli üretmek zorunda ama ürettiğini de satmak zorunda. Satış olmadan çevrim süreci tamamlanmış olmaz. Marksist bir kavramı kullanmak gerekirse, realizasyon  [satış] gerçekleşmeden yola devam etmek mümkün değildir. Öyleyse, “sınırsız üretime sınırsız satış” eşlik etmelidir… Bu yüzden “ihtiyaçlar sonsuzdur” mavalı üretilmiştir. Böylesi akıl dışı bir safsatanın kabullenirliğini sağlamanın yolu da bunun bilim tarafından dillendirilmesini gerektirirdi ve öyle yapıldı… İktisat biliminin timsali kitapların başına: “ihtiyaçlar sonsuzdur” sloganı büyükharflerle yazıldı… Son tahlilde üretimin amacı sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi olunca, araçlarla amaçlar yer değiştirip, ters yüz oluyor. Üretim, insan ihtiyaçlarını karşılama hedefinden uzaklaşıp “özerkleşince’ bir bakıma öküz arabanın arkasına koşulmuş oluyor ki, böylesi bir kontekste işlerin sarpa sarması kaçınılmazdır.&lt;br /&gt;Üretim araçlarının özel mülkiyetine ve sermayenin genişletilmiş yeniden üretimine dayalı kapitalist sistem, bir ücretli emek sömürüsü sistemidir. Kapitalistin başkalarının emeğini sömürebilmesi, insanların üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan yoksun oldukları [proleterleştikleri] durumda mümkündür. Eğer, bazı insanlar üretmek için de, yaşamak için de gerekli araçlardan yoksunsa, kavramın gerçek anlamında proleterleşmişse, yaşamlarını sürdürmenin bir tek yolu var demektir: hem üretim hem de tüketim araçlarının özel mülkiyetine sahibolanlara emeğini satmak. Ancak emeğini satarak aç kalmaktan, ölmekten kurtulabilir. Velhasıl yaşamı kapitalistin onun emeğini kullanmasına bağlı hale gelmiş demektir. Toplum çoğunluğunun yaşamını sürdürebilmek için emeğini satmak zorunda olması demek, insan emeğinin de piyasada herhangi bir mal gibi alınıp satılması, metalaşması demektir. Kapitalist sistemde işçinin emeği bir meta kategorisine dönüşüyor ve her hangi başka bir meta gibi işlem görüyor. İnsan emeğinin metalaşmasının bireysel, toplumsal, kültürel, ekonomik, etik, vb. çok yönlü olumsuzlukları ve sonuçları üzerinde durmak bu yazının boyutunu bir kaç kat artırmadan mümkün olmaz. Burada çok önemli gördüğümüz bir kaç veçheye kısaca değinmekle yetinmek durumundayız.&lt;br /&gt;Üretim amacının kullanım değeri değil, değişim değeri, dolayısıyla kâr ve sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretimi olması, velhasıl üretim sisteminin toplum karşısında “özerkleşmesi”, toplumla ekonomi arasındaki ilişkinin de ters-yüz olması demektir. Üretimin normal olarak insanların ihtiyacını karşılamak için, toplum yararı için yapılması gerekirken, kapitalizmle birlikte bu ilişki tersine dönüyor ve toplum ekonominin hizmetine giriyor. Anlı-şanlı filozoflar, iktisat uleması, ‘burjuva düşünürler’ bu tersliği yok sayıp görmezden geliyorlar. Elbette yok sayma ve görmezlikten gelme karşılıksız kalmıyor. Bu sayede kapitalistin ‘zengin’ sofrasına dahil olup, burjuvazinin ‘mümtaz’ üyeleri konumuna terfi ediyorlar.&lt;br /&gt;Proleterin emeğini metalaştıran kapitalist üretim, doğayı da metalaştırıyor. Bu, üretimin iki temel unsurunun da metalaşması demektir. Fakat, burjuva “iktisat teorisi” doğayı sonsuz olarak istismar edilebilir, kullanılabilir sayıyor. Dolayısıyla insana verilen zararla doğaya verilen zarar atbaşı gidiyor ve biri diğerini besliyor. Marx bu tersliğe dikkat çekmişti ve kapitalist birikimin söz konusu iki kaynağı, insanı [onun emeğini] ve doğayı meta mertebesine indirgeyerek yıkıcı bir işlev gördüğünü söylemişti. Üretimin kullanım değeri kaygısı olmaksızın yapılması, çok yönlü tahribata neden olmadan sürdürülemezdi. Sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretimi olan kapitalist büyüme üçlü bir olumsuzluk üretiyor: Birincisi her seferinde daha çok insanı üretim ve yaşam için gerekli araçlardan mahrum edip proleterleştirerek pazara sürüyor; diğer yandan da [rekabetin dayattığı büyüme zorunluluğu] her seferinde işçiyi makineyle ikâme ederek, ölü emeği canlı emeğin yerine koyarak, işsiz sayısını artırıyor ve işsizlik sistemin mantığında içkin yapısal bir soruna dönüşüyor; Üçüncü olarak da, üretimin her ileri aşaması doğa tahribatının ve ekolojik riskin büyümesi pahasına gerçekleşiyor.&lt;br /&gt;Durum böyleyken ve kapitalist üretim bir yıkım makinesine dönüşürken, sadece insanı insanlıktan çıkarmak değil, doğa tahribatını da geri dönüşü olmayan bir sınıra hızla yaklaştırırken, kapitalist üretimin etkinliğinden, rasyonelliğinden, kaynakları en verimli kullanan yegane sistem oluşundan, vb. bu kadar pervasızca söz edilmesi nasıl açıklanacak?  Bilindiği gibi ‘sözde iktisat teorisi’ kapitalizmin hiçbir köklü kusuru olduğunu kabul etmez. “Kendi kendini düzenleyen piyasanın” [zaten öyle bir şey yok] her sorunu çözeceğine dair tam bir ‘inanç’ söz konusudur. Eğer, sorunlar ortaya çıkıyorsa, bu sistemin özünü angaje eden şeyler değil, kimi önemsiz yol kazaları, geçici ve sınırlı olumsuzluklar veya yanlış müdahalelerin, uygun olmayan devlet politikalarının sonucudur... Ve sistem orta ve uzun vadede bu tür olumsuzlukları bertaraf etmeyi başarır… Oysa, kapitalist sistemin tam bir israf ve yıkım makinası olduğunu görmek için yüksek zekâ ürünü olmayan bir kaç soru sormak ve bu basit soruları cevaplamak yeterdi… Üretilenin toplumsal yarar bakımından ‘niteliğini’ tartışmaya girmeden [zira üretilmemesi gereken birçok şey üretiliyor], şunları söylemek mümkündür: Rekabet her seferinde teknolojik seviyeyi yükseltmeyi, kurulu üretim kapasitesini yenilemeyi gerektirir. Bu da makinaların, üretim alet ve edevatın sürekli yenilenmesi demektir. Altı ay önce o günkü teknolojik düzeye göre kurulmuş bir fabrika, yeni bir teknik buluş sonucu hurdaya gidebilir. Dolayısıyla, ekonomik ömrünü doldurmadan, “teknik ölüm” sonucu kullanım dışı kalabilir... Bir başka olumsuzluk da ‘teknolojik kaymayla’ ortaya çıkar: pamuk ve yün ipliğine dayalı tekstil üretim teknolojisinin yerini sentetik ipliğe dayalı teknoloji aldığında, bütün bir sektör bu durumdan etkilenecektir.  Dolayısıyla kapitalist rekabet, toplum ve doğa için olumsuzluk yaratmadan verimliliği artıramaz.  Kaldı ki, verimlilikten söz edilir de “kimin için verimli” sorusu hiç bir zaman sorulmaz. Elbette sadece kurulu kapasitenin hurdaya çıkmasından ötürü bir maddi israf ortaya çıkmaz, yeni teknoloji [makina ve teçhizat] daha az işçi gerektirdiği için, işsizliği de artırır. Dolayısıyla, maddi israfa manevi kötülük eşlik eder. İsraf elbette sadece üretim aşamasında da ortaya çıkmaz, moda aracılığıyla israf teşvik edilir. İster giyim ister dayanıklı tüketim malları, vb. olsun, yenileri satılsın diye, modayla mallar kullanım dışına çıkarılır. Çürük mal üretmek de satışı [dolayısıyla israfı] büyütmenin bir yoludur. Veya bir malın yedek parça üretimi durdurularak, insanlar yenisini satın almaya zorlanır. Satılan mallarda kullanılan gereksiz, çoğu zaman abartılı ambalaj israfın başka bir versiyonudur. Elbette reklam için harcanan devasa kaynağı hatırlamamak olmaz. Fakat bu tür israflar normal dönemlerin ‘olağan’ israflarıdır. Bir de kriz dönemlerinin daha kapsamlı tahribatları söz konusudur ki, sadece emek ürünü şeyler tahribedilmekle kalmaz, bir dizi insânî-toplumsal-ekolojik sorun da ortaya çıkar [işsizlik, yoksulluk, sefâlet, mânevî bozulma, çevre kirlenmesi, vb]. Bilindiği gibi krizler kapitalizm için zorunludur. Zira ancak krizin neden olduğu tahribat ve israf sayesinde kapitalist işletmeler kâr oranlarını restore edebilirler. Eğer, yukarda sözünü ettiğimiz yöntemlerle yeterli yıkım sağlanamazsa, savaş imdada yetişir. Savaş kurulu üretim kapasitesini tahribetmenin, değersizleştirmenin en etkin ve en kapsamlı yoludur. Sermayenin kâr oranlarını yükselmesine imkân veren buluşların çoğu savaşlarda ortaya çıkar. Atom bombası, askeri okyanus ötesine taşımak için geliştirilen Boeing uçağı, konfeksiyon [hazır giyim] askere üniforma sağlamanın devamı olarak ortaya çıkmıştır, konserve yiyecekler yine başlangıçta savaş amacıyla geliştirilmiştir, bilgisayar, internet, vb. hep savaş dönemlerinde askerî amaçlarla üretilmiştir…&lt;br /&gt;İşte bütün bunlar yukarda değindiğimiz temel tersliğin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Üretimin asıl amacının üretim [kâr, dolayısıyla sermaye üretimi] olması, ekonomi toplumun hizmetinde olması gerekirken toplumun ekonominin hizmetine sokulması…  Sistemin rekabete dayanması ona büyük bir dinamizm kazandırırken, aynı zamanda yıkıcılığa, tahribata ve israfa da aşırı ivme kazandırıyor. “ Savaş, politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir”  denmiştir… Bunu  “Savaş rekabetin başka araçlarla sürdürülmesidir”  şeklinde ifade etmek de mümkündür. Kapitalizmin tahribetmeden yoluna devam edemez oluşu, insanın [emeğin] ve doğanın meta mertebesine indirgenmesi, sistemin insana ve doğaya saygısızlığı, etik kaygıların defterden silinmiş olması, vb. Kapitalizmin ilk ortaya çıktığı dönemde Batı Avrupa’daki manzaraya bakmadan, şimdilerde de kapitalist dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerdeki yoksulluğu, sefaleti ve yıkımı yok saymadan kapitalist sistemin etkinliğinden söz etmek mümkün değildir.&lt;br /&gt;1. Vahşileri Uygarlaştırmaktan Yoksulları Kalkındırmaya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fetihler, buluşlar Avrupası, fethedilenler ve “bulunanlar” tarafından bakıldığında yıkımın, soykırımın, köleleştirmenin, sömürü, yağma ve talanın Avrupa’sıydı. Kristof Kolomb’un macerasını izleyen dönemde dünya toplumları ve uygarlıkları arasındaki ilişkiler köklü değişikliğe uğradı. O tarihten sonra Batı Avrupa bir bakıma insanlığın “öznesi” konumuna terfi etti. Başka türlü ifade etmek istersek, dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirir, biçimsizleştirir, tanımlar, adlandırır duruma geldi. Artık kimin ne olduğuna, nasıl olması gerektiğine sömürgeci Avrupalılar karar veriyordu…  Olup bitenler Avrupalılar tarafından hikaye edilince, şeylerin ve süreçlerin anlaşılması da problemli hale gelmişti. Zira, Batı egemenliği sadece maddeler dünyasını angaje eden bir şey değildi. Batılılar Sadece dünyanın maddi zenginliğine el koymakla kalmadılar, maddeler dünyasındaki sömürgeleştirmeye, yağma ve yıkıma, ideolojiler dünyasındaki biçimlendirme eşlik etti. Giderek, Avrupalıların egemenlik altına aldıkları, dünyanın geri kalanındaki insanlar kendi toplumlarına, kendi gerçekliklerine Avrupalının gözüyle bakar duruma geldiler. Velhasıl, kendilerine, kendi özlerine yabancılaştılar. Yaklaşık beşyüz yıl önce başlayan sürecin bugün de hâlâ yoluna devam ediyor oluşu, söz konusu ideolojik yabancılaşmanın, zihinlerin sömürgeleştirilmesinin sonucudur.&lt;br /&gt;“Uygarlık timsali” Batı Avrupalılar, gerçek misyonlarını gizlemeye her dönemde büyük özen gösterdiler. Gerçek niyetler her zaman afişe edilenden farklıydı. İlk “fetihler” sonucu Amerika kıtasına ulaştıklarında jenosit, yıkım, yağma ve talan için geldik, geliyoruz demediler, Hirisitiyanlaştırmak gibi yüce bir misyonun taşıyıcısı olduklarını söylediler. Bölgenin parlak uygarlıklarını yağmaladılar, birikmiş hazinelerini Avrupa’ya taşıdılar, bölge halklarına karşı akıl almaz bir soykırıma giriştiler. Yağmalanacak birikmiş zenginlik tükendiğinde, artık bölgenin zenginlik üreten yerli halkı da nerdeyse tükenmişti. Sömürünün devamı için Kara Afrika’nın köleleştirilmesi gerekti. Kapitalist sömürü için gerekli emek köleleştirilmiş Kara Afrika’dan sağlanacaktı. Sanayi devriminden sonra sıra zengin Asya kıtasına da gelecek ve Avrupa’nın hizmetine sunulmayan pek bir yer kalmayacaktı. Nitekim 1914 yılına gelindiğinde yeryüzünün %84.4’ü Batı Avrupa’nın sömürgeci emperyalist ülkelerinin doğrudan veya dolaylı egemenliği altındaydı.&lt;br /&gt;Bilindiği gibi, bir üretim tarzı olarak kapitalizmin kendinden önceki üretim tarzlarından farklı bir özelliği var: Başka uygarlık biçimleriyle [farklı üretim tarzlarıyla densin] yan yana yaşaması, ‘barış içinde bir arada varolması’ mümkün değildir. Kapitalizm başka üretim tarzlarını mutlaka kendi ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendiren, biçimsizleştiren, dönüştüren bir dinamiğe sahiptir. Süreç ilerledikçe sistemin egemen dinamik merkeziyle, merkez tarafından biçimlendirilen, biçimsizleştirilen çevresi [periferi] arasında bir hakimiyet ve bağımlılık ilişkisi oluşuyor. Bunun anlamı, sistemin çevresi ve merkeziyle ‘organik bir bütünlük’ oluşturmasıdır. Eşitsiz ticarî, ekonomik ilişkiler oluşuyor ve bu tür ilişkiler bütünü, kendini yeniden üretiyor. Her ileri tarihsel aşama bağımlılık ve hakimiyet ilişkilerinin derinleşmesi anlamına geliyor. Her sosyal formasyonun ekonomik-sosyal “gelişmişlik düzeyi” dünya ekonomileri ve toplumları hiyerarşisinde veya piramitteki konumlanışları tarafından belirleniyor. &lt;br /&gt;Vahşileri Tanrı’nın buyruğuyla tanıştırma, Hıristiyanlaştırma, “ruhlara cennetin kapısını aralama” retoriğinin yerini sanayi devriminden sonra ünlü uygarlaştırma misyonu [mission civilisatrice] aldı. Bundan böyle uygarlık yoksunu halklar Batılı gibi uygar olacaktı. Uygarlaştırma misyonunun ne anlama geldiğini burada detaylandırmak uygun düşmez. Geçerken şu kadarını söyleyebiliriz ki, sanayi devrimi sonrasında kapitalizmin etkisi altına girmeyen, dolayısıyla emperyalist sömürüden, yağma ve talandan nasibini almayan bir toprak parçası hemen hemen kalmamıştı. Bugünün dünya ölçeğindeki zengin-yoksul kutuplaşması o dönemde nihaî olarak yerleşmişti.&lt;br /&gt;İkinci Dünya [emperyalistler arası] Savaşı sonrasında, Hıristiyanlaştırma ve uygarlaştırma [bunu emperyalist Batı’nın ihtiyacı doğrultusunda biçimlendirme, biçimsizleştirme, şartlandırma olarak okuyabilirsiniz…] yeni bir söylemle sürdürülecekti. Yeni dönemin yeni retoriği artık kalkınmaydı.3 İkinci emperyalist savaş sonrasında sömürgeciliğin ‘doğrudan biçimi’ tasfiye edildi. Sömürge statüsündeki bölgelerde yaşayan halklar, devletler hukuku karşısında ‘bağımsızlaştılar’, ekseri sınırlarını sömürgeci güçlerin çizdiği topraklar üzerinde ulus-devletler ortaya çıktı. Bu ulus-devletler Batı’daki ulus-devlet modeline göre oluşturulmuşlardı ama içinde bulundukları eşitsiz ekonomik-sosyal-kültürel-ideolojik ilişkiler veri iken, sadece Batıdaki ulus devletin bir karikatürü olabilirlerdi ve öyle de oldular. Batı’daki ulus-devletin [emperyalist devletin] üzerinde oturduğu ekonomik temel mevcut olmayınca, söz konusu ulus-devletler uygun maddi temelden yoksun olunca, ancak içi boş birer kabuk olabilirlerdi. Zaten, sömürgeciliğin doğrudan biçiminin [versiyonunun] tasfiye edilip, yeni sömürgecilikle ikâme edilmesi, sermayenin rasyonalizasyon planının bir sonucuydu. Sömürgeciliğin klasik [doğrudan] biçimi artık sermaye için bir yük teşkil ediyordu. Sermaye her yere ulaşamaz durumdaydı. Oysa sermaye, hareketini sınırlayan her türlü kısıt, engel ve sınırı aşmaya eğilimlidir. Bir önemli olay da dünyanın tartışmasız hegemonik gücü durumuna gelen ABD’nin sömürgeciliğin klasik biçimine razı olmayışıdır. Koskoca kıtaların birkaç sömürgeci gücün hâkimiyeti altında kalması büyük Amerikan şirketleri [sermayesi] için kabul edilebilir değildi.&lt;br /&gt;Kalkınmacı retorik emperyalizmin yeni evresindeki egemenlik ve sömürü ilişkilerini [yeni sömürgecilik] meşrulaştırmanın bir aracı olarak ortaya atıldı. Hem yeni sömürgeciliği hem de Üçüncü Dünya Ülkelerindeki ‘yerli yönetici elitin’ konumunu meşrulaştırma işlevine koşulmuştu. Sömürgeci güçlerden nöbeti devralan ‘yerli yönetici elit’ esas itibariyle Batı’nın rahle-i tedrisinden geçmiş unsurlardı. Avrupa merkezli ideolojik yabancılaşmayla mâluldüler. Bu yabancılaşma,  söz konusu elitin emperyalist dünya sistemindeki konumları değişmeden, sömürü ve bağımlılık ilişkileri radikal bir dönüşüme uğratılmadan, velhasıl üretim ilişkileri köklü bir dönüşüme uğrayıp, paradigma değişmeden Batı gibi zengin ve ‘kalkınmış’ olabilecekleri yanılsamasına kapılmalarını kolaylaştırıyordu. Elbette her iki taraf için daha somut gerekçeler ve çıkarlar söz konusuydu. Bir kere dönemin hegemonik gücü olan ABD’nin kalkınmacı retoriğe sarılması, onun hegemonyasını tehdit eden komünizmi ‘kuşatmanın’ [containment] bir aracıydı. Yoksulların “kalkınması”, ABD’nin komünizmi kuşatma temel stratejisinin bir aracı olarak gündeme gelmişti. Gerekçe az çok şöyle formüle edilmişti: Zaten derin bir yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan ülkelerde ve bölgelerde yoksulluk ve sefaletin daha fazla derinleşmesi, komünizmin yayılmasına uygun bir ortam yaratabilirdi. Öyleyse yoksulluğun ve sefaletin belirli bir sınırın altına inmesi engellenmeliydi. Bu temel stratejinin bir parçası olarak, dönemin ABD başkanı Truman, 20 Ocak 1949’daki ünlü konuşmasında:&lt;br /&gt;“Dördüncü olarak, cesaretle yeni bir program ortaya koymalıyız ki, ileri bilimsel ve endüstriyel gelişmemizin sunduğu avantajlar, azgelişmiş bölgelerin durumunu iyileştirmenin ve büyümenin hizmetine sunulabilsin. Dünya nüfusunun yarıdan fazlası sefalete benzer koşullarda yaşıyor, yetersiz besleniyor, hastalıklardan muzdarip. Ekonomik yaşamları ilkel ve durağan. Onların yoksulluğu sadece kendileri için değil, en zengin bölgeler için de bir handikap ve tehdit oluşturuyor. Tarihte ilk defa insanlık bu kitlelerin acısını dindirecek teknik ve pratik imkânlara sahiptir.&lt;br /&gt;ABD bilimsel ve teknik gelişme bakımından uluslar arasında önemli bir yere sahiptir. Her ne kadar başka ulusların ekonomik kalkınmasına yapabileceğimiz maddi katkı sınırlı olsa da, fizikî bir yük oluşturmayan teknik bilgi birikimimiz durmadan artıyor ve sınırsızdır.          &lt;br /&gt;İnanıyorum ki, teknik bilgi birikimimizi barışçı halkların hizmetine sunmak, arzuladıkları daha iyi bir yaşam için onlara yardım etmek durumundayız. Başka ulusların da katkısıyla  kalkınmanın yetersiz olduğu bölgelerde yatırımları özendirebiliriz.”4&lt;br /&gt;Aslında hegemonik güç olan ABD’nin bu tür bir retoriğin gerisine gizlenerek gerçekleştirmek istediği iki amaç vardı: Komünizmin yayılmasının önünü kesmek; Amerikan yatırımlarının önünü açmak. Yeni retorik  ‘uygarlaştırma misyonunun’ yerini almıştı veya şöyle formüle edilmişti: Dünya’da kalkınmış az kalkınmış, orta düzeyde kalkınmış ülkeler var, kimileri yarışı önde götürüyor, kimileri onları arkadan izliyor ve hepsi de aynı yolda ilerliyor. Önde gidenler finansal ve teknik yardımlar yoluyla geriden gelenlerin kendilerini yakalamasını sağlayabilirler… Dikkat edilirse, sömürü, bağımlılık, şartlandırma, biçimsizleştirme temel ilişkisi yok sayılıyor. Birinin zenginliğiyle diğerinin yoksulluğu arasındaki ilişki dikkate alınmıyor. Aslında “yardımların” işlevi yoksulların kalkınmasının değil, geçerli ilişkilerin devamı için, zincirin kopmasını engellemenin bir aracıydı... Bu bakımdan kavramın gerçek anlamında “yardım” diye bir şey hiçbir zaman olmadı. Yardım emperyalist ülkeler bakımından bir gereklilikti. Velhasıl yardım, tulumba çalışmadığı zaman konan su idi ve tulumba suyu zenginlere doğru akıtmak içindi... Birinci kalkınma on yılında gelişmiş ülkelerin GSMH’larının %1’nin yoksullara vermesiyle aracın harekete geçeceği [take-off] söylendi. Hiç bir zaman bu hedefe ulaşılmadı, şimdilerde söz konusu oran binde 25 [%0, 25%] civarındadır.&lt;br /&gt;Teknik ve finansal yardıma dayalı ‘kalkınmacı söylem’ yeni sömürgeciliği tartışılır olmaktan çıkardığı gibi, Üçüncü Dünya’nın ‘yerli yönetici elitinin” konumunu da meşrulaştırdı. Sömürgeci güçlerin ‘uygarlaştırdığı’ halklar bu sefer yine onların katkısıyla ama “kendi yöneticileri” de “devreye sokularak” kalkındırılacaktı. Geri ülkelerin ‘yeni yönetici eliti’ geriliğini ileri sürerek yardım talebinde bulunuyor ve yardımlar arttıkça zenginleşiyordu. Küçük bir azınlık emperyalist dünya ile kurulan ticaret ve yatırım ilişkileriyle, yardımları hortumlayarak, devleti borçlandırarak zenginleşirken, toplum çoğunluğu yoksullaştı, zengin-yoksul kutuplaşması görülmemiş derecede büyüdü, geniş toplum kesimleri kimlik erozyonuna uğrayıp marjinalleşti, çevre tahribatı derinleşti... II. Dünya Savaşının arkasından gelen kapitalizmin uzun genişleme dönemi ([savaşın ortaya çıkardığı yıkım çok derin olduğu için, doğal olarak genişleme dönemi de uzun sürmüştü] azgelişmiş ülkelerden yapılan hammadde, tarımsal ürün ve enerji ithalatını artırmıştı. Kalkınma ekonomik büyümeyle özdeş sayıldığı, büyüme de GSMH ile ölçüldüğü için, olup bitenler asıl durumun anlaşılmasını engellemişti. Aslında söz konusu olan kalkınma değil, sömürünün, kan kaybının derinleşmesiydi.&lt;br /&gt;Bir fikir edinmek için Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ([PNUD] tarafından verilen rakamları ve oranları hatırlamak yeter: Dünyanın zenginliği 1950’den bu yana 6 kat artarken, dünyanın 174 ülkesinden 100’ünde kişi başına düşen gelir geriledi ve yaşam uzunluğu küçüldü. Bir kutupta bunlar olurken, karşı kutupta hârika şeyler oluyordu elbette: Dünyanın en zengin üç kişisinin serveti en yoksul 48 ülkenin milli gelirinden daha büyüktü, en zengin 15 kişinin serveti de Kara Afrika’nın Milli gelirinden fazlaydı. En zengin 84 kişinin serveti de 1.2 milyar nüfuslu Çin Halk Cumhuriyetinin milli gelirinden fazladır!  Daha ilk kalkınma on yılı [1960 – 1969] sonunda retorikle realite arasındaki uyumsuzluk âyan beyân ortadaydı. Vadedilenin gerçekleşenden farklı olduğu ortaya çıkmıştı. O tarihten sonra kalkınma kavramı artık önüne bir sıfat eklenmeden kullanılmadı: bir başka kalkınma, sosyal kalkınma, insânî kalkınma, İçe-dönük ([auto-centré] kalkınma, endojen kalkınma, ‘gerçek’ kalkınma, katılımcı kalkınma, bütünleşmiş [intégrés] kalkınma, vb. Son dönemde en uygun sıfatın “sürdürülebilir”  olduğu anlaşılıyor ve sürdürülebilir kalkınma için zirveler birbirini izliyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Kalkınma sürdürülemez, zira, öyle bir şey yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist gelişme veya aynı anlama gelmek üzere ekonomik büyüme, sermayenin genişletilmiş olarak yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir. Sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi olan büyüme de GSMH [Gayri Safi Milli Hasıla] veya milli gelirle ölçülüyor ve söz konusu büyüme kalkınmayla özdeş sayılıyor. Amacın kullanım değeri değil, sermaye üretimi, sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi olduğu kapitalist sistemde, büyümeyi kalkınmayla özdeş saymanın bir kıymet-i harbiyesi yoktur.  Bir kere neyin, neden ve nasıl üretildiği sorusu boşlukta kalıyor. Bir ülkede kurulu üretim kapasitesinin üçte biri tahribedilse, bu tahribat ekonomik büyüme olarak sunulacak ve GSMH’nın büyüdüğü ileri sürülecektir. Zira yıkım için bir dizi “üretici güç” harekete geçirilmiştir. Trafik kazaları on kat artsa, GSMH ‘de [milli gelir] aynı oranda artmış sayılacaktır. Bir salgın hastalığı önlemek için yapılan harcamalar da öyle... Yıkılan üretim kapasitesini yeniden kurmak için yapılanla onu yıkmak için yapılan aynı biçimde değerlendiriliyor. Bir ülkede tank, savaş uçağı, kara mayını üretimi beş kat arttığında, bu artış GSMH’yı aynı oranda büyütecektir ama o toplumun refahını artırdığını söylemek, bunun bir kalkınma göstergesi olduğunu ileri sürmek saçmadır.&lt;br /&gt;Dolayısıyla, kapitalist üretim ve onun kör mantığı geçerli oldukça, çok yüksek büyüme oranlarına ulaşmak mümkündür ama bu büyüme otomatik olarak kalkınma [toplumsal refahın iyileşmesi anlamında] üretmesi mümkün değildir. Üstelik söz konusu büyüme de oligarşik zenginlik üretebilir, nitekim öyle oluyor. Bunu, küçük bir azınlığın çoğunluk aleyhine zenginleşmesi olarak da ifade edebilirsiniz. Bir sınıf [sermaye sahipleri ve çevresinin oluşturduğu burjuvazi] sürekli zenginleşirken bu kesimin dışında kalan ve çıkarı onunla uzlaşmaz çelişki içinde bulunan emekçi çoğunluk yoksullaşmak durumundadır.&lt;br /&gt;Büyümenin her ileri aşaması göreli ve/veya mutlak yoksulluğun derinleşmesi sonucunu doğurduğu halde, bu durum ‘iktisat bilimi’ tarafından yok sayılır veya görmezlikten gelinir. Burjuva iktisatçıları uzun vadede tricle down [damlama] etkisiyle refahın diğer kesimlere de yansıyacağını ileri sürüyorlar. Söylenen şudur: Başlangıçta büyüme gelir dağılımını bozup yoksulluk yaratsa da uzun vadede büyümeden toplumun geri kalanı da yararlanacaktır. Trickle-down (Damlama) etkisiyle uzun vadede refah yaygınlaşacaktır. Aslında tricle down etkisini bizim dilimize ‘komşuda pişer bize de düşer’ özdeyişiyle karşılamak mümkündür, ama, prekapitalist döneme ait bu özdeyiş, akıl almaz bir meta toplumu olan kapitalizm çağında artık geçerli değildir. Prekapitalist dönemde üretim ihtiyacın bir fonksiyonu olarak ortaya çıkardı. Toplum önce neye ihtiyacı olduğunu saptar ve ihtiyaç kadar üretim yapılırdı. Üretimin amacı doğrudan ihtiyaçları karşılamak olduğu sürece, insanların aç kalması ya da zenginlik-yoksulluk uçurumunun ortaya çıkması söz konusu olmazdı. Oysa, üretimin amacının ihtiyaçlardan ‘bağımsızlaştığı’ kapitalist toplumda zenginlik adı altında yoksulluk üretilmesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla büyüme, çözmek durumunda olduğu sorunları sürekli olarak büyütmek durumundadır.&lt;br /&gt;Öyleyse yanılsama yaratan nedir? Eğer bir toplumsal sınıf bir başka toplumsal sınıf aleyhine zenginleşebiliyorsa, bir ulusun bir başka ulus aleyhine zenginleşmesi de ayın şekilde mümkündür ve gerçek durum da öyledir. Dünyanın geri kalanını sömüren emperyalist ülkelerde emekçi sınıfların mücadelesi ve dayatmasıyla gelir dağılımı iyileştirilebilir ama kapitalist sınıf kaybettiğini dışarıda, emperyalist sömürüye maruz Üçüncü Dünya’nın sömürüsünü derinleştirerek ödünleme yoluna gidecektir. Demek ki, bir yerdeki refah devleti, ancak başka yerlerdeki yoksulluğun ve sefaletin derinleşmesi, emperyalist merkezlerle dünyanın geri kalanı (dünya kapitalizminin çevresini oluşturan bölgeler) arasındaki zenginlik-yoksulluk uçurumunun büyümesi durumunda mümkündür. Üçüncü Dünya ülkelerinin eğitimden geçmiş diplomalı kesimi bu yalın gerçeği görmekten aciz olduğu için, kendi ülkelerinde de emperyalist ülkelerdeki gibi “demokratik cumhuriyet’, sosyal demokrasi, ‘hukuk devleti’, insan hakları, vb. olabileceğine bağnazca inanır… Elbette ‘bu inanma’ karşılıksız kalmıyor.  Kapitalist üretimin içme suyunu kirletmesi sonucu Üçüncü Dünya’da her gün 30 bin insan ölüyor. New York’taki ikiz kulelere yönelik saldırıda ölenin yaklaşık altı katından fazla... Bu durumun da ‘uygar insanlığı’ kaygılandırması gerekmez miydi. Bu ve benzer durumlar sorun sayılıp gündeme gelseydi, sistemin özüne ilişkin tartışmalar ete kemiğe bürünseydi, uygar dünyanın efendileri, akıl hocaları, ‘hümanist aydınlar’ hâlâ insan haklarından söz edecekler miydi? Bir şeyin söylenmesine izin verilir, göz yumulur, tolere edilir, eğer başka şeylerin, asıl söylenmesi gereken şeylerin söylenmesini engelliyor, onu gündemden çıkarıyor, üstünü örtüyorsa…&lt;br /&gt;Birinin zenginliğinin diğerinin yoksulluğu, güçlünün güçsüzden beslendiği, bir sosyal sınıfın bir başka sosyal sınıf aleyhine zenginleştiği, bir ulusun zenginleşmesinin ancak başka ulusların yoksullaşması pahasına mümkün olabildiği  [ama yoksullaşan ulusda da aşırı zengin ve aşırı yoksul sınıflar yaratarak] piramide benzeyen hiyerarşik bir dünya sisteminde, kalkınma diye bir şey mümkün değildir. Elbette barış da mümkün değildir. Zira, kapitalist üretim daha önce ürettiğinin bir bölümünü ‘gerektiğinde’ tahribetmeden yoluna devam edemez. Başka yöntemler ‘gerekli tahribatı’ gerçekleştirmekte yetersiz kalırsa, savaş devreye girmek zorundadır. [ABD’nin Irak’a saldırmasının, savaş çıkarmasının bir dizi gerekçesi vardı..., ama, en önemli gerekçelerden birinin veya asıl gerekçenin üretilenlerin bir bölümünü tahribetmek olduğu gözden kaçırıl
